Türk milliyetçiliğinin sistematik temele dayandırılması gayesiyle ortaya konan pek çok eser gibi Başbuğ Alpaslan Türkeş’in kaleme aldığı Dokuz Işık doktrini de milletin gerçekleri, toplumun beklentileri üzerine kurgulanmıştır. Hiç şüphe yoktur ki Türk siyasi tarihi için bir dönüm noktası olan bu yapıt ülkücü hareket için bir yol gösterici olduğu kadar, emperyalizmden devşirme itikat ve iman anlayışının da önünde durabilecek derecede güçlü ve sürekli olabilmiştir. Ülkücü hareketin esasları dokuz temel değerle ifade edilirken benim en çok dikkatimi çeken ise şahsiyetçilik olmuştur.

Belki geçmişten günümüze değin kişilerin nefislerinden arınamayacakları gerçeği ile defalarca yüzleşmiş olmam, belki de koskoca bir hareketin yol göstericisi olan bir eserde neden bu tür bir ilkeye yer verilmesi gerektiğini anlamaya çalışmam bu noktada etkili oldu. Başbuğun deyimiyle “ şahsiyet, kendini, ferdiyetin dar ve egoist isteklerinden kurtarmış, milli menfaatlerle, şahsiyetinin gelişmesini bir arada mütalaa eden kişidir”. Peki, hangi nedendir bu tanımın yapılmasını gerekli kılan?

Türk milliyetçilerin eleştirel bir gözle bakması gereken “şahsiyetçilik” kavramı kişinin rasyonel davranışları şeklinde özetlenebilecek kadar basit olan bir düşüncenin sonucu mudur, yoksa kapitalist sistematiğin dayattığı bireyin düşünce dünyasının yalnızca maddi hazza indirgenerek bedenin ve ruhun tatminini bu şekilde sağlamaya yönelik bir tavır mıdır? Egoizm ve hedonizmle harmanlanmış bir bireycilik yaklaşımından kişinin etkilenmesi fikrinden mi korkulmalıdır, ya da birey toplum ilişkisi penceresinden bakarak ülkücü hareket adına endişe mi duyulmalıdır?

Türk milliyetçilerinin o dönemde tehdidi altında bulunduğu ideolojilere şöyle bir göz atarsak korkulması gerekenlerin bunlar ve hatta daha fazlası olduğunu söylemeden geçmek iyimserlik olur. Hiç şüphesiz ki o dönemde tehlike unsuru olan sadece, Tanrı inancını reddederek sınıf diktatörlüğü temelinde mülkiyet haklarını ortadan kaldıran, dolayısıyla da bireye “şahsiyetini”, “kimliğini”,“aidiyetini” unutması gerektiğini dayatan komünist ideoloji değildir. Başlı başına bir sorun olan “Bireyin kendi çıkarlarını geliştirmekle toplum çıkarını geliştirmiş olacağını” vurgulayan A.Smith gibi düşünürlerce ifade edilen; Fizyokratların “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyerek bireyi öne çıkardıkları ekonomik ilişki kurgularının, iktisadi liberalizmle birleşerek bireyin toplumda var olabilmesini ekonomik gücüne, başka bir deyişle de sosyal statüsüne bağlamış olmasıdır. Türkiye’nin küresel dünya da yer edinme gayretleriyle çırpındığı bir dönemde tüm bu ekonomik tercihleri göz ardı etmeden, Türk milletini ait olduğu değerlerden de uzaklaştırmadan geleceğe taşıma hayalini kuran bir liderin, tek tek her ülkücünün şahsında bu denli buhranların yaşanabileceğini düşünmesi ve bunu önceden görerek o ince çizgide yalpalayan nesilleri uyarması doğal ve elzemdir.

Bir milletin kaderini ellerinde tutanlara bakınız Başbuğ nasıl seslenmektedir: Ülkücü “nemelazım, ben şuradan çıkayım, şu fakülteyi bitireyim, şurada bir iş kurayım veyahut şurada bir memur olayım, şu dairenin başına geçeyim, paramı alayım keyfime bakayım; başka düşünecek şeyim yok” dememelidir. Böyle olmaz! Bu milletin evlatları kendi milleti için ülkü sahibi olacaktır.

Buradan hareketle, kişinin bu denli büyük bir davada şahsi menfaatlerini düşünmeyi bir kenara bırakmasını, ülkü için “ben” kavramını unutarak “biz” olmasını beklemek yanlış olmaz. Ancak şu da bir gerçektir ki, kişinin benliğini ve şahsiyetini bu doğrultuda yitirmesi de “şahsiyetçilik” ilkesinin çerçevesi dışındadır.

Bu noktada Türk milliyetçiliği fikrinin, ne bireyin İslam inancından gelen mal edinme, mülkiyet, din, can ve nesil haklarına doğrudan ya da dolaylı sınırlar getiren komünist öğretiyi reddetmesi kadar, bireyin menfaatini millet menfaati önünde gören kapitalist düzene de karşı olması gerektiğini söylemek yanlış olmaz. Kaldı ki bugün, dünyadaki mevcut kapitalist düzene uyum sağlayarak kendi iktidarları dışında iktidar, fikirleri dışında fikir ve hiç şüphesiz menfaatleri dışında menfaat tanımayanların omuzlarındaki vebali sadece Türk milliyetçileri değil, milletin kendisi de ödemektedir.

Geleceğin baskısı altında şuursuzca ezilmemek için dünlere bakmak gerekliliğini fark etmenin zamanı gelmiştir belki de. Gün doğar mı bilmem yeniden, bir Pehlivanoğlu daha gelir mi şu zavallı dünyaya, bir Dündar’ı, bir Gün Sazak’ı daha ararken gönüller kim bilir kaç gün daha hüsranla biter. Çalmadığı, çaldırmadığı için şehit edilen, nefsini unutup milletin bekasından ötesini aramadığı için darağacına çekilen kaç yiğide yakılır türküler. Gidenlerin ardından kalanlar, korkusuzca mücadele edebildikleri için mi kaldılar, yoksa…

Öldüğümde toprağa karışacağına inananlardanım; belki bir gülün üstünde ya da bir arıda hayat bulacağım, ama öldüğümde. İlla bir hayvan olacaksam ve seçebileceksem eğer bozkurt olmayı dileyerek gözlerimi yumacağım ve aydınlatmayacak yolumu suni ampuller, ay ışığının altında bulacağım yolumu. Tıpkı bugün olduğu gibi, mevkilerine asla erişemeyeceğim o ülkü erleri gibi. Başbuğun emrettiği gibi…


PAYLAŞ