Türk milletinin, tarih sahnesine çıktığı andan günümüze kadar, milletler mücadelesindeki yeri daima bir medeniyet tasavvuru çizgisinde olmuştur. O çizgi tarihe yön vermiş, coğrafyaya anlam yüklemiş, insanlığa istikrar kazandırmıştır.

Bir bütünlük arz eden bu tarihsel süreç içerisinde hanlar, hanedanlar, isimler değişmiş ama “ülkü” hiç değişmemiştir. O ülkü, devlete mana vermiş, milleti birlik hamuru ile kenetlemiş, toprağı yurt yapmıştır.

Bütün Türk devletleri, bu ülküyü yaşatmış ve bir sonraki kuşağa aktarmıştır. Nesilden nesile taşınan ülkünün ivmesi de devrin ülkücüleri olmuştur.

Ancak son dönemdeki söylemler, eylemler, kavramlar, idealler köklerinin dışında manalara büründürülmüştür. İşte bu anlam kargaşası, toplumda “ülkü” şuurunun yeniden ve ebeden nakşedilmesi gereğini ortaya koymuştur.

Bu sorumluluktan hareketle “ülkücülük” olarak ifade ettiğimiz fikrî yapının ve bu mücadeleyi verenlerin meselelere ait kendi çözümlerinin, uygulamalarının, gelecek tasarımlarının toplumla buluşması gerekiyordu.

Belirtilen mesuliyet duygusunun ülkü ile müşahhaslaşması, ülkünün de ülkücüler eli ile Türk milleti ile buluşması için kendi mazimizden beslenen, memleketin ve milletin istikbaline ışık tutan ülkücü yaklaşımları ifade etmek için “Kim bu ülkücüler?” sorusuna genel bir çerçeve belirlemek gerekmektedir.

Ülkücülüğün bir hayat ve eylem tarzı olduğu şuurundan hareketle, satır başlarıyla ülkücüleri şöyle ifade edebiliriz:

Ülkücü hareketin geçmişine baktığımız zaman garip Anadolu çocuklarının, aileleri tarafından gönderilen harçlıkları ile tuttukları evlerde, dumanını tüttürdükleri ocaklarında şu temel kavramlar üzerinde durduklarına şahit oluruz: vatan, millet, din, devlet.

Birileri bu kutsal değerleri yok etmek isterken bu çocuklar vatan çiçeğini kanları ile sulamışlar ve bugün o geçmişi anlamlandıramayanlar da dâhil, top yekûn bir milletin rahatını temin etmişlerdir.

Kunduraları eski, mideleri boş ama başları dik, yiğit Türk çocukları, kim bu ülkücüler?

Onlar, Allah rızasını kazanmak için cihana öncü bir Türkiye oluşturmanın gayesini gütmüşlerdir.

Onlar, milletinin felaketini felaketi, saadetini saadeti bilmiş, beklentisiz kahramanlardır.

Onlar, “Elhamdülillah inanmış, samimi bir Müslüman’ım. Ben hiçbir beşeri gücün önünde eğilmedim ve eğilmem. Yarın Allah’ın huzurunda vereceğim hesabın dışında hiçbir hesabın korkusunu taşımıyor ve hissetmiyorum!” haykırışını yaşayıp yaşatan kişilerdir.

Onlar, ülkelerinin kara sevdalısı olmuş, ülkülerinin mukaddesatı karşısında ürpermiş, “Onu incitirim.” korkusu ile hep titiz davranmış, dava adamlığı vasfını hayatına nakşetmiş kişiler olarak hayat bulanlardır.

Onlar, Türk milletini buhranlar anaforundan kurtarıp millî ve manevi bütünlüğünü sağlamış, ezel-ebet köprüsünü doğru kurmuş, kökü mazide olan bir ati hareketine mensup olanlardır.

Onlar, yok edilmek istenen bir neslin, “yeniden maneviyata dönüş hareketi” ile dirilişini sağlama mücadelesi veren vefa erleridir.

Onlar ele, bele, dile hâkim olma; tevazu ve fedakârlığı hayata hâkim kılma, yaratılanı sevme ve Yaratıcı’ya izafeten ona hizmet etme düsturları üzerine bir çizgiyi gaye edinenlerdir.

Onlar, Türk’ün tarihinden getirdiği Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi’ni diriltmek, Türk milletinin iktisadi, siyasi ve sosyal meselelerine çözüm üretmek, yok edilmek istenen bir nesli yeniden asli cevheri ile tanıştırmak ve barıştırmak, Türk gençliğini millî ve ahlaki değerleri ile donatıp sarsılmaz bir iman sahibi kılarak milletinin hizmetine sunmak, geçmişi ile bağları koparılan milletimizi tarihi ile barıştırıp geleceğin milliyetçi büyük Türkiye’sini kuracak nesiller yetiştirmek için yollara revan olanlardır.

Onlar; Batıcılığı, Doğuculuğu, bir taklitçilik müessesesi hâline getiren ve bugün her türlü mesuliyet duygusundan yoksun, milletinin değerlerine küfrederek milletinin ekmeğini yiyenlere karşı millî bir bilincin diriltilmesini ülkü edinenlerdir.

Onlar, bu toprakların bin yılı aşan kardeşliğini, gelecek bin yıllara taşımak için doğudan batıya, kuzeyden güneye “bir olmak, iri olmak ve diri olmak” için gerçek kardeşliğin meşalesini yakma peşinde olanlardır.

Çünkü onlar, ülkücülüğü; dün bugün çizgisinde yarınlara ait bütün soruların cevabını ihtiva eden bir hayat nizamı olarak gördüler.

Diyarlardan diyarlara koştular, sürgün yediler, ceza aldılar, yapayalnız kaldılar, en yakınları tarafından terk edildiler, hapis yattılar, idam sehpalarında sallandılar; ödenecek ne kadar bedel varsa ödediler. Ama ahde vefasızlık etmediler.

Şaşırdı pek çok zaman pek çokları, onlardaki bu, onlara göre “inatçı”, ülkücüye göre “imanlı ve kararlı” tutuma…

Sonra gülüp geçtiler, “Bunlar dünyadan bîhaber.” dediler ülkücülere.  Ülkücüler de onlara acıdı, “Keşke bilselerdi, anlasalardı.” diye…

İşte ülkücüler; bu şuuru, iman ettikleri dava adına hiç yüksünmeden, bir karşılık beklemeden, “desinler” basitliğine düşmeden, duruşunu ve mücadelesini kişilere göre değil de davasına olan inancına göre şekillendirdiler.

Ve yine öyle yapacaklar…


PAYLAŞ