Büyük bir millet; derin bir tarih, cihan devletinin küllerinden doğan genç Cumhuriyet ile yeniden bir atılım, kabına sığmayacağı açık olduğundan sürekli gözetlenen ve bir yerlere demirlenmek istenen bir millet… Dışarıdan hep dikkat edilen, “Yunanistan’ı ezmeyecek, İsrail’i tehdit etmeyecek kadar” güçlenmesine müsaade edilen bir ülkeyiz. Bundan daha da mühimi, kendi iç kavgalarını geniş bir uzlaşma ile yönetilebilir kılmak yerine bunlardan beslenmeyi tercih eden siyasetçiler ve aydınlarımız ile hep iki ileri bir geri gidiyoruz.
Ra’d Suresi’nin 11. ayetinde şöyle buyuruluyor: “… Bir kavim kendisindekini/kendisini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez...” Bu ilahi mesaj, toplumların başlarına gelenlerden kendilerinin sorumlu olduğunu ikaz ediyor. Onun içindir ki, muarızların, rakiplerin, düşmanların hileleri, desiseleri veya komplolarını öne sürüp kendi sorumluluğumuza mazeret aramamız doğru bir davranış değildir. Nitekim Enfal Suresi’nin 53. ayetinde de “Allah, bir topluluğa lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.” denilmektedir.
Meseleye dünyevi açıdan, sosyal bilimci, tarihçi olarak yaklaştığımızda da insanlar arası, toplumlar arası ilişkilerde elbette pek çok değişkenin rol oynadığını söylemeliyiz. Kişisel hayatımızı olduğu gibi toplum ve devlet hayatımızı da karmaşık süreçler ve çeşitli faktörler etkiler. Bizler de seçimlerimizle, kararlarımız veya kararsızlıklarımızla bu süreçlerin gideceği yön üzerinde şu veya bu derecede etkili oluruz. Bununla birlikte insan hafızasının unutkanlığından dolayı şairin dediği gibi ibret almadığımızdan tarihin tekerrür etmesi de söz konusu olabilir. 
Bireylerin hafıza zayıflığının maliyeti, kendileri ve yakın çevreleri tarafından ödenir; buna mukabil devletlerin, hele de Türkiye gibi sadece kendi toprakları ile sınırlı olmayan, tarihinden ve coğrafyasından kaynaklı mesuliyeti büyük olan bir devletin hafızası her zaman güçlü, şuuru daima uyanık olmak zorundadır. Tabii bu da yetmez; iktisadi ve askerî açıdan da çok güçlü olmak gibi bir başka mecburiyetimiz daha var. Unutmayalım ki üzerinde yaşadığımız topraklardan, Türklerin kesintisiz siyasi egemenliği öncesindeki bin yıllarda farklı siyasi oluşumlar, türlü halklar gelip geçmiştir. Bunlardan kalan izlerin bir kısmı, Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergileniyor. Ön Türk tarihini de hesaba katarsak binlerce yıllık bir tarihe sahip olan Türk milleti, canlı ve dinamik yapısıyla devletsiz kalmadan varlığını devam ettirmektedir. Ancak tarih, rehavete kapılan, nemelazımcılık hastalığına yakalanmış milletlerin acı sonlarına şahittir. Onun içindir ki, içinden geçtiğimiz süreci çok iyi anlamak ve geleceğe dönük projeksiyonlar yapmak zorundayız.
Siyaseten belirli maksatlar için kullanıldığı düşünülse veya iddia edilse de bugün, başka devletler gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de bir beka meselesi vardır. Evet, Türkiye; tarihi, medeniyet birikimi, insan sermayesi ile etrafındaki devletlerden çok farklı özelliklere sahiptir. “Büyük Orta Doğu Projesi” adı altında paramparça edilen, zayıflatılan ülkeler gibi suni bir devlet yapısı yoktur. Ancak uzunca bir süredir başta ABD ve İsrail olmak üzere sözde müttefiklerinin “Büyük İsrail (sözde Kürdistan) Projesi”nin hedefindeki ülkelerden biri olduğumuz aşikârdır. Son olarak ABD’nin yeni Başkanı Biden’ın sözde Ermeni soykırımını telaffuz etmesiyle bu düşmanlık bir kez daha ilan edilmiştir. Türkiye, elbette diplomatik ve siyasi kanalları sonuna kadar kullanarak NATO’dan ve AB’den kaynaklanabilecek fenalıkların önünü almalıdır. Bununla birlikte Suriye’nin kuzeyindeki yapılanma, sözde soykırım iddiaları ve Doğu Akdeniz’deki hakları konusunda asla ve katiyen geri adım olarak algılanabilecek hiçbir eylem veya söylemde bulunmamalıdır.
Birkaç yıldır, ekonomik yönden devam eden ve küresel salgının etkisiyle artan sıkıntılar var elbette. Bunları aşmak için fedakârlıklar da gerekiyor. Burada en önemli görev, devlet yetkisini elinde bulunduranlara, kamu imkânlarını kullananlara ve yüksek gelirli kesimlere düşmelidir. Son yapılan zamlar, zaten “reel gelir”i azalmış veya bir bölümü işini kaybetmiş olan dar gelirli kesimleri daha da zor duruma düşürecek mahiyettedir. Kamu harcamalarıyla ilgili açıklanan tedbirler yerindedir, ancak zamlar konusu yeniden düşünülmelidir.
Manzaraya daha yukarıdan baktığımızda, yine son dönemde ülkenin iş hayatı, basını ve kamu yöneticilerini ilgilendiren çeşitli iddiaların; mafya görünümlü yapıların çapraşık ilişkilerinin sadece bir çürümeye işaret etmediği, Türkiye’yi uluslararası alanda zora sokmak için de kullanılmak üzere gündeme getirildiği aşikârdır. Bu tartışmalar sırasında Türkiye’nin Suriye iç savaşında desteklediği gruplarla olan ilişkilerinin çarpıtılması, son derecede dikkat çekicidir. Kendi kurdukları ve kullandıkları IŞİD’e mıntıka temizliği yaptırdıktan sonra “Batılı değerler”e uygun PYD-YPG militanlarını sahaya sürenler ve insan hakları örgütleri, bu katiller sürüsünün kendilerine boyun eğmeyen Kürtler dâhil pek çok insanı yurtlarından sürüp etnik temizlik yaptıklarını, küçük yaşta kız ve erkek çocukları silahlandırıp cepheye sürdüğünü sanki bilmiyormuş gibi Türkiye’ye çamur atmaya çalışıyor. AB ülkeleri ise Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılar için güvenli bir duvar olma rolünü sürdürmesini istedikleri için zaman zaman sert tutumlarını yumuşatıyorlar. 
Bütün bu tablo karşısında bizim tavrımız açık ve kesin olmalıdır. Türkiye, bir savaş ortamından kaçan insanlara kapılarını açmıştır ama onları burada tutmak gibi bir mecburiyeti yoktur. Milletimiz,  kırk yıla yakın bir süredir Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve iç huzuruna kasteden PKK terör örgütünün Suriye uzantısının, ABD yetkilileri tarafından resmî muhatap ve müttefik olarak muamele görmesini kesinlikle hazmedemez.
***
Küresel salgınla boğuştuğumuz dönemde “Büyük Sıfırlama” adı altında yeni bir proje de gündeme geldi. Dünyada, kapitalist sistemin yeniden sıfırlanarak “daha güler yüzlü” bir şekilde sunulmasından küresel egemenlik mücadelesinde yeni yükselen güç olarak Çin’i dengelemek için dört kutuplu bir dünya tasarımının daha elverişli olacağına dair değişik senaryolar tartışılmakta. NATO’nun son toplantısında ABD, Başkan Biden’ın ifadesiyle “Geri döndü.” ve yeniden, Rusya ve Çin gibi rakipler karşısında “Batılı değerler ve demokrasi” söylemini öne çıkaran bir yaklaşımı ortaya koydu. Tabii, bu insan hakları ve demokrasi nutuklarının Afganistan, Irak, Suriye, Libya gibi ülkelerdeki sonuçlarını biliyoruz. Ancak buradaki ciddi gelişmeleri ve tavrı görmek ve ona göre duruş belirlemek zorundayız.
NATO’nun “2030 Vizyon Belgesi”nde, “Rusya, Çin, terörizm, kurallara dayalı uluslararası düzene yönelik tehditler, göç ve siber güvenlik” başlıca endişeler olarak kaydedilmiştir. Raporda, Çin'in açıklanan hırsları ve baskın davranışlarının, kurallara dayalı uluslararası düzene ve ittifakın güvenliğiyle ilgili alanlara sistematik meydan okumalar oluşturduğu da vurgulanmıştır. NATO, Rusya’yı “ana hasım” olarak değerlendirirken Çin’i “doğrudan askerî tehdit” olarak nitelememekle birlikte Çin'in yükselişiyle ilgili kaygılarını dile getirmiştir. 
Hiç şüphe yok ki, Çin ve Rusya gibi totaliter ve baskıcı rejimler de ABD gibi sözde demokrasi şampiyonu devlet de esas itibarıyla kendi çıkarları ve küresel siyasi üstünlükleri için çaba sarf etmektedirler. İnsan hakları ve demokrasi kavramlarını savunduğunu söyleyenlerim gözünde Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Afrika’nın değişik ülkelerinde, Yemen’de, Afganistan’da devam eden çatışmalarda ölen ve yurdundan olan insanların bir değeri yoktur. Doğu Türkistan’ı 21. yüzyılın Nazi kamplarıyla dolduran Çin’in ise kendi iktisadi ve siyasi gücünü arttırmak için feda edemeyeceği insani değer yoktur. 
Biz, bunları birer gerçeklik olarak kabul etmek, kendi gücümüzü de iyi hesaplayarak farklı güç odakları ile kendi çıkarlarımızın gerektirdiği ölçü ve şekillerde denge politikası izlemek durumundayız. Burada kritik nokta, tavrımızın ve politikalarımızın sağlam bir eksene oturtulması ve kırmızıçizgilerimizin dosta da düşmana da açık ve kesin bir şekilde gösterilmesidir. Türkiye’nin güvenilir müttefikliğini, her denileni yapmasına bağlayan yaklaşımların asla geçerli olamayacağı, işbirliği ve dostluk talep edenlerin Türk Devleti’nin bölünmez bütünlüğüne halel getirecek düzenlemelere girmesinin kesinlikle kabul edilemeyeceği, diplomatik bir dille herkese hatırlatılmalıdır. Elbette, burada en önemli dayanaklarımızdan biri, mütekabiliyet ilkesidir. Bu temel çerçeve etrafında NATO müttefikimiz ABD ve Batılı devletlerle de Rusya, Çin gibi devletlerle de ilişkilerimizi daha da geliştirebiliriz. Bu noktada, devletimizin III. Selim Dönemi’nden itibaren kurumlaşmış bir şekilde süregelen diplomasi tecrübesinin ve geleneklerinin zamanın ihtiyaçlarına göre iyileştirilerek devam ettirilmesi de üzerinde özenle durulması gereken bir husus olarak vurgulanmalıdır.
***
Türkiye’nin en önemli zenginliklerinden biri olan yetişmiş insan gücü konusunda da gerçekçi ve ön alıcı politikalara ihtiyaç vardır. Gençlerimiz arasında yurt dışında yaşama tercihinin giderek arttığına dair haber ve araştırmalar kaygı vericidir. Bir yandan üniversite mezunu işsizler meselesi öbür yandan sayısal (dijital) çağın meslekler alanında meydana getirdiği yenilikler ve canlılık; bundan kaynaklanan istihdam daralması vb.nin ister istemez yarattığı olumsuz havadan etkilenen gençlerin ülke dışına gitme istekleri, ciddiyetle üzerinde durulması gereken bir meseledir. Bunları tek sebebe bağlayamayız. Devleti yönetenlere düşen, bu noktada vakıayı iyi tespit ve tahlil etmek ve sonra da alınacak tedbirleri tasarlayıp hayata geçirmektir. Her şeyden evvel ülkede fikir ve ifade hürriyetinin kâmil manada yerleşmesi temin edilmelidir. Bu konuda söylenecek çok şey var ancak burada kısaca bunu demokratik hukuk devleti ölçütlerine işlerlik kazandırmak ve bunu somut olarak toplumun hissetmesini sağlamak olarak ifade edebiliriz. Devlet, ülkemizdeki farklı fikir ve yaklaşımlara, hayat tarzlarına eşit mesafeli olmak durumundadır. 28 Şubatçı zihniyetin yaptığı haksızlıkların tersinden yapılmasına müsaade ve müsamaha edilmemesi gerekir. 
Velhasıl, Türkiye’nin imkânları ve gizilgücü kısa vadede bölgesel, orta vadede de küresel bir aktör olarak etrafımızda ve dünyada cereyan eden hadiselere müdahil olmamız için yeterlidir. Bunun için hükûmet, kamu kurumları ve sivil toplum teşkilatları hakkaniyete, adalete ve emaneti ehline vermeye birinci dereceden önem vermek zorundadır. Yine demokrasinin de iyi yönetimin de temelinde danışma, istişare, fikir alışverişi vardır. Liderliğe düşen, farklı fikirlerden yararlanıp en doğruyu bulmaya ve onu uygulamaya çalışmaktır. İster muvafıktan ister muhaliften gelsin, ülkeyi yönetenler her fikre kulak vermelidir. Erol Güngör merhumun dediği gibi “Hakikatten kötülük çıkacağını düşünmek için ya sahtekâr ya da geri zekâlı olmak gerekir.”.


PAYLAŞ