2011 yılında başlayan Suriye meselesi, Türkiye’yi pek çok bakımdan derinden etkilemeye devam ediyor. Meselenin “Suriye Meselesi” veya “Türkiye’deki Suriyeliler Meselesi” olmadığını, bunların da içinde bulunduğu çok daha kapsamlı büyük bir oyun olduğunu biliyoruz. Büyük Orta Doğu Projesi adı altında “Büyük İsrail Projesi” hayata geçirilmeye çalışılırken küresel güç odakları da kendi nüfuz ve hâkimiyet alanlarını genişletip tahkim etmeye çalışmaktadırlar.

Bunları söylemek, Suriye meselesini veya sığınmacı meselesini hafife almak değil tam aksine bizim algıladığımızdan çok daha büyük ve tehlikelerle dolu bir anaforun parçaları olduğunu ifade etmektir. Ana amaçlarını çok iyi tespit eden, stratejilerini hayata geçirirken sahadaki unsurlara uyun roller biçen ve onları bir senaryo doğrultusunda yönlendiren baş oyuncular; bölgede devlet gibi devlet olarak temayüz eden, gelişmeleri etkileme kapasitesi mevcut iki ülke olan Türkiye ile İran’ı mümkün mertebe oyalama, zaafa uğratma ve başını kaldırmasına izin vermeme planlarını da ustaca uygulamaktadırlar. Ne yazık ki, hain odaklar bir yana, siyasilerimizin ve aydınlarımızın önemli bir bölümü de iç çekişme ve rekabetin yoğun etkisinden kurtulup bütün olup bitenler konusunda sağlıklı bir bakış açısı ve strateji ortaya koyamamaktadır.

***

Bu meselenin önemini ve ülkemizin, bölgemizin ve dünyanın geleceği açısından ileride sebep olacağı gelişmeleri iyi anlayabilmek için yakın tarihimize kısaca göz atmakta yarar var. Kırım’ın kaybından başlayarak ve özellikle 19. yüzyılda, bir yandan Osmanlı Devleti’nin bünyesinde önce Gayrimüslimler sonra da bazı Müslüman topluluklarda baş gösteren ayrılıkçılık hareketleri öte yandan da Rusya, Avusturya-Macaristan, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere büyük devletlerin Osmanlı topraklarına yönelik plan ve faaliyetleri, Balkanlar ve Kafkaslardan İstanbul’a ve Anadolu coğrafyasına büyük göçlere yol açmıştır. Bu bakımdan Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı, Birinci Cihan Harbi, Millî Mücadele ve hemen sonrası büyük nüfus hareketlerine yol açmıştır.

Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce 17.5 milyon nüfusu olan Anadolu’da, Millî Mücadele’nin sonuna kadar 3 milyonu Müslüman, 600 bini Ermeni ve 300 bini Rum olmak üzere 4 milyona yakın insan ya hayatını kaybetmiş ya da başka yerlere göç etmiştir. Gayrimüslimlerin büyük bölümünün başka yerlere göç ettiği ve askerlerin büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu dikkate alındığında, kuşkusuz en ciddi nüfus kaybına Anadolu’nun Müslüman Türk ahalisi uğramıştır. Müslüman nüfusun kayıp oranı, Ermeni çetelerinin yoğun katliamlarına maruz kalan Van’da %62, Bitlis’te %31 civarında iken Hüdavendigar ve İzmir vilayetlerinde %10 civarındadır. Bu son oran, savaştaki kayıplara atfedilebilir ama Osmanlı Devleti’nin savaştaki nüfus kaybı Batılılarla mukayese edilemez boyutlardaydı. Rusya’nın hem savaş hem de devrim dolayısıyla %8 kayba uğradığı bu dönemde Almanya, Fransa ve İngiltere’de nüfus, belirgin bir azalmaya uğramamıştı.[1]

Bu yoğun savaş döneminde Müslüman nüfus, Balkanlar ve Kafkaslardan Anadolu’ya göç etmeye devam etti; bir yandan da Anadolu’da vilayetler arası göçler yaşandı. Mesela Trakya Bölgesi’nde 1935 nüfus sayımına göre o anda bulunulan vilayette doğmayanların oranı %40-50 arasındadır.[2] Toplamda o dönemde nüfusun yaklaşık dörtte biri, göçmenlerden (muhacir ve mübadiller) oluşmaktaydı. Bu büyük bir nüfus değişimiydi ve Cumhuriyet, böyle bir sosyal temel üzerine inşa edilmiştir. Bütün bu geçmişin tecrübesinden ders almalıyız.

***

Bugün Türkiye’de kabaca 5,5 milyon civarında sığınmacı bulunduğu söylenmektedir. Bunun büyük kısmı Suriyeli sığınmacılar olup bunların çoğunluğu da 6-7 yıldır ülkemizde şehirlere ve kasabalara dağılmış olarak yaşamaktadır. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları sonrasında ülkelerine dönenlerin sayısı birkaç yüz binden ibarettir. Barış Pınarı Harekâtı’nda kontrol altına alınması planlanan bölgenin, bir yandan ABD ve Batı öte yandan Rusya tarafından yapılan hamlelerle çok mütevazı bir alanla sınırlı kalması, bir milyon kadar Suriyeliyi geri gönderme planının büyük ölçüde gözden geçirilmesine yol açmıştır. Kısacası Türkiye, adı geçici olmakla beraber büyük kısmı “kalıcı” olacağı anlaşılan ciddi bir Suriyeli sığınmacı nüfusuyla baş başadır. Unutulmamalıdır ki, PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD/YPG, nüfusunun çoğunluğu Arap olan bir bölgede etnik temizlik gerçekleştirilmiş; bu durum uluslararası kuruluşların raporlarıyla tespit edilmiştir. Bir yandan Suriye’nin kuzeyi demografik değişime tabi tutulurken öte yandan da Türkiye’nin sosyal ve nüfus yapısının -ileride de idari ve siyasi yapısının- değiştirilmesi hedeflenmiştir.

Bu meselenin insani boyutuyla Türkiye ve Suriye’nin geleceğine dönük manasını birbirinden ayırmak şarttır. Türk Devleti ve Türk Milleti büyük bir âlicenaplık göstermiştir ancak bu, sürdürülebilir bir durum değildir. Türkiye’nin sosyal dokusu ciddi bir şekilde değişime maruz kalmaktadır. Bu kadar büyük bir nüfusu, yerleşik hiçbir toplum kolayca hazmedemez. Hem Suriye’nin hem de Türkiye’nin nüfus yapısına büyük etkide bulunan bu gelişmenin bölgeyi tanzim ederek küresel egemenlik savaşında avantaj sağlamak isteyen İsrail-ABD cephesi tarafından öngörülmediğini, yönlendirilmediğini düşünmek mümkün değildir. Bundan dolayı meseleyi, Ensar-Muhacirin söylemine hapsedip “Türkiye zaten göçmenler ülkesidir, sizin de atalarınız filan yerden geldi.” gibi sığ tartışmalarla ele alamayız.

Kasım ayı verilerine göre Türkiye’deki Suriyeli sayısı, bir önceki aya göre 7684 kişi artarak toplam 3 milyon 682 bin 434 kişi olmuştur. İşin ilginç yanı, bu nüfusun yaklaşık %54’ünün erkeklerden oluşmasıdır. Bu nüfusun sosyal dokuya tesirlerinin bir boyutu da ekonomi ve işsizlikle ilgilidir. Bir sosyal güvenlik uzmanının çalışmasında şu sonuca varılmaktadır:

“Suriyelilerin, sınır kentleri ve büyükşehirler olmak üzere belirli bölgelerde yoğun olarak yaşaması, kentsel altyapı sorunlarını beraberinde getirmekte ve kentsel hizmetlerin sunumu yetersiz kalmaktadır. Suriyeliler için eğitim ve sağlık alanlarında yapılan kamusal harcamaların finansmanı ise vergi gelirlerinden sağlanmaktadır. Kayıt dışı çalışan Suriyeliler vergi gelirlerine katkıda bulunamadığından, vergiler Türk vatandaşlarından tahsil edilmektedir. Bu harcamaların sürekli artış göstermesi, Türkiye ekonomisi için orta ve uzun vadede riskleri barındırmaktadır.”[3]

Bugün geldiğimiz noktada, Suriyeli sığınmacılara vatandaşlık verilmesi yönündeki telkinlere Türkiye’nin kesinlikle kulak vermemesi, bu meselenin çözümü için sığınmacıların hatırı sayılır bir bölümünün geri gönderilmesi veya Batılı ülkelerce kabul edilmesi için bir strateji takip etmesi elzemdir. Suriyeli çocuk ve genç nüfusun, işin doğası gereği istenmedik durumlara konu olması kaçınılmazdır. Bir takım meselelere dikkat çekmek, Suriyeli düşmanlığı veya nefreti değildir. Devletin eğitimden güvenliğe bir dizi konuyu düşünmesi ve bunlara çözüm üretmesi şarttır. Suriyeli sığınmacıların arasına karışmış olan terör örgütü (DAEŞ, PKK vb.) mensuplarının ciddi bir tehdit potansiyeli barındırdığı izahtan varestedir. Bunun yanında genç ve yoksul nüfusun gayrı meşru bir takım yollara çekilmesinden kaynaklanan meselelerin büyüyerek sıkıntılara yol açmaması için de acilen kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır.

Bütün bunlarla birlikte, asıl dikkat edilmesi gereken konu, meselenin “Suriyeli Sığınmacılar” ve onlara insani yardım yapılması konusuna indirgenmemesi, emperyal güçlerin ülkemizi ve çevremizi tanzime yönelik projelerinin ileride yol açacağı daha büyük ve derin çatışmalara karşı şimdiden sağlam veri ve bilgiye dayalı, Türk Millî Devleti’nin bekasını temine matuf tedbirlerin alınmasıdır. Bunun için de güneyimizdeki “PKK Terör Devletçiği Projesi”nin tarihe karışması, Suriye’de güvenlik ve iç barışın sağlanması, bu gerçekleşene kadar Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin denetimindeki bölgenin Türkiye, Türkiye’deki Suriyeliler ve Suriye Türkmenleri için “güvenli bölge” hâline getirilmesi için gerekenlerin icra edilmesi öncelikli hususlardır. Bütün bunları ise ancak ve ancak içeride çok geniş bir siyasi ve sosyal mutabakatla, dışarıda ise -bize karşı gizli veya açık hasmane tutumlarını iyi bildiğimiz devletlerle- Türkiye’nin çıkarlarını esas alan bir denge siyaseti ile gerçekleştirebiliriz.

 

 


[1] Bkz. Justin McCarthy, Osmanlı’ya Veda-İmparatorluk Çökerken Osmanlı Halkları, çev. Mehmet Tuncel, İstanbul 2006, s.349-350.

[2] Aynı eser.

[3] Metin Korkmaz, “Geçici Koruma Kapsamındaki Suriyelilerin Türkiye İşgücü Piyasasına Etkileri ve Değerlendirmeler”, Sosyal Güvenlik Uzmanları Derneği Sosyal Güvence Dergisi, Y: 7, S: 13.

 

 


PAYLAŞ