-Nereye gidiyorsun?
Tanımadığım biri sormuştu.
Söyledim mi anımsamıyorum,
sanki asansör çoktan hareket etmişti.
Anneme gidiyordum; ama o zaten yanımdaydı…

 

-Omuzlarını çekme, dedi annem, dilin yok mu senin?
-Sairfilmenam,dedi tanımadığım adam anneme, sanırım bütün bir gece yürümüş, şimdi götürüp yatağına yatırın, dinlensin.
Karşıda, Koca Dağ’ın tam tepesinde iri, parlak bir yıldız kaydı. Annem yıldız kaymasından korkar, ben korkmam; çünkü Bizim Bakraz Dağı’nda şurdan kaynayıp biraz ötede kaybolan pınarlar gibidir yıldızların kayması. Ömürleri kısacıktır. Belki annem bu yüzden her yıldız kaymasında içini çeker:
“-Ah, gene bir ocak söndü!”
-Gördün mü anne?
Annem cevap vermedi; şaşırdım.
-Anne nerdesin?..
Etrafıma bakındım. Ne annem ne de başkası vardı, yapayalnızdım; oysa biraz önce yanımdaydılar, onları görmüş, söylediklerini işitmiştim. Gerçi geceydi ama herşeyi açık seçik görebiliyordum, hâlâ da öyleydi; ilerideki ovayı, yandaki dağları, aşağıda uzanan şoseyi, ağaçları, otları ve başımın üstünde dolaşan yarasayı...
Sağa sola koştum; gökteki ay da koştu. Durdum, o da durdu.
Dere yönünden güçlüce bir yel esti; ağaç dalları hışırdadı, çalılardan kurumuş yapraklar döküldü, yerdeki otlar havalandı, yarasa bir kere daha saçlarımı yalayıp geçti. Kocadağ’ın kurtlarından biri pervasız, alaycı bir uluyuşla tüm canlılara efelendi. Ürperdim. Dereköy yolunda bir eşek anırdı, onun sesine Bulduk sırtlarından koro halinde yükselen uzun köpek havlamaları eklendi. İleride, Ahı Dağı’nın yamaçlarından kıvrıla kıvrıla inen şosede keskin bir ışık huzmesi belirip kayboldu.
Ben bütün bunları görüyor ve işitiyordum; ama annemden ses sedâ yoktu. Yakın berilere, uzak ötelere bir kere daha baktım.
-Seyit Ali! Seyit Ali!..
Onu görür görmez tanımıştım; boynunu eğmiş, başı göğsünde, kollarını iki yana açmış, Harmanlar’a aşağı geliyordu. Adeta bir rüzgâr... Ona doğru koştum. Seyit Ali benim çocukluk arkadaşımdır. Ona her zaman sevgiyle karışık bir saygı duymuşumdur. Öylesine saf bir yüreği vardır ki... Bebekken geçirdiği menenjit yüzünden beyin donmasına uğramış; hep öyle çocuk kaldı, sevimli, dost, sıcak... O herkesin hayatında her zaman vardır; düğünde, bayramda, ölümde, yasta... Böyleyken kimseye yük olduğu görülmemiştir, kimse yüksünmemiştir varlığından. Hele ben, asla! Yıllar yılı uzak yollardan böyle köyümüze dönerken her zaman beni ilk gören Seyit Ali olmuştur, elime ilk uzanan, bavulumun sapını ilk kavrayan...
Ama bu kere öyle yapmadı, derenin karşı sırtına ağan yola saptı, aynı hızla koşmağa devam etti.
-Seyit Ali! Seyit Ali!..
Beni işitti; muhtemelen ben onu görmeden o beni farketmişti, elini yarı beline kaldırıp şöyle bir salladı, ama durmadı, benden yana dönüp bakmadı. Şaşırdım; uzaklardan gelen sevdiği, saydığı arkadaşına bu kere neden aldırmıyordu Seyit Ali? Oysa o hiçbir zaman böyle davranmamıştır; ne bana, ne başkalarına...
-Anne, Seyit Ali’ye ne olmuş böyle?
Of, neyim var benim? Bu dağınıklık, bu alıklık, bu kendinden geçmişlik? Annemi aramıyor muyum ben? Kendimden korktum; kendi aklımdan, gerçeğimden...
Aradaki mesafeyi doldururcasına bağırdım:
- Seyit Ali!.. Anamı gördün mü Seyit Ali?..
Seyit Ali durdu, başını bana doğru çevirdi, bir süre baktı, sonra kollarını havaya kaldırdı; bana mı öyle geldi yoksa gerçekten mi öyle oldu, anlayamadım, ama sanki uçtu, onca uzaklık ayaklarının altında gerisingeri kaydı; yanımdaydı. Elleri her zamanki gibi omuzuna astığı yörük poşusunun göğsünde düğümlenen uçlarındaydı.
-Nereye gidiyorsun Seyit Ali?
Seyit Ali bir süre sustu. Yüzüme bakıyordu; oysa biriyle konuşurken gözlerini yerden kaldırmaz. Yüzünün çizgileri her durum ve zamanda sabittir, değişmez; uzaktır, ilgisizdir, zamanın dışındadır. Bu kere öyle değildi ama. Seyit Ali korkmuş, üzgün, çaresiz gibi bakıyordu yüzüme ya da bana acır gibi, benim için ağıtlanır gibi...
-Seyit Ali?
Usulca söylendi:
-Anan öldü!..
O an ağaç dallarında gezinen yel esmeyi, dere yatağında seğirten su akmayı, tepemde dönen yarasa uçmayı bıraktı; yerde savrulan otlar, uzak ötelerdeki sesler, tan yerinde yalbıyan renkler, canlı cansız herşey kendini unuttu ve o sıcaklığına saklandığım sanrılarımın haşmetli sükûtu, tek heceli bir feryâda dönüşerek beni Bakraz Köyü’nün önündeki harmanlıkta çırılçıplak bırakıverdi:
-Ah anam!

Asansörde kadınlı erkekli birçok insan vardı; bazı kadınların kucağında bebek, bazı kadınların kucağında süs köpekleri... Asansör ters dönmüştü; kadınların saçları, süs köpeklerinin kulakları aşağıya sarkıyordu. Erkekler onlara bakıyordu.

Benim annem yok; çoktan beri yoktu, öleli çok olmuştu, biliyordum, hiç bilmek istemediğim bir şeydi bu, ama gerçek buydu.
Gözyaşlarımı avuçlayıp olduğum yere çöktüm. Annem öldüğünde de çok ağlamıştım; ona hep ağladım ben. Yıllar yılı... O anki gözyaşlarım ise, ölürken bile onun yakasını bırakmayan ben hasretine çâre olamayan kadersizliğimden ötürüydü; tükenip çöküşüne sadece uzaktan uzağa ağlayabilmişlik, göçüp gidişinin haberini yaban ellerde işitmişlik, yasını yeterince tutamamışlık... Hayrihî ve şerrihî, amennâ! Lâkin onu hâlâ Sır’at’ın hemen öte ucunda bekletişime ne demeliydim? Şunca zamandır ilkbahar erişende mezarının başucuna dağ menekşeleri götürüp dikmemi, güzün ayakucunu sarıçiğdemlerle bezememi, Bakraz Ovası’na yakıcı temmuz güneşi çöktüğünde toprağını bir testi suyla serinletmemi görmek istemiyor mudur sanki? Yapamadım!
Yapamadım... Ey uzak iklimlerde düğümlenmiş İhlaslar, Yasinler, Fatihalar, ona ulaşmadınızsa eğer, bir yel esintisinde yitip giden kuru yapraklardan farkınız nedir sizin? Siz ey onun toprağına dökülemeyen gözyaşlarım, denizlere düşen isimsiz yağmur damlalarından ne farkınız var? İçim yanıyor!

Asansör çok genişti. Bir oda kadar büyük. Tekerlekli sandalyede yüzünde oksijen maskesi takılı bir adam oturuyordu. Asansörün duvarındaki aynadan kirpiklerini kırpmadan bana bakıyordu. Gözleri iri iri açılmıştı. Sandalyenin gerisindeki hemşireye baktım. Aynaya bakarak akık makyajını düzeltmeye çalışıyordu. Yüzü kırış kırıştı, renksiz, donuk, soğuk... Adamın hâli umurunda değildi; sevgi kıtlığı çeken insanlar, görevleri kadar ilgilenir başkalarıyla. Sevgi, görev değildir ki...

Biri alnımdaki terleri siliyordu.
-Anne!
Başım çatlayacak gibi ağrıyordu. Bir el bileğime uzandı. Bir ıslık sesi. Annem değildi, annemin eli böyle soğuk değildir. Birbirinden ayrıştıramadığım yüzler kendi aralarında fısıldaşıyorlardı:
-Ateşi çok yüksek...
-Havale geçiriyor...
-Çocuk kayıp gidecek elimizden! Babası yetişebilse bâri...
- Bu havada çocuğun geceyi dışarda geçirişini anlatmak zor olacak ona. Keşke hiç haber verilmeseydi!
-Sairfilmenam dedi doktor. Çaresi yokmuş. Ah, bir sabah olsaydı...
Bu son cümle, annemindir; annem geceyi hiç sevmez, korkar; gündüzün şerri, gecenin hayrından iyidir, der her zaman. Bu kez sabahın olmasını daha çok babamdan yana endişelendiği için istiyor olmalı; üç gündür durmak bilmiyormuş kar, mübarek hâlâ lapa lapa iniyormuş, yol bel kapalıymış, güpegündüz köyün kenarına kadar sokulan kurt sürüsünü tüfek ata ata zor çevirmişler geri, Allah vere de babam gece yarısı yola düşmeseymiş.

Asansör katları tırmanıyordu.

-Seyit Ali!
Yanımdaydı. Sessizce dikiliyor ve yüzüme bakıyordu. Hemen ayağa kalktım.
-Hadi köye gidelim Seyit Ali.
Seyit Ali başını çevirip uzaklara baktı. Boşluğa.
-Köy bitti!..
Bu iki kelimelik kırık dökük cümleyi söyler söylemez, bu kez kendi bilmemezliğine gizlediği unutulası gerçeğini hatırlamışcasına uyvandı, hızla geriye döndü. Yeniden ovaya aşağı koşmağa başladı.
-Gitme Seyit Ali! Annen seni arar, gitme...
Aldırmadı, oysa Seyit Ali annesine ölümüne bağlıdır, onu asla üzmez, bir dediğini iki etmez, devir şu dağı desin, didinir, yırtınır o dağın başından bir adım öteye gitmez. Sadece Pazarcık ovası köylüleri değil, yukarıda Söğüt, aşağıda Bozüyük, ta Gölpazarı’nın, Osmaneli’nin ötelerine kadar tekmil Bilecik bilir bunu, bilir de, Allah insana Fadime Teyze’nin Seyit Alisi gibi vefâlı oğul versin, der.
Seyit Ali’nin kopup gözden kaybolduğu tarafa baktım uzun uzun. Kendi kendime söylendim:
-Köy bitmez sevgili arkadaşım, köy bitmez. Biten biziz!
Seyit Ali’nin kendinden gizlediği gerçeğini de anlamıştım. Anası...
-Oy Fadime Teyze, oy yılların meşesi, oy anacığımın dertdeşi... Sen de ha?
Galiba göz pınarlarım kurumuştu, ama bütün kalbimle yas tutarak Fadime Teyze’nin ruhuna üç Ihlas, bir Elham okudum, ellerimi yüzüme sürdüm.

Asansör yanlış katları mı dolaşıyordu?

Birden soluğum kesildi, dizlerimin bağı çözüldü; Kör Dere’ye inen kurtların dere yatağında yankılanan ulumaları hem kulaklarımda hem de yüreğimde patlıyordu. Her seferinde biraz daha yakın, sonra biraz daha! Koşmalı, bir an evvel köye ulaşmalıydım, ama koşmak bir yana, adım bile atamıyordum; yüzüme doğru esen rüzgâr, beni gerisingeri itiyordu; boşluğu adımlıyordum.

Kabindeki sarsıntıyı, metalik gıcırtılar izledi; galiba asansör duracaktı.

-Sairfilmenam! Sairfilmenam!..
Karanlığın içinden sıyrılıp gelen ses, kendini tekrarlıyordu. Susup dinledim. Sanki benim sesimdi; kendimi dinlemek istemiyordum oysa kendimden uzaklaşmam gerekiyordu, koşmağa başladım. İçimdeki karanlık da koşuyordu, hayır olduğum yerde duruyordum, sadece içimdeki karanlık koşuyordu. Yoruldum. Soluk soluğa kalmıştım, durdum. Gözlerimi iri iri açıp karanlığa baktım. Karanlığın böylesine kör olamayacağını düşündüm; yakın beride, uzak ötede, yerde ya da gökte ya bir lâmba ya da bir yıldız ışığı olmaması imkânsızdı. Elimin birini yüzüme götürünce gözlerimin açık olmadığını anladım. Açmaya çalıştım. Göz kapaklarım iki değirmen taşı. Zorladım; zor oldu ama sonunda kaldırdım.
-Seyit Ali!
Seyit Ali, önümde durmuş, uzaklara bakıyordu; yüzü sapsarıydı, titriyordu. Kurtlar uluyordu.
-Korkma Seyit Ali, dedim, kurtlar insana saldırmaz!
Onu rahatlatmak için söylememiştim; bence mantıklı bir akıl yürütmeydi bu; Bakraz yörüğünün yazıya, yaylaya sığmaz onca keçisi, koyunu varken neden insanla uğraşsındı kurtlar?
-Köy bitti!...
Seyit Ali gözlerini kırpmadan bir yerlere bakıyordu. Yanına vardım. Yüzümü onun baktığı yöne çevirdim. İlkin köyün girişindeki ilk evin sahibi Sütçü Ali’nin oğlu Ahmetaga’yı gördüm. Evinden geriye kalan eşik taşına çökmüş, iki elinin arasına aldığı başını iki yana sallıyordu. Ya bizim evimiz?
Bütün gücümle koşmaya başladım. Evimizin önüne vardım. Önümde sadece bir parça taş ve toprak yığını duruyordu. Gözlerimi yumdum, yeniden açıp bir kere daha baktım. Sonra bir daha, bir daha... Taşların arasından bir asma dalı başını kaldırmış, bana bakıyordu. Önüne varıp diz çöktüm. Ağladım, ağladım... Başımı taşlardan birine koydum. Belliki annemin dizi değmişti ona, sıcacıktı. Onu daha yakın hissedebilmek için taş olmak istedim ve oldum; şimdi ben de bir taştım, evimizin temel taşlarından biri... Artık ne damarlarımı döven kanım vardı, ne sızlayan bir yerlerim, ne yürek titreyişlerim. İçimde tarifsiz bir ferahlık; odalarından birinde doğduğumu, eşikten eşiğe emeklediğimi, yürüdüğümü, elime ilk kez kalem aldığımı, sünnet olduğumu, ağladığımı, güldüğümü, ilk aşk mektubumu yazdığımı bilen bu ev artık benim taş ruhumda yaşayacaktı, ben evimizin anıt taşıydım.

Aasansör artık durmalıydı.
Geceye dolunay doğdu. Eskiden dolunayları severdim; ama dolunayın ışığı, ruh gözlerimi acıtıyordu. Başucumdaki asma dalı bunu farketti, yüzüme uzandı; cılız, minik yapraklarını gözlerime kapadı.
Ve asansör durdu.
-Tamam, dedi biri, başlayabiliriz!

(Kardeş Kalemler, Şubat 2009)


PAYLAŞ