TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

TÜRK OCAKLARI GENEL MERKEZİNCE DÜZENLENEN KURULUŞ GÜNÜ TOPLANTISINDA YAPILAN AÇIŞ KONUŞMASI - 29.03.2008
Prof. Dr. Orhan KAVUNCU

Türk Ocaklarının kuruluşunun 96. yılını idrak ediyoruz. Kutlu olsun.

Ocağımız 25 Mart 1912’de kuruldu. Türk tarihinin en karanlık zamanlarından biriydi. Osmanlı devleti 93 harbi ve Balkan harbiyle bitme noktasına gelmişti. İstanbul ve Anadolu’nun birçok yöresi, Kırım, Balkanlar ve Kafkasya’dan gelen harp mağdurlarına kucak açmıştı. Yokluk ve mağlup bitirdiğimiz savaşların doğurduğu perişan bir manzara her tarafı sarmıştı. İstanbul yönetimi, kelimenin tam anlamıyla acze düşmüştü. Elde kalanı kurtarma adına geliştirilen Osmanlıcılık, İslâmcılık gibi tekliflerin yeterli olmadığı görülmüştü. Batılılaşmayı tek çare olarak görenlerin kozmopolit yaklaşımları düvel-i muazzamanın ekmeğine yağ sürmekten başka bir netice vermiyordu.

O günün şartlarında İstanbul’da Türk milliyetçisi gençler ve aydınlar, bekamız için, dilde, düşüncede, sanatta ve siyasette Türkçülük, yani Türklerin Birliği umdelerini hayata geçirmek, Türk milletinin dili, töresi, örf ve adetlerini canlandırmak, insanımızı Türklüğünün farkında-bilincinde olur kılmak gerektiği düşünüyordu. Çünkü gerek Türkiye’de, gerek Tataristan ve Türkistan’da Türkler, intisap ettikleri yüce dinimiz İslâm’a büyük bir aşkla bağlanmışlar, din için büyük işler yapmışlar, ancak o günün anlayışında yapılan eğitimde Türklük bir bilinç olarak verilmemiş, “ol mahiler derya içre deryayı bilmez” misali Türklüklerine bigâne kalmışlardı. Ümmete mensup olmakla bir millete mensup olmak arasındaki ayırım anlaşılamıyor, daha doğrusu önemsenmiyordu. Oysa Müslüman milletlerin bekası için, sömürgeci batı karşısında tutunabilmesi için ümmet anlayışı yetmiyor, milli kimlik sahibi nesiller yetiştirmek gerekiyordu. Buna karşılık, kimi din adamları ve yöneticiler, İslâm coğrafyasının hemen her tarafında dini ve dinî bilgileri, sıradan bir ticaret metaı haline getirmişler, Ortaçağ karanlığının kiliselerinde olduğu gibi tamamen yozlaşmış bir din anlayışını sürdürmekte menfaat umuyorlardı. Mehmet Akif’in Safahat’ı, bunun örnekleriyle doludur. İsmail Gaspıralı’nın Rusya Müslümanları arasında “dilde, fikirde, işte birlik” şiarıyla başlattığı ceditçilik hareketi ve ardından Türkiye’de Türk Ocakları, işte bu karanlık gidişin farkında olanların ve buna dur deme cehtlerinin eseridir.

1985 yılında yeni faaliyet dönemi başladıktan sonra birçok yerde şube açmak isteyen arkadaşlarımıza “Burası zaten Türklerin yaşadığı bir yer, burada Türk Ocaklarına ne lüzum var?” diyenler olmuştu. Bu soruyu soranlar, Türklük bilincindeki eksikliğin, bugün bile devam ettiğini göremeyenler veya bu eksikliğin giderilmesini istemeyenlerdi.

Aydınlara gönderdikleri mektupla Türk Ocaklarının kurulmasını sağlayan 190 askeri tıbbiyeli öğrenciyi ve onların müracaatını yerine getirerek Ocağı kuran Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Ağaoğlu, Fuat Sabit Ağacık ve Yusuf Akçura’yı, ilk yönetimde başkanlık görevine getirilen Ahmet Ferit Tek’i, Genel Sekreter Mehmet Ali Tevfik’i bugün rahmetle ve minnetle yad ediyoruz. Sonraki dönemlerde hizmetleri geçen başta Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ziya Gökalp, Ferit Cansever, Prof. Dr. Osman Turan, Prof. Dr. Emin Bilgiç, Prof. Dr. Orhan Düzgüneş’i, Sadi Somuncuoğlu’nu ve kendi dönemlerinde özverili çalışmaları sürdüren bütün yöneticilerimizi rahmetle ve şükranla anıyor, hayatta olanlara sağlık ve mutluluk diliyoruz.

Ocak kurulduğu 1912 yılından itibaren Türkçülük meşalesini bütün yurt sathında tutuşturdu. Dilde, sanatta, edebiyatta, düşüncede Türkçülük çalışmaları her yere yayıldı. Tüzüğünün gaye - ülkü maddesini hep muhafaza etti ve bundan sonra da edecek: “Dernek, millî kültürün (hars), ahlâk ve fikir hayatının geliştirilmesi, millî birliğin kuvvetlendirilmesi,  toplum yapısının sağlamlaştırılması ve Türklüğün yüceltilmesi amacıyla kurulmuştur. Kısaca “Türk Milliyetçiliği” olarak da adlandırılan bu amaç, Derneğin “Millî Ülkü (mefkûre)” südür.” Demek ki, Türklerin tamamı Türklük bilincine bizim istediğimiz ölçülerde sahip olduğunda bile, bu ülkü devam edecektir. Türklüğün yükselmesi, daha ilerilere gitmesi, daha iyi şartlara sahip olması, bizim için hiç bitmeyecek bir hedeftir, Kızıl elmadır.

1918’de İngiliz işgal kuvvetleri İstanbul’a girdiği zaman ilk önce, İttihat Terakki Fırkasının ve Türk Ocağının binasına el koydular. Boşuna değildi. Ben rahmetli Alparslan Türkeş’ten duymuştum: Cemal Gürsel Birinci Cihan harbinde Suriye cephesinde genç bir teğmenken, İstanbul’a gönderdiği mektuplarda zarfın üzerine adres olarak, Türk Ocaklarından aldığı eğitimle, İstanbul değil Akkurum yazdığını anlatırmış.

Bu millete bilgi ve fikirleriyle hizmet vermek azmindeki Türk Ocaklı gençler, Çanakkale’de, Sakarya’da “söz konusu vatansa gerisi teferruattır” diyerek canlarını verdiler. İstiklâl harbi sırasında İstanbul’dan Anadolu’ya insan ve silâh sevkıyatında Türk Ocaklılar önemli görevler üstlendi.

Cumhuriyetin Kuruluşundan sonra Türk Ocakları Atatürk’ün direktifleriyle Ankara’da faaliyete geçti. Kısa zamanda 260’tan fazla şubeye ulaştı. Atatürk gittiği her yerde varsa Türk Ocaklarını ziyaret ediyor, yoksa Türk Ocağı şubesi açılmasını istiyordu. Gerçekten de Türk Ocakları yeni Türk devletinin şekillenmesinde önemli roller oynadı. TDK, TTK gibi kurumlar, Türk Ocaklı Hamdullah Suphi, Ziya Gökalp, Sadri Maksudi, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan, Ahmet Ağaoğlu gibi ilim adamlarının teklif, telkin ve katkılarıyla kurulmuştur. Denilebilir ki yeni devletin kuruluş felsefesi, Türk Ocaklarının Türk Milliyetçiliği ülküsünden kaynaklanmıştır.

96 yıldır istikametini değiştirmeden faaliyetlerini yürüten Türk Ocakları, bir sivil toplum kuruluşu olduğunu hiç unutmadan bugünlere gelmiştir. Bu istikamet, millete hiçbir çıkar beklemeden gönüllülük esasına dayanan bir hizmet anlayışıdır. Türk Ocakları kurulduğu günden beri, siyasi partilerle diyalogunu sürdürmüş, ancak onların güdümüne girmemeye özen göstermiştir. Türk Milliyetçiliğinin kurucu örgütü olan Türk Ocaklarının, milliyetçiliğin mektebi olma misyonu, siyasi bir vesayet altında olmamayı gerektirmektedir.

Bugüne kadar, bir yandan Türk Milletinin karşı karşıya olduğu problemlere ilişkin görüşler geliştirip bunları kamuoyuna ve ilgililere duyurmaya, bir yandan Türkiye çapında örgütlenmiş şubelerimizle, Türklük bilincini yaygınlaştırmaya ve pekiştirmeye, Türk Kültürünün dilimiz, tarihimiz, müziğimiz ve şiirimiz gibi önemli unsurlarını öğretecek, koruyacak ve geliştirecek işler yapmaya devam edildi.

12 Eylül öncesinde ortaya çıkan iç çatışma, milliyetçi düşünce vasatını, daha doğrusu düşünce vasatını çok daraltmış, tefekkür faaliyetleri çok azalmıştı. 12 Eylül darbesi, Türk Milliyetçiliğini suç sayan bir iddianameyle milliyetçileri askeri mahkemelere sevk etti. Esasen, darbenin, fikri faaliyetleri engelleyen tabiatı da bu mahkeme eylemine eklenince, Milliyetçi düşünce vasatı nerdeyse ortadan kalkma noktasına geldi.

Bu durumda, tarihi binasının 1971 yılında öğrenci olayları bahane edilerek müsadere edilmesinden sonra faaliyetleri fiilen bitme noktasına gelen ve şubeleri kapanan Türk Ocaklarının yeniden canlandırılması gerekiyordu. Türk Milliyetçiliği fikrine yeniden hayatiyet kazandırmak, taze filizlerle Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Erol Güngör çizgisini devam ettirmek ve geliştirmek gerekiyordu. Aslında 1980 yılında, bir grup milliyetçi aydın, işte bu düşüncelerle Türk Ocaklarını canlandırmaya niyetlenmişti. İhtilal olunca, bu niyet akim kaldı; 12 eylül askeri idaresi Türk Ocaklarını faaliyetten men etti. 1985’te Ankara’da Sıkıyönetimin kalkmasıyla, Türk Ocakları, 1980’deki niyetlere kaldığı yerden devam etmek üzere görkemli bir kurultayla yeni bir faaliyet dönemi başlattı. Bu yeni dönemde periyodik olarak Milliyetçilik ve Milliyetçilik Tarihi İlmi Kongreleri, Milli Eğitim Sempozyumları yapılmaya başlandı. Türk Yurdu Dergisi, kendi tarihinde ilk defa 20 yılı aşkın bir süredir bilâfasıla çıkarıldı. 2000’li yıllara girerken elektronik iletişim imkânlarından yararlanmak gereğini değerlendiren Türk Ocakları, bugün günlük vuruş sayısı 4000’leri aşan bir tiraja erişen web sayfasıyla da görüşlerini kamuoyuna duyuruyor.

Türk Ocaklarının bu yeni dönemi başladıktan kısa bir süre sonra, Sovyetler Birliği dağıldı. Böylece, Türk Milliyetçiliği bakımından, bugünkü panelin konusunu belirlemede de etkili olan iki problemi bünyesinde taşıyan yeni bir dönem başladı. Birincisi, Sovyetler dağılınca ortaya çıkan Türk Devlet ve Toplulukları, “Türk Milleti” denilen sosyal varlığı, Türkiye vatandaşlığından daha geniş bir zeminde tanımlamayı gerektiriyordu. Daha doğrusu böyle yaptıkları için “Turancı” sıfatıyla suçlanan Türk Milliyetçilerini aslında aklayan bir gerçeklik ortaya çıkmıştı. Gerçi, Sovyetler Birliği dağılmadan hemen birkaç yıl önce yeniden faaliyete geçmiş olan Türk Ocakları, Türk Dünyasına yönelik çalışmalara da önem veriyor, Türkiye dışında da Türk yaşadığını yeni baştan anlatmaya gayret ediyordu.

Bu yeni dönemde milliyetçilik bakımından önemli olan ikinci problem ise Kürt etnikçiliği gibi ayrılıkçı akımların dibacesini oluşturan bir husustur: Milliyetçilik o zamana kadar hep milletten daha büyük topluluklara mensubiyeti önemseyen siyasi düşünce akımlarına karşı mücadele etmişti. Sovyetlerin dağılmasıyla milliyetçiliğin, o güne kadar önemsemediği bir hasmı güç kazandı. Etnikçilik ya da benim yanlış bulduğum, ama yaygın olarak kullanıldığı için dile getireceğim ifadesiyle etno-milliyetçilik; milletten daha küçük birimlere mensubiyeti önemseyen bir siyasi düşünce akımı olarak kimi uluslararası güçlerden destek görüyordu. Küreselleşme, bir taraftan milli kültürlere karşı tek bir müzik, tek bir yemek, tek bir içecek sunan bir yaşayış biçimi öngörüyor, diğer taraftan da ulus devletlerin yerine daha küçük siyasi varlıklar, etno-devletler öngörüyordu.

Küreselleşme, içeride de yandaşlarını türetmekte gecikmedi. Etnik ayrılıkçılığı meşru hale getirmeye çalışan Liberal-İslâmcı-Marksist-Kürtçü sözde aydın ittifakı, aslında milliyetçilik karşıtı kozmopolitlerin işbirliği olarak da tanımlanabilir. Bu ittifak, bizim için sürpriz olmayan yani onlardan beklediğimiz, ancak kendi fikir yapıları bakımından bir çelişki olarak Türk Milliyetçiliğini gayrimeşru göstermeye çalışıyor. Yani kozmopolit ittifaka göre, etnikçilik meşru, ama Türk Milliyetçiliği gayri meşru! Kendi toplumuna Oryantalistlerin baktığı gibi bakan bu aydınlar, “düşman öteki üretip, gücünü onunla mücadeleden alan”, bu yüzden de “gayri meşru” sayılması gereken bir Türk Milliyetçiliği tanımlıyorlar. Oysa diyalektik mantıkla, antitezi olmayan bir tez olmaz, ötekisiz bir ideoloji yoktur. Mesele “öteki” denilen şeyi nasıl algıladığınızdır.

Bir defa, Türk Milliyetçiliğinin neşv ü nema bulduğu ortam hatırlanırsa görülecektir ki, Türk Milliyetçiliği için “öteki”, düvel-i muazzama, yani sömürgeci güçlerdir; yoksa bugünkü kozmopolit ittifakın iddia ettiği gibi, asırlardı bir arada yaşayan ve etnolojik farklılıkları, Türk Kültürünün çeşnisi olarak görülen etnik gruplar değil.

İkincisi, kozmopolit telâkkilerle mücehhez bu ittifak, kendi toplumlarına oryantalistlerin baktığı gibi bakmak yanında, benimsedikleri tekselci evrenselci yaklaşımla, milliyetçilikler arasındaki farkı da göremiyorlar. Ötekini, yani Türk’ten gayrisini algılamamızla, Fransız’ın, İtalyan’ın, Alman’ın kedinden gayrisini algılaması aynı değildir. Küreselleşmenin birçok alanda tezahür etmesine karşılık adalet alanında tezahür etmeyişi işte bu sebepledir. Ötekine insan nazarıyla bakmayan batılı milletler, küresel adaleti sağlayamadılar, ama biz sağlamıştık. Şu anda da yeryüzünde nimetlerle külfetlerin milletler arasındaki dağılımında görülen dengesizliği ortadan kaldıracak, adil bir paylaşımı, yani küresel adaleti sağlayacak zihniyet bizim kültürümüzde mevcuttur. Yeter ki, bunu sağlayacak güce erişebileceğimize inanalım, yeter ki milletin bağrında mevcut değerleri bilelim, yaşatalım ve onlara güvenelim.

96. kuruluş yıldönümü kutlama programını “Milliyetçilik Düşüncesi Üzerine Yeni Arayışlar” başlıklı bir panele dönüştürmemizin sebebi, işte soğuk savaş sonrası adına ister küreselleşme ister yeni dünya düzeni denilsin, bu yeni dönemin Türk Milliyetçiliğinin karşısına çıkardığı yeni problemler ve yeni düşmanlardır. Özetlemeye çalıştığım tablo, son derece cevval bir milliyetçi tefekkür gerektirmektedir. Öyle ümit ediyorum ki, Türk Milletine oryantalistlerin bakışıyla değil, Türk gözüyle bakan güzide konuşmacılar, bu panelde konuyu bütün vüsatiyle ele alacaklardır.

Onlara, siz dinleyicilere, bu salonda bu toplantıyı yapma imkânını bizlere veren ATO’nun Yönetim Kurulu Başkanı sayın Sinan Aygün’e ve Türk Dünyası Müzik Topluluğuna teşekkürler ediyor, saygılarımı sunuyorum.