Y.Özakpınar “Bir Medeniyet Teorisi- Kültür ve Medeniyet’e Yeni Bir Bakış” adlı eserinde geliştirmiş olduğu medeniyet teorisine göre medeniyeti rasyonel bir inanç ve ahlak nizamı olarak tanımlayarak kültürü de bu inanç ve ahlak nizamının ürünleri olarak ifade eder. Türk Milletinin de bu teoriye göre İslam Medeniyetinin içinde olduğunu belirtir.


Türkler İslam öncesinde coğrafi ve sosyal şartlar gereği sahip oldukları inanç ve ahlak nizamı çerçevesinde teşkilatçı, aksiyona eğilimli ve dünyaya hükmetme ülküsüyle yaşıyorlardı. Bu ülküyle Türkler bulundukları yerde çakılı kalmamış ve tarih boyunca çoğunlukla batı yönüne hareket ederek buralarda da hakimiyetlerini kurmuşlardır. Bin yılı aşkın bir süre önce İslam’la tanıştıktan sonra İslam’ı şahsiyetlerinde içselleştirmeye tabi tutmuşlardır. İslam’ın genel muhteviyatı Türklerin İslam öncesi sahip oldukları ahlak nizamıyla ve dünyaya bakış açısıyla pek fazla çelişmediği gibi Türklere çok daha sağlam temeller üzerine oturmuş bir nizam sağlamıştır. Bu bağlamda İslam Türklerin ufkunu kendi çerçevesinde daha sistemli hale getirmiş ve büyük bir ruh enerjisi sağlamıştır. Daha önce de dünyaya hükmetme ve nizam verme ülküsü taşıyan cihangir Türkler, İslam’ın ruhu ve emriyle bu ülküsünü “Nizam-ı alem ve İlay-ı Kelimetullah” a dönüştürmüş ve dünyaya Allah’ın nizam ve adaletini götürmek gibi ulvi bir davayla hareket etmiştir.

İslam’ın zaten milli özüne uygun olan Türklere sağladığı ruh enerjisiyle Türkler Selçuklulardan itibaren İslam Medeniyetinin kurulmasında öncül bir kuvvet olarak yerini almıştır. Bunda Emevi ve sonrasında Abbasilerin kan milliyetçiliği ile aşiretçiliği aşamaması ile Arapların tarihi süreçlerinde dünyaya nizam verme ruhuna sahip olamayışları da etkili olmuştur. Gerek fikri gerekse dünyevi ve dini ilimler sahasında Türklerin İslam Medeniyetine yaptığı katkılar bu medeniyetin yol almasında büyük yapı taşları vazifesi görmüştür. Ayrıca hem Moğol istilası hem de Haçlı seferleriyle İslam’a zırh olan Türkler İslam medeniyetinin liderliğini siyasi ve askeri olarak da üstüne almıştır. Tarihi sürecin devamında Osmanlı’yla birlikte Allah’ın nizamı dünyaya yayılmış ve İslam Medeniyetinin zirvesine çıkılmıştır. İslam’ın sevgisi ve merhameti Osmanlı ile 3 kıtaya ulaşmıştır.

Türkler İslam’la birlikte milli kimliklerinden bir şey kaybetmedikleri gibi İslam’ın çerçevesinde daha sağlam bir ruhla kimliklerini güçlendirmişlerdir. İslam, Türk milli şahsiyetinde en büyük kuvvet olmuştur. Bu kuvvetten mahrum bırakılmak millet olarak bizim hareketimizi sonlandıracağı gibi İslam Medeniyetinin yeniden yükselmesinin de önünü tıkayacaktır. O halde İslam’dan yoksun bir Türklük ile Türklükten yoksun bir İslam Dünyası düşünülemez. Türk Milleti bu çerçevede İslam dünyasının hem sigortası hem de lideridir.

İslam Dünyasının sigortasını ve ve liderini ortadan kaldırılmadıkça İslamiyet’in de etkisizleştirilmeyeceğini bilen Batılı ülkeler Türklüğü ortadan kaldırma gayretiyle saldırılar yapmışlardır. İstiklal Savaşı ise bu saldırılara karşı “son büyük karşı koyuş” diyebileceğimiz bir tavır olmuştur. Sonrasında silahlar, askerler, stratejiler değişmiş ve yalancı çiçeklerle de bezenmiş olsa Türklük yok olmadığı için saldırılar da gelmeye devam etmektedir. Bu saldırılara karşı durmak içinse Türk tavrımızı korumak gerekir. Bu bağlamda Türklüğe sahip çıkmak İslam’a sahip çıkmakla eşdeğerdir. Her Müslüman için Türklükten yana tavır koymak Müslümanca mücadelenin bir gereğidir. Aksi halde her kim Türklüğe karşı bir tavır geliştiriyorsa bu tavır aynı zamanda İslam’a karşı konulmuş bir tavırdır. Böylesi menfi tavır ortaya koyanın dini kimlik bilgilerinde İslam yazması veya İslami söylemlerde bulunması da bu sonucu değiştirmez. Söz konusu İslami kimlikler ve söylemler kaleyi içten yıkmak isteyenlerin bir aldatmacasından ibarettir.

Türk milliyetçiliği fikri üzerinde yoğunlaşırken de soy, tarih dil gibi kavramların yanında dinin ve dini ruhla bezenmiş ülkülerin de çok daha geniş bir şekilde yer alması gerekmektedir. Bu yoğunlaşmada İslam’ın çizdiği çerçevenin ve İslam Medeniyetinin oluşmasındaki misyonumuzun göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Çünkü Milli kimlik ve ruhun oluşmasında dinin en çok etki yaptığı milletlerden birisi Türk milletidir. Bunda Türklerin Müslüman olmadan önceki dünyaya bakış açılarını İslam inancının disiplini ve ulviyetiyle dönüştürerek desteklemesinin de büyük payı vardır. Dolayısıyla İslam Türk milli şahsiyetinin oluşmasında temel güç konumunda olmuştur. İslam’ın sadece tapınma ritüelleriyle sınırlı olmayışı ve hayatın her alanında yaşanması zorunluluğunu Türkler çok iyi kavrayarak İslam’ı milli şahsiyetin şekillendirilmesinde en iyi şekilde kullanmışlardır.

Birlik ve beraberlik içinde, tarihinden geleceğe yönelen, diğer milletlere saygılı bir duruşla milli kimliğin korunması ve geliştirilmesi ilkelerini içinde barındıran bir anlayışla oluşturulan milliyetçilik fikrinde İslam’ın çizdiği çerçevenin referans olması hem Türk milli kimliğine, hem de bu kimliğin temel kuvveti olan Müslüman inanç yapısına uygun olacaktır.

Referans kaynağı İslam olmayan bir milliyetçilik anlayışı gerek tarihi süreçte oluşmuş milli şahsiyete gerekse genel kabul görmüş insani yasalara uygun düşmeyebilir. Bu durumda ırk temelli ve kan üstünlüğünü esas alan bir anlayışa sürüklenme durumuyla karşı karşıya kalacak olan milliyetçilik anlayışı beraberinde çok ciddi tehlikeleri de getirecektir. Bin yılı aşkın bir süredir milli kimlik ve ülküsünü İslam’ın çerçevesinde ve “Allah rızası” için belirleyen bir milletin böyle bir milliyetçilik anlayışını kabul etmesi mümkün olmayacaktır. Milli şahsiyetin temel kuvveti olan İslam’ın çizdiği sınırları önemsemeyen bir düşüncenin başta şahsiyete muhalefet eder bir konuma gelme ihtimali milliyetçilik düşüncesiyle oluşturulan hedeflerden sapmayı da beraberinde getirecektir.

Benimseyeceğimiz milliyetçilik algılamasında şu ayet bizim sınırlarımızı oluşturmalıdır: Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve ’birbirinizi tanımanız ve tanışmanız’ için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır.(Hucurat;13) Bu ayet milliyetçi düşünceye bir engel değildir. Sadece olması gereken kabul edilebilir bir sınır çizmektedir. Bu sınır bize üstünlüğün Allah rızasını kazanmak gayesiyle çalışmak ve Allah yolunda hizmet etmekle oluşabileceğini ifade eder. Kendi milletimizden olmayanlarla insanca iletişim kurmayı ve İslam dairesindeki milletlerle de beraber olmayı bize zorunlu kılar. Bu durum ise millet olma şuurunda bir eksiklik meydana getirmez. Aksine bu iletişim ve beraberlik milli hedeflere ruh ve heyecan katacağı gibi milli yapımızı da daha sağlam yapılarla güçlendirecektir. Millet olarak takvada üstün olma gayesiyle Osman Gazi de oğlu Orhan Gazi’ye vasiyetinde “…Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir.” Diyerek söz konusu sınırları ve hedefi net bir şekilde ifade etmiştir. Bu ifadeyle ne ecdadından ne de Türklüğünden vazgeçmiş değildir. Böyle bir sınırın çizilmediği ve soya dayalı bir üstünlük iddiasıyla yola çıkan milliyetçilik algılamaları yüzünden dünyada milyonlarca mazlumun kanı akmış ve halen de akmaya devam etmektedir. Allah yolunda çalışan ve savaşan ecdadımız ise Türklüklerinden bir şey kaybetmeden, millet olarak sadece takvada üstün olma gayreti içinde olmuşlardır. Yani doğal olarak üstünlük değil takva ile üstünlük yolunu seçmişlerdir.

Sonuç olarak İslam Medeniyeti dairesi içinde en etkin millet olma özelliğini halen üzerinde barındıran Türk milletinin bir ferdi olarak belirleyeceğimiz milliyetçilik düşüncesinde ecdadımızın dışına çıkmadığı zaman yükseldiği İslamın inanç ve ahlak nizamını referans almak mecburiyetindeyiz. Millet olarak bu medeniyetin liderliğini üstlenme sorumluluğunu yeniden yüklenmek gereği düşüncesi bizim zihni çabalarımızın temelini oluşturmalıdır. Bu bağlamda tarihteki başarılarımız bize övünme ve kibir kaynağı değil bir ruh ve cesaret kaynağı ile sorumluluk yüklemelidir.

Bayrak düştüğü yerden yeniden kaldırılmalıdır.

06/09/2009
Hakkı KAHVECİ


PAYLAŞ