Son dönemde, gerek ABD gerekse Rusya ile ilişkilerimizde en can alıcı faktörlerin başında, Suriye meselesi geliyor. PKK’nın Suriye kolu olan PYD ile silahlı kanadı YPG’yi sürekli silahlandıran, YPG’nin PKK ile bağlantısı biraz fazla göze batınca orada oluşturduğu askerî gücü, “Suriye Demokratik(!) Güçleri” (SDG) yapan sözde stratejik müttefik ABD bir yanda, ortak tarihimizde genellikle hasım ama zaman zaman dost olduğumuz, şimdilerde bizimle dost iken hasmımız pozisyonundaki Esed rejiminin baş destekçisi Rusya Federasyonu öbür yanda. Tabii İran, Fransa, Arap ülkeleri ve arka planda İngiltere gibi başka aktörler de var. Ama herkesin bildiği bir gerçek, bütün bu hadiselerde şayet başta gelen iki faktör varsa biri İsrail’in güvenliği ve “Büyük İsrail Projesi”; öteki de enerji ve su kaynakları ve yollarının kontrolü meselesidir.

Tarihte hadiseler gelişirken devreye bazen öngörülebilir bazen de öngörülemez gelişmeler girer. Failler, kendilerine göre strateji tespit eder; süreç içerisinde de taktik adımlarla hedefe ulaşmaya çalışır. Şunu iyi bilmek lazım: Dün de bugün de büyük güçler, orta büyüklükte devletler veya zayıf siyasi yapılar her zaman vardır ve gelecekte de olacaktır. Büyük güçler, kendi aralarındaki rekabette diğer unsurları yanlarına almak veya onlar üzerinden mücadele etmek gibi yollara başvururlar. Bu mücadelenin şeklini ve yoğunluğunu, yaşanan dönemin şartları ve imkânları belirler. Ama şunu da belirtmek icap eder: Hiçbir “Büyük Güç”, kadir-i mutlak değildir; yani kafasına her eseni veya istediğini yapamaz. Bunun için dengeleri ve farklı faktörleri gözetmek durumundadır. Osmanlı Devleti, bir Cihan İmparatorluğu iken Rodos Şövalyeleri veya Malta Şövalyeleri ile uğraşmak zorunda kalabilmiştir. Günümüzde ABD’nin Vietnam ve Küba’da, Rusya’nın Afganistan’da yaşadıkları hafızalarda tazeliğini korumaktadır.

Zamanımızda, teknolojinin tahrip gücünün artmasına ve dehşet dengesinin seviyesinin yükselmesine paralel olarak “Büyük Güçler” dünyanın çeşitli bölgelerinde yürüttükleri rekabette, terör örgütleri dâhil, vekâlet savaşı yöntemine giderek daha fazla başvurmaktadırlar. Soğuk Savaş’ın sona ermesini müteakiben dünyanın arayışı devam ediyor. O dönemde zaferini ilan eden ABD, S. Huntington marifetiyle teorileştirdiği Medeniyetler Savaşı’nı fırsat bulduğu her zeminde gerçekleştirmekte; bunun için bilhassa İslam dünyası içinde ise “Medeniyet içi çatışma”ları da körükleyerek Yahudi-Hristiyan Batı Medeniyetine rakip gördüklerine karşı her türlü yola başvurmaktadır. ABD’nin karşısında Rusya, özellikle Putin döneminde Sovyetler Birliği zamanındaki ağırlığına benzer bir konuma gelmiş; Çin ise özellikle ekonomi sahasındaki başarılarıyla dünya liderliğine oynayan bir başka güç olarak temayüz etmiştir. Avrupa Birliği, bu yarışta geri kalmış ve kendi iç meselelerini aşmakta zorluk çeker bir durumdadır.

Coğrafyamızda kadim devlet geleneğine sahip ve toplum olarak özellikle insan gücü itibarıyla bir bölge gücü olmaya aday olan iki İslam ülkesi Türkiye ve İran’dır. Bu ülkelerin güçlenmesi, başta İsrail olmak üzere dünya üzerinde egemenlik mücadelesi yürüten güçlerin işine gelmez. Türkiye’nin 1990’ları yeterince iyi değerlendirememesinin ardında, dış güçlerin de tahrikleriyle toplumumuzun fay hatlarıyla oynanmasının çok önemli bir etki yaptığı tartışılmaz. Elbette ki, biz millet ve devlet olarak daha ziyade kendimizden kaynaklanan yanlışlık ve eksikliklere odaklanmak ve onları düzeltmek zorundayız. Milletler mücadelesinde hiçbir millete altın tepside dünya gücü olma imkânı sunulmaz. Ama bunu derken dış güçlerin plan ve tuzaklarını “komplo teorisi” olarak hafife alan yaklaşımlar da sağlıklı değildir. Biz, hem bunları bilecek hem de bu planları akamete uğratmak da dâhil olmak üzere kendi üzerimize düşeni yapacağız.

Peki, bunu layıkıyla yapabildik mi? Buna gönül rahatlığıyla, evet, diyecek çok az kişi vardır. Türkiye, 2015 yılı yazından ve bilhassa 15 Temmuz 2016’dan beri varlığı ve birliğine yönelen tehditler karşısında büyük bir direnç gösteriyor. Ancak daha önce “vesayete son vermek” veya “çözüm ve barış süreci” gibi sloganlarla yürütülen bir takım uygulamalar, maalesef devlet yapımız ve millî güvenliğimiz bakımından önemli bazı sonuçlar doğurmuştur. Burada bunları tekrar tekrar ele alacak değiliz, bunları unutmamak ve öte yandan da sürekli bunları tartışarak zaman ve enerji kaybetmemek lazımdır. Bugün artık; S-400, F-35 meseleleriyle iyice gerginleşen Türkiye-ABD ilişkilerinin, Fırat’ın doğusunda uzun süren görüşmeler sonunda varılan mutabakatla düzelir(?) bir görünüm alışı, bunun ardından Rusya destekli Suriye rejiminin İdlib’de Türk gözlem noktalarına ve oradaki birtakım silahlı gruplara karşı giriştiği saldırılar ve Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı yeni göç dalgası gündemimizdedir. Ortada iki büyük gücün Türkiye’yi havuç-sopa siyasetiyle kendi yanında tutma, en azından karşı tarafa kaybetmemesine dayalı bir tahterevalli söz konusu… Türkiye ise birlik ve bekasına karşı ortaya çıkan tehdit karşısında, bölgedeki güçler dengesini de dikkate alarak bir siyaset izlemeye çalışıyor.

ABD’nin Menbiç konusundaki oyalama taktiğinin, Fırat’ın doğusunda da söz konusu olma ihtimali kaygı verici; aynı şekilde İdlib’de Suriye rejimi tarafından terörist sayılan gruplara karşı hareketlerinde Türkiye’nin gözlem noktalarını tehdit etmesine Rusya’nın göz yumması da benzer tehlikeleri barındırıyor. Nitekim son günlerde Rusya’da yapılan bazı analizlerde Türkiye’nin İdlib’in doğu ve güneyinden çekilmesi söz konusu ediliyor. Hürriyet yazarı Sedat Ergin şöyle yazıyor:

“… bir süredir Rusya’daki bazı analizciler arasında tartışılmakta olan bir yöneliş dikkat çekicidir. Bu yönelişin konu aldığı tez, A) Türkiye’nin İdlib’in doğu ve güneyinden çekilmesini, B) M-4, M-5 karayollarının Esad rejimine bırakılmasını, C) Karşılığında Türkiye sınırına bitişik bir tampon bölgenin Ankara’nın kontrolüne verilmesini öngörüyor. Bu senaryo TSK’nın gözlem noktalarının büyük bir bölümünün kuzeye taşınmasını gerektirecektir.(…) Bu teze göre, yapılacak düzenlemede İdlib şehir merkezi de Türkiye’ye bırakılabilir. Buna göre, Türkiye’nin 30 kilometre derinlikte bir alanı kontrol etmesi, göç dalgasını kendi sınırlarının dışında frenlenmesi bakımından işlevsel olabilecektir. [Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi’nin Ortadoğu uzmanlarından] Semenov, bu bölgeye TSK’nın kontrol ettiği Fırat Kalkanı ve Afrin bölgelerine benzer bir statünün verilebileceğini savunuyor.” (Hürriyet, 5 Eylül 2019).

Güvenli Bölge’nin, neyin güvenliğini sağlayacağı konusu da tartışılıyor. ABD, âdeta bizim için terör örgütü olan YPG güçleriyle aramızda arabuluculuk rolüne soyunuyor ki, bu kesinlikle kabul edilemez bir tutumdur. Elde koz olarak tutulan IŞİD artıklarını ve diğer örgütleri bahane ederek Türk Devleti’ne ve Türk milletine karşı alenen düşmanlık eden PKK’nın Suriye koluna verilen bu destek çekilmeden (ABD’nin uzun vadeli planları bunun pek gerçekleşmeyeceğini gösteriyor.) Fırat’ın doğusunda bizi tatmin edecek bir çözüme ulaşılamaz. Bu bölgenin etnik temizlikle değiştirilen nüfus yapısının eski hâline getirilmesi ön şart olmalıdır. PKK unsurlarının asla ve katiyen yöre idaresinde yer almaması da aynı şekilde elzemdir. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu sözleri, Türkiye açısından konunun artık savsaklanamayacağını açıkça göstermektedir:

“Eylül'ün son haftasına kadar Fırat'ın doğusundaki güvenli bölge oluşumunu kendi istediğimiz şekilde fiilen başlatmakta kararlıyız. Hedefimiz Suriyeli kardeşlerimizden en az 1 milyonunu 450 kilometrelik sınır hattı boyunca oluşturacağımız güvenli bölgede iskân etmektir.”

Bu olmadığı takdirde “Kapıları açarız!” diyen Erdoğan, sadece ülkede bu konuda gelinen sosyal-psikolojik eşiği değil aynı zamanda ülkenin güvenliği bakımından sınırların zorlandığını da göstermektedir.

Netice itibarıyla Türkiye, uluslararası güç dengelerini hesaba katarak ama kesinlikle kendisini büyük ölçüde muhtaç bırakacak bir bağımlılık ilişkisine girmeden millî çıkarları doğrultusunda bir hattı takip etmek zorundadır. Bu bağlamda, özellikle ordumuzun son derecede güçlü olması için her türlü tedbir alınmalı; 15 Temmuz’un yaraları bir an önce sarılarak Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri çerçevesinde devlete ve millete sadık kadroların, ileri teknoloji ve üstün bir maneviyat ile mücehhez olmasına önem ve öncelik verilmelidir. İçeride askerî teknoloji alanında takdire şayan çabalar olmakla birlikte henüz yeterli seviyede değiliz. Önümüzdeki günlerde Suriye ve Irak’ın kuzeyinde PKK’nın oluşturduğu tehdide karşı kararlı tutumumuzu daha ileriye götürmek durumundayız. Daha önce de yazdığımız ve söylediğimiz gibi, özellikle Fırat’ın doğusunda ilk yapacağımız iş, Süleyman Şah Türbesi’ni asıl yerine taşımak ve oraya giden yolun etrafında bir güvenlik kuşağı oluşturmaktır. Bilahare diğer adımlar da atılmalıdır. İdlib’den ülkemize sığınmacı akını ihtimaline karşı da Rusya, kesin bir dille uyarılmalıdır. Nihai çözüm için de gerçek siyasi şartlar dikkate alınarak doğrudan veya dolaylı görüşmeler hızlandırılmalıdır. Zira bu coğrafyada küresel güçlerin hâkimiyet mücadelesinde zarar görenler, maalesef ezici çoğunlukla Müslümanlardır. Suriye ve Irak’ın kuzeyinde ise özellikle Türkmen kardeşlerimiz, âdeta yok sayılmak istenmektedir. Bu meselelerin hallinde Türkmenlerin asli unsur olarak kabul edilmesi, sadece onların kimliklerini korumaları açısından değil, Türkiye’nin güvenliği açısından da hayati önemi haizdir.


PAYLAŞ