Türklerin ve bir bütün olarak İslam dünyasının yaklaşık iki yüz yıllık tarihlerinin en travmatik boyutlarından birisi, daha doğrusu birincisi kendi medeniyetinin yenikliği ve hasım bir medeniyetin üstünlüğü karşısında takınılan tavırlardır. Medeniyet tarihçisi ve tarih filozofu Arnold Toynbee’nin Medeniyet Yargılanıyor adlı eserinde, hâkim medeniyet karşısında yenilgiye uğramış medeniyet mensuplarının tavırları hakkındaki tahlilini hatırlayalım. Toynbee, Roma egemenliği karşısında tepkisel ve içe kapanmacı bir tavır benimseyen Yahudiler (Zealotlar) ile taklitçi ve bütünleşmeyi benimseyen Yahudilerden (Herodyanlar) hareketle bir analiz yapar:

“Medeni bir toplum, birbirini takip eden bu tehlikeli durumlarla karşılaştığında, kendisini savunmak için iki yol var. Bu iki tip savunmanın örneklerini, bugün İslam’ın Batı’nın etkisine karşı koyuşunda görebiliriz. Yunan ve Suriye medeniyetlerinin karşılaşmasında ortaya çıkan benzeri bir durumu günümüze uygulamak, mümkün olduğu kadar mantıki de. Miladi tarihin başlangıcındaki ilk yüzyıllarda, Helenizm'in etkisi altında kalan Yahudiler (İranlıları ve Mısırlıları da ekleyebiliriz.) iki parçaya bölündüler. Bazısı Zealot (Roma egemenliğine direnen Musevi partizan) oldu, bazısı da Herodian. Zealot, bilinmeyenden teklifsizce kaçan; yabancı birisi karşısına, son model silahlarla çıkıp üstün taktiklerle savaşa giriştiğinde ve bu karşılaşmada durumu kötüye gittiğinde, kendi geleneksel savaş tekniğini titiz bir şekilde uygulayan insandır. Aslında Zealotluk, dış bir zorlamayla eskinin diriltilmesidir. (…) Güçlü olan yabancı kuvvetlerin etkisiyle oluşan iki karşılıktan en etkininin Herodianlık olduğu ortada. Zealot, kendisini takip edenlerden kurtulmak isteyen devekuşunun başını kuma sokması gibi, geçmişe sığınmaya çalışırken Herodian, bugünü cesurca karşılayıp geleceği araştırır. Zealot, içgüdüyle hareket ederken Herodian aklıyla hareket eder.”

Ancak Toynbee, Herodyanlığın iki zayıflığını vurgular: Birincisi yaratıcı değil de taklitçi olması, ikincisi ise bu yolu seçenlerden ancak bir azınlığı kurtuluşa erdirebileceği gerçeğidir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve günümüze uzanan serüvende, laikçi-batıcıların Herodyan, muhafazakâr İslamcıların Zealot tavrını benimsedikleri söylenebilir. Tabii çok kesin hükümler vermek doğru değil. Modernist İslamcılar ile Türkçüler ise bir orta yol arayışı içinde olmuşlardır. Bunların günümüzdeki devamları arasında da farklılaşmalar vardır.

Meseleye medeniyet yaklaşımı açısından baktığımızda, artık “tek medeniyet” algı ve anlayışının eskisi gibi sorgulanamaz olmadığını görmekteyiz. 1980’lerde başlayan yeni gelişmeler ve bilhassa Komünist blokun çökmesi sonrası, İslam’ın yeni öteki konumuna yerleştirilmesi “medeniyetler çatışması” değerler dizisini (paradigma) gündeme getirdi. O zamandan bugüne kadar dünyanın yaşadığı karmaşa ortamında, küresel hâkimiyet mücadelesinin medeniyetçi delillerle sürdürüldüğüne tanıklık ediyoruz. İslam düşmanlığı yaygınlaştı. İslam dünyasını kan gölüne çeviren iç savaşlar, daha doğrusu vekâlet savaşları yoluyla dünya düzeni yeniden kurulmaya çalışılıyor.

Böyle tarihî bir dönemde “medeniyetimiz”, “medeniyetimizin yeniden inşası”, “medeniyet tasavvurumuz” gibi söylem ve iddialar gündemimizde yer alıyor. Türkiye’nin son yıllarda içte ve dışta yaşadığı ağır ve sarsıcı gelişmeler yüzünden bu konular belki gündemin arka planında kalıyor ama aslında asıl meselemiz budur. Bu büyük hedefe, sözle ve boş iddiayla veya çarpıtılmış tarih tasavvurlarıyla değil; eylemle, üretmeyle, tefekkürle, teşebbüsle ulaşmak mümkündür. Bunun için bir yandan sabır, teenni ve özenle çalışmak öte yandan da çağın süratine uygun bir çevikliğe sahip olmak lazımdır. Ne yazık ki, bu kutlu ülküye talip kurum ve kuruluşlarımızın hantallığı ve ataleti, âdeta yapısal bir mahiyet kazanmıştır. Bunun için de silkinmek ve rahmetli Nevzat Kösoğlu’nun sevdiği ifadeyle tecdid-i iman ederek, inancımızı tazeleyerek hedefe doğru yürümek gerekir.

Şunu unutmayalım ki büyük ülküler için ilk adımlar zorlamayla, dürtmeyle değil; insiyaki olarak ve kendiliğinden hareketle atılır. Dönemin şartları, altüst oluşlar, âdeta yeni bir çağı müjdeler. On üçüncü yüzyılda Moğol istilası ve onun önünden sürüklenen göçlerin siyasi yapıyı paramparça ettiği Anadolu’da Mevlana, Hacı Bektaş, Yunus Emre gibi gönül erleriyle bilginlerin ve sanatkârların mayaladığı ruh, Ertuğrul oğlu Osman önderliğindeki küçük bir beyliği zamanla bir dünya gücü hâline getirmesi, tarihimizin en ibretamiz örneklerinden biridir. Şimdi de içinde yaşadığımız şartlar, insanlığın büyük bir dönüşüm ve değişim sürecinden geçtiğini açıkça gösteriyor. Birey ve toplum hayatında, siyasette, uluslararası ilişkilerde, çevrede, teknolojide velhasıl topyekûn hayatımızda derin ve sarsıcı değişmeler meydana gelmektedir.  Bu değişim, bir yönüyle değerlerimizi aşındırmaktadır. Buna karşı biz, özlerini koruyarak onları bu yeni hayata intibak ettirecek gayreti ortaya koymalıyız. Bunu ise, eskimiş yöntem ve değerler dizisiyle yapamayız. Geleneği miras olarak almış, süzgeçten geçirerek yeniyi özümsemiş nesiller yetiştirmenin önemi açıktır.

Dayanacağımız ana zemin tarihî tecrübedir. Gelecek ufku ile tarihî tecrübe arasındaki diyalektik ilişki, yeni medeniyet tasavvurumuzun muhtevasını biçimlendirecektir. Sosyal dayanışmaya dayalı ve insan odaklı kadim medeniyetimizin adalet, merhamet, hürmet gibi temel kavramları yenilenerek, yeniden yorumlanarak idame ettirilmelidir. Bu ise “ben” ile “biz”i buluşturan bir anlayış sayesinde mümkün olabilir. Şahsiyet, ahlak, erdem ve hür düşünceden, dayanışma ve ortak akla uzanan bir eğitim anlayışının inşa edilmesi olmazsa olmaz şarttır.

Büyük bir inşa hamlesinin başlangıç noktası, kendini ve dünyayı tanımaktır. Kendisi olamayan, kendisini tanımayanın evrensellik iddiası kof olduğu gibi içe dönük, tecritçi ve ben-merkezci bir yaklaşımla bir medeniyet kurmak veya dünyada iddia sahibi olmak imkânsız bir hayaldir. Tarihteki büyük hamlelerimizin bu çağdaki bir benzerini gerçekleştirmenin yolu, öncelikle bilgiden, bilimden ve akıldan geçmektedir. Tabii ki bu bilgi ve bilim, bizim medeniyetimizin çerçevesini oluşturan değerlerimiz istikametinde bir dünyanın inşası içindir. İnsanı merkeze alan bir medeniyet, her şeyden önce yaşanabilir bir çevre, sürdürülebilir ve adaletli bölüşümü esas alan bir kalkınma, insanların kendilerini gerçekleştirmelerine fırsat veren bir eğitim siyaseti ile mümkündür.

Kendini tanımanın ilk ve en önemli şartı ise doğru ve derinlikli bir tarih bilgisiyle nesnel tarihle öznel tarih yaklaşımını mümkün mertebe birbirine yaklaştıran gerçekçi bir tarih şuurudur. Hiç şüphesiz tarihin farklı yorumları vardır ve her zaman da olacaktır. Bununla birlikte, tarihî gerçekliği saptıran ve tanınmaz hâle getiren sahte tarih algı ve yorumlarıyla varılacak bir hedef yoktur. Türkiye’de son zamanlarda tarihe ve tarihî film ve dizilere duyulan ilgi, bir yanıyla memnuniyet verici olmakla birlikte saptırılmış tarih anlayışlarının yaygınlaşmasının zihin dünyamızda rahatsızlıklar doğurduğu da bir gerçektir. Kendimize güveni inşa etme kadar kendimizi sorgulayıp tahlil etmemiz de mühimdir ve elzemdir. Bu noktada Herodyan ve Zealot tavırların her ikisinin de devam ettiğini görmek mümkün. Tarihin gündelik siyasetle çok sıkı bir ilişki içinde ele alınması da maalesef bu tavırları tahkim ediyor. Çıkış yolumuz ise tarihimize bir bütün olarak sahip çıkmak, ondan sadece ilham değil aynı zamanda ders almak ve son tahlilde tarihin gelecek olduğunu idrak etmekten geçiyor.

Dünyanın içinde bulunduğu hercümerçten yeni bir düzene, dengeye doğru gidişinde nesne değil özne olmak istiyorsak zamanın ruhuna, çağdaşlığın gereklerine uygun bir yaklaşımla tevarüs ettiğimiz geleneklerimizi yeniden yoğurup yorumlayarak insanlığa bir seçenek sunmalıyız. Bu seçenek insan merkezli olarak şahsiyeti ve ahlakı esas almalıdır. Bu bağlamda, hedonizmi ve bencilliği teşvik eden kapitalist sisteme karşı paylaşmaya, adalete, diğerkâmlığa ve ahlakî rekabete dayanmalıdır. Bu ise, tarihî müktesebatımızın ana ilkelerini bilişim çağıyla buluşturmak ve insanlığı ve dünyamızı karşı karşıya olduğu tehlikelerden kurtaracak teknolojik, siyasi ve kültürel yaratıcılık hamlelerine önderlik etmekle mümkündür. Bunu sağlayacak insan unsurunu da aynı ülkü çerçevesinde çağa uygun bir öğrenim, araştırma ve eğitim anlayışı ile yetiştirmeliyiz.


PAYLAŞ