“Aziz Ocaklı,

Milletinin târihinden vazife aldın ve birbirinden daha yüksek tepelere doğru yepyeni bir önderin rûya ve îmanıyla çıkıyorsun.
Genç kalbine büyük bir aşk sünuh etmiştir.
Sen Türk vatanı üstünde aşkın timsalisin!
Aşkın yâni, yeryüzünün tanıdığı en büyük, en yaratıcı kuvvetin timsalisin!
Yokuşları tırmandıkça, ufkun genişledikçe.
Asırlardır unutulmuş bir âlemi hayran gözlerinle tekrar buluyorsun...”

Hamdullah Suphi

  “Ben”den evvel “Sen” diyebilen dervişin ruh yüceliğine sahip, gerektiğinde “Yıldırım” kadar “Yavuz”, gerektiğinde “Yunus” kadar müşfik bir nesil tahayyülü… Bir insan tipi; fakat katiyen doktrinel bir çerçevede olmayan; kendi düşünen ve kararını verebilen, doğrusunu yanlışını millî üslûp ve ahlâkla kendisi belirleyebilen, Yaradan’dan başkasına eyvallah etmeyen, taassubu asla olmayan, kimseye ve hiçbir görüşe körü körüne bağlı olmayan bir “insan” hülyası… Türk harsını, medeniyetini yükseltecek ve yüceltecek insanın hayali… Çok mu zor peki buna ulaşmak? Yeni bir şey mi arıyoruz? Gökalp de, Gaspıralı da, Güngör de, Taşer de, Galip Erdem de bunun rüyasını görmediler mi, onunla yaşayıp onun için çalışmadılar mı? Böyle bir toplumun oluşumu için gayret göstermediler mi? Türk Milliyetçiliği de bu demek değil mi bir bakıma? Karacaahmet Mezarlığı’nda toplananlar 96 sene evvel Türk Ocakları’nı bunun için kurmadılar mı?

1910’ların başlarında ilk tomurcuklarını vermeye başlamış neredeyse bir asırlık bir çınar Türk Ocakları. Geçen zamana rağmen eskimeyen, yüzünü ilk defa güneşe dönüp de ısıtan küçük bir filizin duyduğu ilk coşku… Aynı duygu, aynı heyecan dolu ruh… Bugün benim hissettiğim, yüreğimin derinliklerinde bir parçam gibi, milletime duyduğum sınırsız sevginin aynısını duyan bir neslin mirası… “İslâm kavimlerinin başlıca mühimi olan Türklerin millî terbiye ve ilmî, sosyal, iktisadî seviyelerinin” kemâle ermesini şiar edinmiş bir düşüncenin somut hali. Bunun yanı sıra, sadece Türk milletinin değil bütün bir dünya medeniyetinin inkişafını kendine hedef telakki etmiş bir anlayışın Ocağı…

Yıkılışında dahi ihtişamını muhafaza eden, her türden insanı barındıran büyük bir devletin topraklarında hayat buluyor Türk Ocakları. “Türk Derneği” ile başlayan ve “Türk Yurdu Cemiyeti” ile kurumsallaşmasına devam eden Türk Milliyetçiliği mefkûresi; Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış bir toplumda, her türlü unsurun “hususi tesanüdünü” ortaya koyduğu kargaşa dolu bir dönemde, Türk Ocakları bünyesinde ideal halini buluyor.

Türk Ocakları yeniden inşasına başlanan Türk vatanının dört bir yanında, “uzakta ve yakında aynı ışığa yüzünü döndürmüş” aynı ülküye gönül vermiş; fakat birbirinden bîhaber ülkücülerin, Mehmet Emin Bey’in (Yurdakul) deyişiyle “Burası Türk’ün ıstırabının mabedi ve bu ıstırap bizim dinimiz olsun…” diye haykıran insanların toplandığı bir çatı haline geldi. Hemen teveccüh gören bu hareket 1912’den 1930’ların başlarına gelindiğinde; 250 üzerinde şubesi, 30.000 civarında üyesi ile yurt sathında yayılmış büyük bir teşkilat haline getirecekti Türk Ocakları’nı.

Müdavimlerinin büyük bir kısmı yeni kurulan devletin bekasında önemli roller üstlenecek münevver kesimi ve gençlerdi. “Türk Ocağı Osmanlı vatanının üzerinde ilk defa sıkılmış bir yumruk gibi göründü ve Türk davası Türk Ocağı ile diğer davaların arasına girdi ve bir mevki tuttu” sözleri ile Türk Ocağı’nı anlatan büyük hatip Hamdullah Suphi başkan olarak kürsüye çıktığı sırada henüz 20’li yaşlarında vatan ve millet aşkı ile yanıp tutuşan bir delikanlıydı. “Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur” dizelerinin sahibi şair M. Emin Bey de Türk Ocağı’nı bir gençlik teşekkülü olarak niteler; “Türk gençliğinin ve bilhassa memleketimizde… HÜRRİYET mücadelesinin ilham kaynağı olmuş Askeri Tıbbiye Okulu çatısı altında bulunan inkılâpçı Türk gençlerinin kurmak istedikleri ve Karacaahmet Mezarlıkları’nda verdikleri bir kararla kuvveden fiile çıkardıkları bir millî ideal mabedidir.” Nihayetinde ise Askeri Tıbbiye ve Mülkiye’ye mensup milliyetçi gençlerin ön ayak olması ile Türk Ocakları kurulur.
Yusuf Akçura “11 Mayıs 1911” tarihi ile 190 Tıbbiyeli adına Hüseyin Baydur’un kaleme almış olduğu ve Türk milletinin geleceği konusunda fikirlerine değer verdikleri aydınlara yolladıkları mektubu aktarıyor. Edebî niteliğinin ötesinde, her kelimesinde, noktasında ve virgülünde Türk milletinin ızdırabını duyan ve duyuran, bunun için aklını son haddine kadar yoran bir düşüncenin, millî aşkın ürünü mektupta tek emelin sonraki neslin geleceği olduğu vurgulanıyor; “Nesl-i müstakbel temiz olsun; miskinliği günah, faaliyeti ibadet olsun. Müteşebbis, kuvvetli ve servet sahibi olsun”.

Türk Ocakları böyle bir anlayışın, böyle bir gençlik ruhunun eseri. Sönmemiş ve sönmeyecek heyecanların hayat bulduğu ocak... “Her dem yeniden doğan”, taptaze bir millî kuvvet timsâli. Nesl-i müstakbel’in rahatı için şehit düşen 190 Tıbbiyeli ve onlara lâyık olmaya çalışan, “Kökü mazide”, ama geleceği inşa etmeye talip nesillerin ocağı.

 Kaynaklar

Akçura, Y. (2001). Türkçülüğün Tarihi, Kaynak Yayınları, İstanbul

Bayraktutan, Y. (1996). Türk Fikir Tarihinde Modernleşme Milliyetçilik ve Türk Ocakları (1912-1931), T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara

Georgeon, F. (2006). ‘Kemalist Dönemde Türk Ocakları’, Osmanlı-Türk Modernleşmesi 1900-1930, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul

Tanrıöver, H. S. (1929). Günebakan, Türk Ocakları İlim ve San’at Hey’eti Neşriyatı

Tanrıöver, H. S. (1987). Dağyolu, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara


PAYLAŞ