Doksanlı yılların başı. Demek ki otuz yıllık bir hikâye. Salim Cöhce ile ilk o zamanlar tanışıyorum. Kendisi genç, ateşli bir tarih doçenti. Hakkında çok şey konuşuluyor. Çok geçimli biri değilmiş gibi bir görüntü var. Biz de çekiniyoruz doğal olarak.

Beni tarih ana bilim dalında yüksek lisansa alan kişidir Hoca. İşin evveliyatı uzun hikâye olduğu için burada teferruata girmiyorum. Ben, farklı bir disiplinden geldiğim ve derslere belli bir gecikmeyle katıldığım için ilk başlarda ciddi intibak güçlüğü çekiyorum.

Hoca’nın merkeze aldığı kişi Bahaeddin Ögel. O ismi ilk defa orada duyuyorum. Hoca’nın İslâmiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi ve Türk Kültür Tarihine Giriş kitapları, olmazsa olmazlarımız oluyor. Birincisinin temini kolay ama ikincisini temin pek de kolay değil. O kitaplarla ilk temasın bende bıraktığı iz ve derslerde aldığım notların kaynaklarını daha sonra Kafesoğlu ve Zeki Velidi’nin kitaplarında görüyorum.

O yıllarda İslam Ansiklopedisi’nin MEB tarafından fasiküller hâlinde yayımlanan İA maddesinde Enver Paşa aleyhindeki bazı ifadelerinden olayı Zeki Velidi’ye ruhen mesafeli olsam da, Kafesoğlu’na Türk Edebiyatı dergisinden aşinalığım olduğu için yakınlık hissediyorum. Köprülü de o yıllarda İlk Mutasavvıflar, Türk Edebiyatı Tarihi ve Barthold’un İslam Medeniyeti Tarihi kitaplarıyla önümüzde bir kutup yıldızı gibi duruyor.

Her neyse, biz Yahya Kemal, Gökalp ve bunların arkasından gelen Tanpınar gibi isimlere aşinayız; hatta o yıllarda Erol Güngör merhum bizim için âdeta bir idol. Fakat burada çok daha yeni bir alana giriyoruz. Hoca, ilk defa bizlere Tarihte Usûl diyeceğimiz bir metodun şeklî ve felsefi temellerini anlatıyor. Şeklî usullerde de Hoca çok mutaassıp.

Aradan yıllar geçtikçe ben de aynı noktaya geliyorum. Meğerse o nokta, şeklî usul noktası Batı biliminin de temel dayanaklarından biriymiş. Bunu çok sonra öğreniyoruz. Bazıları bu hususu önemsiz görebilir, ama bence çok önemli. Tarih felsefesine çok kafa yorduğunu ve nihayet pes ettiğini anlıyorum sonraki yıllarda.

Benim danışman hocam, iktisat bölümünden iktisat tarihi çalışan bir başkası. Benim ilgi alanım da orası zaten. O yıllar, benim de hayatımda sosyal bilimler ve bilhassa Türkiye’nin az gelişmişliği üzerine ilgimin peyderpey arttığı yıllar.

Nihayet “Osmanlı Sanayileşmesinin Batı Anadolu Örneğindeki Yansımaları” üzerine alıyorum tezimi. İlk defa o zaman görüyorum Salnameleri. Millî Kütüphane, TTK, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Atatürk Kütüphanesi, AÜ SBF Kütüphanesi, Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi ilh… Bir yığın kütüphane uğrak yerlerimiz oluyor.

Çok zahmetli bir süreçten sonra tez yazımı bitiyor, ama süre de kısalmış. İşte o günlerden birinde, yazım bitmiş; çıktıları almışız ve Hoca’nın önündeyiz. O bakacak. O bakacak, çünkü tez hocam başka bir üniversitede ve zamanı yok. Hoca, elinde bir kalem, domates tarlasına çevirdi bizim tezi.

Şu olmamış çiz, bu olmamış çiz, ama benim de canım burnumda. O okuyup çizmeye devam ediyor. Çok da süratli yapıyor tabii bütün bunları. Bu arada bana sorular da soruyor. Ben de gücüm yettiğince cevap vermeye çalışıyorum. O arada bana,

- Sen bütün bu salnameleri gördün mü, diye bir sual soruyor.

Oldu mu bu Hoca’m! Benim ömrüm salname olmuş, sen neler diyor, neyle itham ediyorsun beni! Artık dayanamıyorum.

- Sen hiç ömründe salname gördün mü, deyiveriyorum.

O, hiç tepki vermeden ve okumayı da sürdürerek,

- Git Abdulkadir, şu karşı raftaki siyah ciltli olanı getir, diyor.

Alıp getiriyorum.

- Aç bakalım, diyor.

Bir de ne görsem iyi! Salnâme-i Vilayet-i Mâ’mürat’ül-Aziz! O, hiçbir şey demeden, git bunu yerine koy, diyor. Hiç ses çıkarmadan, salnameyi aldığım yere koyuyorum. O, yine bizim tezi didik didik ediyor; vazifesinden bir an bile fariğ olmuyor.

Dışarıda Recep ağabey var, soy ismini şimdi hatırlayamadığım biri. Durumu ona anlatıyorum. Vazgeçtim ben bu tezden diyorum. Şöyle diyorum, böyle diyorum. Çünkü süre bitmiş, canım burnumda. Zaten bütün tezler öyle olur. Akademik çalışmanın tabiatıdır bu. Hiçbir çalışma bitmiş çalışma değildir. Değildir de biz o zamanlar bunları bilecek durumda değiliz. Otuz yıl evvelinden bahsediyorum.

Ben tabii, bunu hiç unutmadım. Hoca’ya saygımı da yitirmedim. Evinde sofrası açık, kütüphanesi açıktı herkese. Sadece kendisi değil, yengem de kariyer yaptı. Çocuklar desen, bir sıra çocuk. Beş taneydi hatırladığım kadarıyla. Ben sonra Malatya’dan ayrıldım. Ayrıldım ama Hoca ile muhaverelerim ve telefon görüşmelerim hep devam etti. Son yıllarda pek görüşemedik.

Öğrencilerinin tamamının tez çalışmasında, onun her aşamasında vardı. Ben daha sonra hiçbir hocada bu hassasiyeti görmedim. Tezleri âdeta o yazmış gibi oluyor, o derece titizlik gösteriyordu. Gece geç saatlere kadar odasında öğrencileriyle çalışmaları yürütür, nihayet evine giderdi.

İnanılmaz derecede kuvvetli bir hafızası vardı. Tipik bir Türkmen’di. Hocalarına karşı çok saygılı, çok titizdi. Bir keresinde Mustafa Kafalı gelmişti de görmüştüm. Hoca’nın havaalanından alınması, şehre intikali, ağırlanması ve sonrası, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Tarihî mekânların gezdirilip tanıtımı da bu program arasındaydı.

Aradan yıllar geçti. Çok hoca gördük. Bir yığın ilişkiye şahit olduk. Hepsinde farklı şeyler elbette vardı. Vardı ama bu adam, bu Türkmen Kocası, o koca adam, bu dünyadan vefa görmeden gitti.

Ömrü mücadeleler, sürgünlerle geçti. Hepsinde yalnızdı. Yanında kimsesi yoktu. Bizzat yetiştirdiği talebelerinin ihanetine uğradı. Buna ben bizzat şahidim. Kırgın mıydı derseniz, hiç tereddütsüz evet. Kırgın ama huzur içinde bir âdem.

Aziz Hoca’m, huzur içinde yat! Mekânın cennet olsun!

Sen şimdi, Tuna ile Lena arasında uçuşan atalar kafilesine çoktan ulaştın.

Orada Oğuz Ata’mızı görürsen selam söyle. Yukarıdan, o yüce semadan bizim dünyamıza bakarsan eğer, Asya Bozkırlarına sığmayan o büyük dalganın Hindistan’a, nemli bir tandıra benzeyen o alt kıtaya inen Delhi sultanlarına da selamlarımızı ilet. Oradan Deşt-i Kıpçak sahasına sığamayıp Anadolu’ya, deniz sahili boyunca bir hisar gibi yükselen dağ eteklerindeki Yörüklere, onların öncülerine uğra, onlarla da halleş ve buruk yüreklerimizin ıstırabını söyle onlara.

De ki, üzülmeyin! Arkada kalanlar henüz tükenmedi. Dimdik ayakta.

O Müslüman yüreğinle git Tuğrul Bey’e, Alpaslan Gazi’ye, Berkyaruk’a ulaş. Sonra da Melikşah devri Harizmşah Beyi Atsız’a uğra ve de ki:

- Senden sonra bilir misin, neler oldu? Tıpkı Selçuk oğullarına reva görülen, senin oğullarına da reva görüldü. Ne acılar çekildi. Sonra bir kahraman çıktı. Adı Celaleddin imiş. Senin torunun. O da bir dağ başında, Diyarbekir yakınlarındaki ıssız bir dağda, gözü dönmüş bir çoban tarafından katledildi. Kimsesi yoktu yanında. Ama adı yıllarca bir hayalet gibi bütün coğrafyayı dolaştı. Umut oldu herkese.

Ve bugünlere geldik. Türklük çile çekti, ıstırap çekti ama tükenmedi, tükenmeyecek. Git bunları anlat. Ve de ki, arkadan gelen oğulların da bu kavgayı sürdürecek. Budur kıvancım, bununla geldim, bu haber armağanım olsun sizlere.

Ve nihayet Kadir Tanrı, seni de aldı.

Ne demişti Dedem Korkut:

İmdi hani bey dediğim bey erenler?

Dünya benim diyenler?

Ecel aldı yer gizledi.

Fani dünya kime kaldı?

Gelimli gidimli dünya.

Sonu ölümlü dünya!


PAYLAŞ