TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Hacana-Düş

Göğün yüzünde, pamuktan bulutlara vermişim bir yanımı, konuşuyorum, Hacana'yı tarif ediyorum, toprak üstündeki ahretliğime: Türkiye’de, kalabalık şehirlerden uzak bir yörede, bereketli bir ovanın ortasına kurulmuş, küçük bir ilçe, gideceğin yer! Şehrin ana yollarından birine; Osmancık Caddesine yolun düşsün. Gümüşhacıköy Ovasının sonunu belirleyen İnegöl Dağlarına doğru yüzünü çevir, yürümeye başla. Şehrin bitimindeki hapishaneyi, bu günün hatırına, içinde yaşananları düşünmemeye çalışarak geç. Dış mahallenin ucundaki evleri geride bırakıp, tarlalara, bağlara ulaş. İçinde yeşile kavuşmanın verdiği huzur ile sağındaki toprak yoldan, geniş çayırlığa doğru geç.

Geldin değil mi, ahretliğim ?

Bir buluşma günü; Hıdırellez… Bastıkça yaylanan çimenlerin üzerinde yürüyerek, dümdüz çayırlığın ortasına gel. Yabanıl yeşilliğin merkezinde dur, döne döne etrafına bak: Dallarının ucundan sarkan körpe yapraklarını, altından akan incecik suyun yaladığı bir söğüt. Biraz ötesinde yaprakları yeni patlamış yaşını belli etmeyen bir ceviz, kökleri aynı suyla yıkanan. Boş bulduğu yerlerde dikelmiş aynalı kavak ağaçları. Sekide iki kiraz ağacı, çiçeklenmiş. Arkasında bağlar, bağların içinden sessizliği bölerek geçen İmirler Çayı. Üzüm deveklerinin ışkın vermiş dalları ta sekiye kadar uzanmış. Sınırda bir tepecik, birkaç basamak aşağıda, etrafı ve üstü taşla çevrili bir küçük eşme pınar. Kim dikti bilinmez, badem, elma, ahlat, alıç ağaçları. Diplerinde sur gibi örülmüş, birbirine kol atmış, böğürtlen, kuşburnu, şeytan tüyleri. Her biri ayrı güzellikte, toprağın özünü çıkarmış yeryüzüne. Ama pembe çiçekleri ve yaklaştıkça sarıp sarmalayan taze kokusuyla kirazlar buranın baş tacı... Gözlerin açık derin bir nefes al ve ver. Gözlerini kapat derin bir nefes daha al. Yalnızlık mı? Yok! Varlık… Eveet! Burası Hacana. Çimenden çiçeğe, çalıdan ağaca, böcekten kuşa, ne varsa orada. Seni bütünleyen her şey.

Gördün değil mi, ahretliğim?

Ey bilgiye, bilene âşık insan… Uzan boylu boyunca, nemini gömleğine bırakan çimenin üstüne. Sonsuz bilgiyi arama peşinde geçirdiğin günleri, yılları bir düşün. Neyi arıyordun, nelerden medet umdun? Nerede derman buldun? Gele gele vardığın yer başlangıcın! Behey gündüz çare bulamadıklarını rüyalarda arayan!.. Hâlâ emekliyorsun. Bak, sakince dönüp duran kuşlara; serçeler, guguk kuşları, hüthütler, kırlangıçlar… Tek tek dinle, duy hepsinin ayrı dilden ötüşünü. İzle, turnaların yüksekten yüksekten gidişini, cem olup dem alışlarını, gönüllere akışlarını. Dinle, sesler geliyor asfalttan; tıngır mıngır nağmeler titretiyor çayırlığı. Yelesini yele vermiş atların yola vurdukça yayılan nal sesleri karışıyor konuşmalara, gülüşmelere; bir kız çocuğunun havayı yırtan cırlamasına…

Duydun değil mi, ahretliğim?

İnsanlar; Hızır ve İlyas gibi… Buluşuyorlar; toprak ve su gibi… Taze başlangıçlar ve kavuşmalar için... Şimdi Hıdırellez zamanı. Çocukça bir sevinç içerisinde at arabalarından, traktör römorklarından iniyorlar. Birazdan yer kapma telaşı başlayacak. İçlerinden yaşlı olanlar gölgelik bir ağaç altı bulmak için keşfe koyulacak. Gözüne kestirdiği bir yeri tutacak, diğerlerini çağıracak. Yerler tutuldu, kilimler serildi. Mangallar yakıldı. Sol tarafındaki büyük çınar ağacına salıncak kuruyorlar. Urganın başına bir kısa çubuk bağladılar. Çınarın, yanlara kol vermiş kalın dalları hedefte! Birinci atış. Başarısız. İkinci atış. Dala değdi yere düştü. Yandan, elbisesi çiçekli şişman bir kadın geliyor. Urganı aldı eline. Geriye doğru gitti gitti, fırlattı kalın dala! Geçirdi ipin ucunu, göbeğiyle bir olup hoplarken. Şişmanlığı sana çok sevimli geldi. İlk defa bedeniyle barışık tombul bir kadın gördün. Modern şehirlerin zayıflık dayatmaları senin gülme yetini de zayıflatmıştı. Şimdi öyle misin ya? Ağzın yukarı doğru çekildi. Gözlerin, ardına saklandığı kalın perdeleri yırttı. Ne kadar gizlemeye çalışırsan çalış başaramadın. İçinin ışığı, yüzüne yayıldı. Göbeğiyle beraber hoplayan kadın, dalın sağlamlığını kendi sallanarak ölçecek. Onu, bu dal çekerse, gerisinden hiç korkma. Küçük büyük, kız erkek, sırası gelen çocuk biniyor salıncağa… Salıncak sallanıyor, sallanıyor, sallanıyor… Sallanırken dile gelişini duydun mu? Ses etmeden dinle! Her ufka doğru yükselip geldiğinde, yanı başında duran, on dördündeki kıza konuşuyor:

-Gel sallan.

-Olmaz!

-Sen daha çocuksun!

-Annem görür!

-Görene kadar sallan, çevrene hiç bakma şimdi!

-Ama?!

-Salıncaktakilerin neşesini tatmak istiyor musun?

-Evet!

-Öyleyse çağrıma teslim ol!

-Aklımı çeldin salıncak.

-Hah işte şöyle… Gel, güzelce otur. Bir de yel verirsen ben salındıkça salınırım.

-Bizimkileri görüyor musun salıncak? Annem görecek diye yüreğim hop oturup hop kalkıyor.

-Devam et sen. O, Lemziye Teyzenle lafa dalmış, gözleri bir şey görmez şimdi.

-Yaşasın! Biraz daha hızlan!

Salıncak yardıma hevesli; salındıkça salınıyor. Kız, sevinçli; gönlüyle baş başa. Zaman uykuya yatıyor. Rüzgâr, yeşil bir tülü ucundan yakalamış kızı çevreliyor. Kız, etraftan bihaber... Ama annenin paylaması kızın kulağını buluyor:

-Bir kınayan olur, in salıncaktan!

Kız biraz sonra unutur ama şimdi ağlamaklı; ayağını yere değdire değdire hızını kesiyor. Dudağı pörsümüş. Annesi kendince haklı: Yavrusu bıldır çocuktu, şimdi ergen, gelecek seneye gelinlik çağında olacak. Şehirde yaşayan herkesin dününü, bugününü aklında tutan, huyunu bilen yengeleri, emeleri burada; Hacana’da. Gördüklerini kaydedecek, övecek, kınayacak. Günü gelince; -falancanın kızı nasıl? -diye sorulduğunda kayıt defterini açacak. Artık içinden ne çıkarsa…

Anladın değil mi; ahretliğim?

Güneş, birkaç akraba değil, bir sokak, bir mahalle değil, tüm şehri bir araya getiren, yeşerten, canlandıran Hacana’dan elini usul usul çekiyor. Bir Hızır Günü daha son buluyor… Ahretliğim, kalk gidelim artık; acıyı unutturan, hayatı yeniden başlatan suyun yanına. Buz gibi suyu yudumla, için yaşam arzusuyla dolsun. Bir dilek de sen tut! Hayatın burada, bir suyun başında, yılgın ve yorgun yaşamaya çalıştığın kalabalık şehrinden uzakta, tabiatın koynunda, insan kalabilmiş insanların arasında yeniden başlasın; bütünün sevgisini duyumsayarak.

Diledin değil mi, ahretliğim?

SÜREYYA ÇETİN - 1973 yılında Amasya'nın Gümüşhacıköy ilçesinde doğdu. İlk,orta ve lise öğrenimini Gümüşhacıköy’de tamamladı. 1995’te Gazi Üniversitesi İletişim Fakultesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünü bitirdi. Halen TRT Kurumu’nda Resim Seçici olarak çalışıyor. Evli ve iki çocuk annesi.