Türkçe Bir Gönül Dilidir

Atlarının toynaklarında kıvılcımlı nalları, kısraklarında nakışlı eyerleri, kopuzlarında ise iç çekişli mut yırları olan Türkler, dillerine geleni taşa kazımayı öğrendiler. Dillerine geleni taşa kazımayı öğrendiklerinde tarih, “üstte mavi göğe, altta yağız yere” Türk ismini de yazdı. Böylece, bilinen en eski dil yadigârlarımız vücuda getirilmiş oldu. Şimdi, Türkistan’ın mümbit topraklarında, adeta Türklük’ün şahadet parmakları misali göğe uzanıyorlar.
Türk diliyle söylenmiş ilk metinler olarak bütün ihtişamıyla karşımızda duran bu abideler, Türk dilinin yaşı konusunda bizlere fikir verir. 8. asır eseri olan bu yazıtlarda kullanılan dilin gelişmişliği, oturmuş gramer yapısı ve soyut kelimelerin fazlalığı bize bu dilin çok daha eski olduğunu düşündürüyor. Araştırmalarımız neticesinde görüyoruz ki; düşüncemizde haklıyız.
Altay Dağları’ndan koparak gelen bu dil, yeryüzünü adım gezdi. Bunu, bu güzel dille söylenmiş eserlerden rahatlıkla anlayabiliriz. Konuşan kişi sayısı milyonları aşan, yayıldığı alan kilometrekarelere sığmayan bu dilin, bir “gönül dili” olmadığını iddia edecek biri olabilir mi acaba?
Hasret, gurbet ve toprak kokan bu dile gönül veren yüce şahsiyetlerin ölümsüz eserleri Hazar’ın diliyle aynıdır. Divan şiirimiz ise Tuna’nın sevdalı bir bestesi gibidir. Nevaî, Fuzulî, Bakî, Yunus gibi gönül erleri hiç kimsenin ayak basmadığı yolda yürümüş ve onların yolunda ilerleyen kalem ehli insanlara güç ve gurur kaynağı olmuşlardır.
Nitekim daha sonra bu ses bayrağını; Mehmed Akif, Yahya Kemal, H.Ziya, Ö. Seyfettin, M. Emin Yurdakul, Necip Fazıl, Yavuz Bülent, S. Karakoç gibi üslup sahibi yazarlarımız dalgalandırmışlarıdır.

Türk Dilinin Misafirperverliği
Türk dili İslamî unsurlarla taçlandıktan sonra da güzel eserler vermiş ve bu kültür alışverişi neticesinde yeni kelimelere sahip olmuştur. Yüce Türk milleti bu kelimeleri de kendine has misafirperverliğiyle buyur etmiş ve yıllarca kullanmıştır. Kültür alışverişine asla bir yenilgi gözüyle bakmamıştır. Bu durumu örneklememizin doğru olacağı kanaatindeyiz.
Mesela, “akıl” kelimesi dilimize Arapçadan geçmiştir. Bu kelimeyi bizler sahiplenmişiz, korumuşuz. Hatta önüne ve sonuna bazı kelimeler getirmek suretiyle deyimler ve atasözleri yapmışız. “Akıl yaşta değil, baştadır, akıl kârı, akıl almak, akıl hocası, akıl vermek…” gibi. Şimdi “akıl” kelimesinin yerine “us” da tercih edilebilir; fakat ikisi arasındaki ayrım hemen fark edilecektir. Bunun en güzel tercihini ise halk yapacaktır. “Akıl” kelimesinin Türkçe olmadığını ve kullanılmaması gerektiğini söylemek gafletlerin en büyüğüdür.
Diğer bir kelime ise “köşe” kelimesidir. Aslı Farsça olan bu kelime “gûşe”dir. Biz bu kelimeyi köşe olarak Türkçeleştirip asırlarca kullanmışız. Çocuklarımız kendilerine “köşe kapmaca” diye bir oyun buluvermiş, babalarımız “başköşe”ye oturmuş, sevgililerimiz ise “köşe baş”ında buluşmuşlar.
Bunlar sadece birkaç misaldi. Bir gönül dili olan Türkçenin sahiplendiği bu kelimeleri kullanmamak, bu necip milletin kültürünün altına dinamit koymak demektir ki; bu da tam bir cehalet örneğidir.

Gönül Dilindeki Yabanlılaşma
Anlatmaya çalıştığımız kültür alışverişi, kesinlikle bir yabancılaşma değildir. Başka dillerden aldığımız kelimeler ile deyim, atasözü yapmak ve o kelimeleri asırlarca kullanmak asla bir yabancılaşma olamaz. Çünkü bu kelimler halkın dilinde ve eserlerimizde bütün güzellikleriyle yaşamaktadır. Yabancılaşmadan kasıt ise “dil istilası” ve “kültür erozyonu”dur.
“Bazen suların çağlamasına, bazen de bülbüllerin şakımasına” benzeyen Türkçe şimdi ne halde?
Bir zamanlar “Lambada titreyen alev üşüyor” diye haykıran Türk dilinin şimdiki feryadını duyan var mı?
Yeryüzündeki milletlerin mareşal ordularını mağlup eden Türkler, kültür ordularına aynı şekilde neden karşılık veremiyor? Bugün, Türk gençliğinin üzerinde derhal karşı konulması gereken bir “dil emperyalizmi” uygulanmaktadır.
İletişim araçları, internet gibi faydası anlatılamayacak kadar çok olan bu nimetlerin bazen bir canavara dönüşmesi işten bile değil. Bu araçlarla gençliğimiz meşgul edilmekte, dilleri bozguna uğratılmakta ve toplumumuzun genleriyle oynanmaktadır. Dede ile torunun birbirini anlayamaması kadar acı bir şey olabilir mi? Nesiller arası bu ayrılık, tarih ile aramızdaki uçuruma tutulan bir aynadır!

Birkaç Çözüm Önerisi
Bu kültür erozyonuna karşı koymak elbette mümkündür. Bunun için yapılması gereken ilk şey gençlerin “okuma” ile olan münasebetlerinin geliştirilmesidir. “Okumak bizi bozar, biz böyle güzeliz” düşüncesiyle hareket etmek kadar yanlış bir tutum olamaz.
Bir diğer çözüm ise; çocuklarımızın uykularını masallarla süslemektir. Bu onların kelime hazinelerini geliştirecek ve ufuklarını açacaktır.
Bir sonraki işimiz ise şudur: işyerlerimizin sokaklarımızı kirleten o tabelaları Türkçe isimlerle donatılmalı, İngilizce-Türkçe karışımı rezillikten temizlenmelidir. Türkçe isim verme hususunda hassas davranan esnaflar yetkili kişi kurumlarca ödüllendirilmelidir. Bu durum diğer esnaflar için de bir teşvik olacaktır.
Yapılması gereken en önemli şey ise, bilgisayar odalarından, müzik çalar kulaklıklarından ve binlerce kısa mesajdan bir an önce kurtulmak ve insanlarla sohbet etmektir.

KAYNAKÇA

ALKAN, Ahmet Turan ( 2006); Biz Böyle Güzeliz, Ötüken Neşriyat, İstanbul
BANARLI, Nihâd Sami ( 2008); Türkçenin Sırları, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul
BÂKİLER, Yavuz Bülent ( 2008); Harman, Türk Edebiyatı Vakfı Yay, İstanbul
KAPLAN, Mehmet ( 2002); Kültür ve Dil, Dergâh Yay, İstanbul
PALA, İskender ( 2005); Akademik Divan Şiiri Araştırmaları, Kapı Yay, İstanbul
YILMAZ, Şeref ( 2006); Sürmeli Türkçe, Sütun Yay, İstanbul


PAYLAŞ