İstanbul Fatihi Sultan Mehmed Han’ın fetihten sonra camiye çevirdiği kadim mabet Ayasofya, 1934 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile müze olarak hizmete tahsis edilmişti. 1980’de, merhum Süleyman Demirel’in Başbakanlığı döneminde Hünkâr Mahfili ibadete açılmış; 12 Eylül rejiminin kesintiye uğrattığı bu uygulama, 1991’de yeniden başlatılmıştır. Danıştay’ın 10 Temmuz 2020’de açıkladığı kararla 1934’teki Bakanlar Kurulu kararı iptal edilmiş ve mabet, tekrar bütünüyle cami olarak hizmete açılmıştır. Türk Ocakları olarak Fatih Sultan Mehmed’in vasiyeti doğrultusunda alınan bu kararı, milletimizin büyük çoğunluğu gibi bizler de memnuniyetle karşıladık ve destekledik.

Ayasofya Camii’nin, 24 Temmuz 2020 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanı’nın da katıldığı bir Cuma namazı ile ibadete açılması, milletimizin büyük çoğunluğu tarafından heyecan ve coşkuyla karşılanmıştır. Buna mukabil, Cuma hutbesinde Diyanet İşleri Başkanı’nın irat ettiği hutbede, Fatih Vakfiyesi’nde geçen bedduayı özellikle zikretmesi (“Fatih Sultan Mehmet Han, gözbebeği olan bu muhteşem mabedi kıyamete kadar cami olmak kaydıyla vakfedip müminlere emanet bırakmıştır. Bizim inancımızda vakıf malı, dokunulmazdır. Dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar.”), tabii olarak pek çok vatandaş tarafından Cumhuriyet’imizin kurucusuna örtülü bir hakaret olarak algılanmıştır. Ali Erbaş, konu hakkında kendisiyle konuşan gazeteci Ahmet Hakan’a gönderdiği yazılı açıklamada, Atatürk’ü kastetmediğini ifade ederek kısaca şunları söylemiştir:

Genel olarak vakfiyelerin sonu, vâkıfın bedduasıyla biter. ‘Bu vakfımı kimler amacı dışında kullanırsa Allah’ın, meleklerin, peygamberlerin, tüm Müslümanların laneti onların üzerine olsun’ şeklinde. Ben de hutbede buna atıfta bulundum. Sadece Ayasofya’yı değil tüm vakıf mallarını kastettim. Geçmişi değil, bundan sonrasını kastettim. ‘Uğramıştır’ demedim, ‘Çiğnerse lanete uğrar’ dedim. Atatürk 82 sene önce vefat etti. Vefat eden insanlara dua edilir, beddua değil.[1]

Tabiatıyla Sayın Başkan’ın, gecikmeli de olsa bu açıklaması dikkate alınmalıdır, ama Ayasofya’yı müzeye çevirenin kim olduğu veya en azından kimin onayıyla bunun gerçekleştiği herkesçe malumken hutbede vakfiye rükünlerinden biri olan bedduanın bu şekilde zikredilmesinin altında başka manalar aranması da garip karşılanmamalıdır. Zira hadiseler gibi sözler de sarf edildikleri bağlama göre değerlendirilir. Şayet Başkan, böyle bir cümlenin, milletin büyük çoğunluğunun memnuniyet ve sevincine gölge düşüreceğini tahmin edememiş ise bu da feraset ve basiret eksikliğidir.

Peki, Ayasofya Camii’nin yeniden tamamıyla eski işlevine dönmesi vesilesiyle ortaya çıkan bu tartışmada, konuya ilmî açıdan nasıl bakmalıyız? Malum olduğu üzere “vakıf” kelimesi, “durmak; durdurmak, alıkoymak” anlamında olup İslam medeniyetinde vakıf, “bir malın, sahibi tarafından dinî, sosyal ve hayri bir gayeye ebediyen tahsisi” şeklinde özetlenebilecek, hukuki bir işlemle kurulan hayır kurumunu ifade eder. Kur’an’da veya hadislerde “vakıf” kelimesi geçmez, ancak Allah yolunda harcama yapmayı, fakir, muhtaç ve kimsesizlere sadaka vermeyi, iyilik yapma ve yardımlaşmayı, hayır ve yararlı işlere yönelmeyi öğütleyen birçok ayet ile Hz. Peygamber’in kişilerin ölümden sonra da amel defterini açık tutacak üç unsurdan (ikisi hayırlı evlat ve insanların yararlanacağı eser) biri olan “sadaka-i cariye” yani “devam eden sadaka” kavramı, vakfın şeri temeli olarak kabul edilmiştir.

Vakfedenin bu konudaki beyan ve şartlarını içeren, vakfın âdeta tüzüğü niteliğindeki yazılı belgeye “vakfiye” adı verilmektedir. Vakfedilen mal, kamu malı statüsündedir ve satılamaz, hibe edilemez, hiçbir şekilde temellük edilemez. Vakfiyenin tescil kaydı, Allah’a hamt ve Peygamber’e salavat ile açıklamaları içeren ama hukuki açıdan vakfın rüknü olmayan davet kısmından sonra vakıf kurucusu, vakfedilen mallar, vakıf şartları yani hayratın gelirlerinin neler olduğu ve giderlerinin nerelere tahsis edileceği, mütevellilik ve vakıftan rücu ile ilgili açıklamadan sonra beddua, tarih ve şühudu’l-hâl (şahitler) kısımları gelir. Beddua bölümü kısaca şöyle tanımlanır: “Burada vakfa yönelik olumsuz tasarrufları önlemek için vakfiyeden vakfiyeye değişen lânetler ve beddualara yer verilmiştir.”[2]

Devlet malından yapılan vakıflar için kullanılan tabir “irsadi vakıf”tır. İrsadi vakıflar, Osmanlı uygulamasında, mirî (devlete ait) arazinin tahsisi suretiyle yapılır ve bu tür vakıflara “tahsisat kabilinden vakıflar” veya “gayr-i sahih vakıflar” denir. Bu tür vakfa “gayr-i sahih vakıf” denmesi, geçersiz olduğu için değil; gerçek bir vakıf olmadığı içindir. Gerçek anlamda bir vakfın olabilmesi için tahsisi yapan kimsenin o malın maliki olması gerekmektedir. Ebussuûd’a göre Fatih Sultan Mehmed’in kendi inşa ettirdiği medreselere ait vakıfların çoğunluğu köy ve mezralar yani irsadi vakıflardır. Ayasofya evkafı ise sahih vakıftır, beytülmal ile ilgisi yoktur.[3]

Bu bilgiler ışığında, vakfiyelerin bir rüknü olarak vakfiye şartlarını bozana edilen bedduanın standart bir rükün olduğu anlaşılır. Vakıf kurucularının, vakıflarını koruma amacına dönük bu bedduanın şeri yönüne değinmeyeceğiz. Ancak selatin vakıflarının da dâhil olduğu irsadi vakıflarda olsun sahih vakıflarda olsun, vâkıf (vakıf kurucusu) şartlarının zaman içinde çeşitli sebeplerden değiştirildiği de bir vakıadır. Bugün pek çok hayratın, vâkıfların şartlarından farklı işlevler için kullanılmakta olduğu herkesin malumudur.

Ezcümle, sultanların vakıfları mirî malıyla desteklenmiştir. O devirde Fatih, devletin başı idi ve Ayasofya'yı cami yapıp diğer hayratı ile birlikte ona da çeşitli gelirler tahsis etmişti. Ayasofya, Fatih Vakfiyesi’nde gelirleri ve giderleri belirtilen, Fatih Camii de dâhil, pek çok eserden biridir. Fatih'ten sonraki hükümdarlar da bunlara ilaveler yaptılar. Vakfiye’deki beddua, sadece bir eser için değil; bütün hayrat, bunlara tahsis edilen gelirler ve bu gelirlerin tahsis edildiği cihetleri kapsayan rutin bir metindir. Yani Fatih'in özellikle yaptığı bir beddua değil, bütün vakfiyelerde yer alan standart bir unsurdur. Dolayısıyla bu bedduayı, onun adına vakfiyeyi tanzim edenlerin standart bir rüknü, uzun ve ayetlerle destekli bir şekilde metne dâhil etmeleri şeklinde görmeliyiz. Ayrıca basın yayındaki beddua metninin yer aldığı Tapu Kadastro Genel Müdürlüğündeki Arapça vakfiyenin Fatih devrine mi, II. Bayezid devrine mi ait olduğu da tartışmalıdır.

Vakfiye nüshalarından ikisinin Fatih devrinde, diğer bazılarının II. Bayezid devrinde, Arapça vakfiyenin Türkçe çevirisi olan nüshanın 16. yüzyılın ikinci yarısında istinsah edildiği anlaşılıyor. Bu vakfiye nüshalarında bazı farklar olduğu biliniyor. 1935 yılında Tahsin Öz’ün yayımladığı Fatih devrine ait vakfiyenin 16. yüzyılın ikinci yarısındaki Türkçe tercümesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1938’de giriş ve indeksle yayımlanmıştı. Bu eser, Fethin 550. Yıldönümü münasebetiyle Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yeniden yayımlanmıştır.[4] Bu Türkçe tercümenin son kısmında, Arapça vakfiyenin günümüzde yapılan çevirisindeki bedduaya rastlamıyoruz. Burada kısaca, vakfa kötü gözle bakıp zarar vermeye kastedenler, bazı ayetlerle öteki dünyada karşılaşacakları muamele hakkında uyarılıyor. Bu konudaki makalesinde Kayoko Hayashi, sosyal medyada da yer alan uzun beddua kısmının yer aldığı Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ndeki Arapça vakfiye[5] ile ilgili olarak “… baş tarafının büyük bir kısmı eksik olduğundan ve tanzim tarihi yazılmadığından, bunun asıl vakfiye olup olmadığı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün gözükmemektedir.”[6] demektedir. Vakfın esası, yani hayrat, vakfedilen emlak ve arazi, bunların sarf edileceği cihetler büyük ölçüde aynı olmakla birlikte giriş ve sonuç kısımlarında bu gibi eklemelerin yapılması da olağan karşılanmalıdır.

Bu ihtimaller akla gelmekle birlikte bu metnin, her ne kadar bu konuda kesin bir delil yoksa da Fatih devrinde ve onun talimat ve tasvibiyle yazıldığı da kabul edilebilir. (Bütün nüshaların bu bakımdan karşılaştırmalı olarak incelenmesi gerekir.) Ancak buradaki asıl meselemiz, vakfiye şartlarının değiştirilmesi konusudur. Ayasofya, Fatih Vakfiyesi’nde yer alan hayrattan sadece birisidir. Acaba vakfiyelerdeki bu şartlardan bugüne kadar sadece Ayasofya'nın cami olarak kullanılmasına ilişkin olanı mı değiştirilmiştir? Tarihçiler ve vakıf uzmanları, bu sorunun cevabının “hayır” olduğunu, şu veya bu sebeple, Fatih dâhil, Osmanlı sultanlarının da irsadi vakıflarda değişiklikler yaptıklarını iyi bilirler. Yine, tarihçilerin çok iyi bildiği üzere, İstanbul’un fethinin tanıklarından, Fatih’in “İstanbul Sayımı”nı yaptırdığı heyette yer alan tarihçi Tursun Bey’in Tarih-i Ebu’l-Feth adlı eserine göre mirîye ait olduğu gerekçesiyle bizzat Fatih'in, 20 bin kadar köy ve mezranın gelirini vakıflardan alıp tımara vermesi, çarpıcı bir başka örnektir. Tarihçi Âşıkpaşazâde, vakıflara yönelik bu icraatı, dönemin veziriazamı Karamanlı Nişancı Mehmed Paşa’ya yükleyerek ağır bir şekilde eleştirmiştir.[7] Kısacası, Fatih’in, kendi devrinde, gayr-ı sahih oldukları gerekçesiyle vakıf şartı değiştirilen sultanlardan biri olduğu tarihî bir gerçektir.

Öte yandan, Osmanlı döneminde sultanların temlikleriyle kurulan vakıflara yönelik eleştiriler vardı. Koçi Bey gibi kimi yazar ve düşünürler, gayrı sahih vakıfları devletin gerilemesinde rol oynayan etkenlerden addederdi. Çünkü onlara göre birtakım vezirlere ve beylere tahsis edilen gelirler, aslında tımara verilmeliydi. Şimdi, bu vakıfların vakfiyelerinde de aynı beddua olduğuna göre, bu beddualar da geçerli midir?

Tabii ki bu konular akademik eserlerde, tarihî, siyasi, hukuki vb. boyutlarıyla etraflıca ele alınabilir. Bizim burada üzerinde duracağımız husus şudur: Bir devlet başkanı olarak Atatürk, Ayasofya'yı başka bir cihete, müze olarak hizmete tahsis eden Bakanlar Kurulu kararına onay vermiştir (İmzanın gerçekliği meselesine girmiyorum, çünkü o devirde Atatürk’ten habersiz böyle bir işin yapılması imkânsızdı.). Bunun hukuki yönü tabii ki tartışılabilir. Ancak aynı dönemdeki 1936 tarihli tapu kaydında cami olduğu da tescil edilmiştir. Ayasofya’nın cami olma işlevi, kısmen de olsa 1980’de yeniden canlandırılmıştı. 1934’te kullanım cihetinden vakıf kurucunun iradesine aykırı bir uygulama yapıldığı doğrudur. Ayasofya’nın özel durumundan dolayı bu tasarruf elbette ki derin tesirler yapmıştır. Ancak, tekrar ifade edersek, bunun gibi kullanım şekli değiştirilen pek çok vakıf olduğu bir gerçektir.

Türk Milleti, Millî Mücadele ile bu vatanı işgalden kurtaran Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e şükran borçludur. Ayasofya, 1934'te o dönemin şartlarında ve anlayışı içinde müze yapılmıştır. Bunun, dış dünyadaki gelişmelerle ilgisi olduğunu iddia edenler olduğu gibi Atatürk’ün çağdaşlaşma ve çağdaş Batı medeniyeti içinde kabul görme anlayışı çerçevesinde yapıldığını ileri sürenler de var. Şahsi kanaatim, bu iki tezde de doğruluk payı olduğudur. Harap hâldeki Ayasofya’yı restore ettiren, buradaki çeşitli eserlerin gün yüzünde çıkmasını sağlayan Atatürk için Türkiye’nin “medeni âlemde yer alması” çok önemliydi ama bunu sadece kültürel sebeplerle izah etmek, Atatürk gibi büyük bir ufka sahip devlet adamını tanımamak olur. Dünyanın o dönemdeki siyasi ortamı ve durumunu çok iyi okuyan Gazi, çevre devletlerle ve ileri gelen Batı devletleriyle ilişkilerini geliştirmenin, yakın vadede taşıdığı hayat önemi çok iyi sezmiş ve buna uygun olarak bu adımı atmıştır. Bunu eleştirmek veya değiştirmek elbette mümkündür. Ancak tekrar hatırlatalım ki tapu kaydında, Ayasofya yine cami olarak yer almıştır.

Millet, ortak geçmiş şuuru ve ortak gelecek tasavvuru olan, acıları ve sevinçleri paylaşan insanlar topluluğudur. Siyasi veya ideolojik sebeplerle açıktan karşı çıkanlar veya makul bulmayanlar olsa da Ayasofya hakkındaki son karar, toplumda genel olarak müspet karşılanmıştır. Böyle bir gelişmeyi, hem yaşadığımız salgın dönemini hem de Irak’ın kuzeyinden Doğu Akdeniz’e uzanan hatta karşılaştığımız ciddi meseleleri dikkate alarak birlik ve beraberliği pekiştirici bir tavırla, dünyaya karşı ise Türk Milleti’nin derin tarihiyle mütenasip bir vakar ve olgunlukla idrak etmemiz, maksada en muvafık yol idi. Buna gölge düşüren/düşürecek olan fiillerden ve söylemlerden sakınmak devlet adamlığının gereğidir.

 

[1] Hürriyet, 26 Temmuz 2020.

[2] İslam Ansiklopedisi, “Vakfiye”, TDV Yay.

[3] İslam Ansiklopedisi, “İrsadî Vakıf”, TDV Yay.

[4] Fatih Mehmet II Vakfiyeleri, Ankara 1938; Fatih Sultan Mehmed Vakfiyeleri, Vakıflar Genel Müdürlüğü - Çamlıca Kültür ve Yardım Vakfı, İstanbul 2003.

[5] A. Akgündüz, S. Öztürk ve Y. Baş tarafından Üç Devirde Bir Mabed Ayasofya (İstanbul 2005) adlı kitapta Arapçası ve tercümesi verilmiştir.

[6] Belleten, “Fatih Vakfiyelerinin Tanzim Süreci”, S: 263, 2008.

[7] K. Yavuz-Y. Saraç neşri - Sadeleştirilmiş versiyondan: “Nişancı Paşa'nın eserleri: Nesli belli değildir. Allah'ın kullarının malına, kanına ve ırzına el uzatmıştı. Nerede uygunsuz işler varsa onun icadıdır. Osmanlı memleketinde İslam hukukuna uygun vakıfları ve mülklerin hepsinin şartlarını bozdu. Gelirlerini padişahın hazinesine getirdi. Sorana da "Bunlar mensuhtur (Hükmü kalkmıştır.)." dedi. Bazısını da tımar olarak verdi. Ben kendisine "Şer'-i Muhammedi ile olan vakıflar ve mülkler nasıl mensuh olur (Hükmü ortadan kalkar.), Hazret-i Muhammed, peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra bir peygamber daha gelmemiştir ki onun şeriatını mensuh etsin." dedim. Bana cevaben "Sana ait olan neyini aldılar ki böyle konuşuyorsun." dedi.


PAYLAŞ