XIX. yüzyıl, milliyetçilik yüzyılı olarak tarif edilir. Çok-milletli imparatorlukların dağılmasına tanıklık eden XX. yüzyılın ilk yarısı da millî bağımsızlık hareketlerine sahne olur ama aynı zamanda sosyalist devrimlere de… Farklı coğrafyalarda millî devletlerin ve millet inşa süreçlerinin farklı şekilleriyle karşılaşırız.

        Dağılan cihan devletimizin devamı olarak kurduğumuz Cumhuriyetimizin kurucu fikri milliyetçiliktir. Bu milliyetçiliğin muhtevası, zaman içerisinde inkılapçı, Batıcı ve seküler bir hâl alacaktır. Çok partili demokratik hayata geçişle birlikte “millî ve manevi değerler” vurgusu öne çıkacak, laikliğin laikçilik uygulamasının yerini dinî inanç ve pratiklere karşı giderek artan bir müsamaha ortamı alacaktı. Türk milliyetçiliği de kaçınılmaz olarak bütün bu süreçlerden etkilenmiştir. Zaman içerisinde Türk milliyetçiliği, muhafazakâr rengi daha ağır basan bir uçtan Osmanlı geçmişini büyük ölçüde olumsuz gören ve İslam öncesi Türk tarihini idealize eden bir başka uca kadar renkli bir yelpazeye sahip olmuştur. Tabii bu çizilen çerçeve her şeyi izah etmez. Mesela, İslam dinine önemli bir yer veren Ziya Gökalp, Osmanlı dönemine olumsuz bakarken Nihal Atsız, Osmanlı dönemini Türk tarihinin bütünlüğü içinde yerli yerine koyuyor ve bugün bile bazı milliyetçilerin değişik saiklerle soğuk baktığı II. Abdülhamid’i Gök Sultan olarak yüceltiyor, Vahideddin’in hain olmadığını açıkça ifade ediyor, Mehmet Âkif’in yaşadığı dönem itibarıyla savunduğu İslamcılığın o dönem açısından Türklüğün mefkûresi olduğunu dahi ileri sürüyordu.

        Günümüzde de Türk milliyetçilerinin tarihimiz, dinimiz, İslam dünyası ile ilişkilerimiz konularında derece farklarını aşan birtakım derin fikir ayrılıkları var. Hatta marjinal bazı çevrelerde âdeta “İslam”sız bir Türklük tasavvuruna kadar varan aşırılıkların dahi tezahür ettiği görülmektedir. Tabiatıyla bunun siyasi ve kültürel çeşitli sebepleri var. Türk milliyetçileri, içinde yaşadığımız dünyadan ve toplumdan yalıtılmış değiller. Bunlardan etkileniyorlar. İnsanlığın yaşadığı manevi bunalımlar, arayışlar, savrulmalar, yönelimler bize de bir şekilde yansımaktadır. İslam dünyasının “hâl-i pür-melâl”i, bunun sebepleri üzerinde düşünenleri farklı arayışlara sevk edebilmektedir. Yine bazı cemaat ve tarikatların yapıp ettiklerinden hareketle birtakım çevreler, Türkiye’de hâkim İslam anlayışını Araplık/Arapçılık gibi yaftalamalarla itibardan düşürmeye teşne görünüyor. Öte yandan, 1990’lardan itibaren bağımsız devletleri ile uluslararası platforma çıkan Türk dünyası ile ilgili hayallerimiz gerçeklerle, reel-politik denilen soğuk hakikat ile yüzleşince ayaklar yere basmak durumunda kaldı. 

        Soğuk Savaş’ın bitmesiyle küreselleşme ve liberalizmin “tarihin sonu”nu getirdiği gibi fazlasıyla uçuk görüşlerin tersine milliyetçilik, 21. yüzyılda da dünyada çok önemli bir fikir olarak etkili. Tabii millî devlet yapıları da hâlâ geçerliliğini koruyor. Dünyamız devasa problemlerle karşı karşıya: çevre sorunları, alternatif enerji arayışları, küresel ısınma, “gelişmiş” ülkelerde yaşlanan nüfus, “gelişmekte olan” ülkelerden buralara yönelen göçlere karşı yükselen yabancı düşmanlığı ve ırkçılık, özellikle 11 Eylül’den sonra yayılan İslam düşmanlığı, dünya nimetlerinin paylaşımındaki derin adaletsizlik vs. Buna mukabil dijital devrimin hayatımızı hızla değiştirmesi ve bu bağlamda robotların, çiplerin, sosyal medyanın siyasetten ekonomiye bütün alanları kuşatması gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu baş döndürücü gelişmeler, modern dönemin eğitimden orduya kadar bütün sistemlerinde köklü değişiklikleri beraberinde getiriyor.

        Peki böyle bir dünyada milliyetçilik bizim için ne ifade ediyor? Milliyetçilik hâlâ güçlüyse muhtevası nasıl olmalıdır? Türk milletinin tarihî macerasında, bugününde ve geleceğinde dinin yeri ve anlamı nedir? Bu ve benzeri sorulara cevap ararken Türkiye’de millet ve milliyetçilik kavramlarının tarihine, kurucu ve temsilci düşünürlerine dönmek, oradan kalkarak güncel sorunlar karşısında, daha doğru bir ifadeyle günümüzün gerçekliği ve gelecek tasavvurumuz çerçevesinde nasıl bir milliyetçilik sorusuna yoğunlaşmak uygun olacaktır. Hiç şüphesiz bir makale çerçevesinde bütün mütefekkirleri değerlendiremeyiz; onun için Ziya Gökalp ve Erol Güngör gibi sembol isimlerden bazı alıntılar yapacak, daha sonra da günümüze ve geleceğe dair kısa bir değerlendirme yapacağız. 

        ***

        XX. yüzyıl başında “Türkçülük Akımı” olarak ortaya çıkan Türk milliyetçiliğinin teorik temellerini atan en önemli mütefekkir olan Ziya Gökalp, “Türkçülük”ü “Türk milletini yükseltmek” olarak tanımlamıştır. Gökalp’ın millet tanımı ise ırka değil, ortak kültür ve terbiyeye dayanır. Gökalp bunu, Türk köylüsünün ifadesiyle “dili dilime, dini dinime uyan” şeklinde de ifade eder:

        “Irkî (ırkı esas alan) Türkçülere göre millet ırk demektir. Irk kelimesi esasen mevaşî fenninin (zooloji biliminin) ıstılahlarındandır (terimlerindendir) (…)[Yapılan araştırmalar sonucunda] Irkın, (…) içtimâî hasletlerle (özelliklerle) hiçbir münasebeti kalmayınca, içtimaî seciyelerin mecmuu (toplamı) olan milliyetle de hiçbir münasebeti kalmaması lâzım gelir. (…) Kavmî Türkçüler de milleti kavim zümresiyle (topluluğuyla) karıştırırlar. Kavim, aynı anadan, aynı babadan üremiş, içine hiç yabancı karışmamış kandaş bir zümre demektir. Eski cemiyetler, umumiyetle (genellikle) saf ve yabancılarla karışmamış birer kavim olduklarını iddia ederlerdi. Hâlbuki, cemiyetler kable’t-tarih (tarih öncesi) zamanlarda bile, kavmiyetçe hâlis (saf) değildir. (…) Sosyoloji ilmine göre, fertler dünyaya gelirken lâ-içtimâî (sosyal bir nitelik taşımadan) olarak gelirler. Yâni içtimaî vicdanlarından hiçbirini beraberlerinde getirmezler. Meselâ lisanî, dinî, ahlâkî, bediî, siyasî, hukukî, iktisadî vicdanlardan hiçbirini beraber getirmezler. Bunların hepsini sonraları terbiye tarikiyle (yoluyla) cemiyetten alırlar. Demek ki içtimâî hasletler (sosyal özellikler) verasetle (kalıtımla) intikal etmez (geçmez), yalnız terbiye tarikiyle intikal eder.”

        Gökalp, millet nedir, sorusuna şu cevabı verir: 

        “Irkî, kavmî, coğrafî, siyasî, iradî (iradeye bağlı) kuvvetlere tefevvuk (üstün gelebilecek) ve tahakküm edebilecek (hükmedebilecek) başka ne gibi bir râbıtamız (bağımız) var? İçtimâîyât ilmi (sosyoloji bilimi) ispat ediyor ki, bu rabıta terbiyede, harsta yâni duygularda iştiraktir (ortaklıktır).(...) Millet, ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafî, ne siyasî, ne de iradî bir zümre değildir. Millet lisanca, dince, ahlâkça ve bediiyatça (güzel sanatlarca) müşterek olan, yâni aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan (oluşan) bir zümredir. Türk köylüsü onu ‘dili dilime uyan, dini dinime uyan’ diyerek tarif eder. Filhakika (gerçekten), bir adam kanca müşterek bulunduğu insanlardan ziyade, dilde ve dinde müşterek bulunduğu insanlarla beraber yaşamak ister. Çünkü, insanî şahsiyetimiz, bedenimizde değil, ruhumuzdadır.”

        Onun Türkçülüğün temeline yerleştirdiği bu anlayışı tahkim için yaptığı şu izahı, bugün Türkçülük yani Türk milliyetçiliği ile ırkçılığı karıştıranlar ve hele hiç okumadıkları Gökalp’ı ırkçılıkla suçlayanlar dikkatle okumalıdır:

        “Memleketimizde vaktiyle dedeleri Arnavutluk’tan, yahut Arabistan’dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunları Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkûresine çalışmayı itiyat etmiş (alışkanlık hâline getirmiş) görürsek, sâir milletdaşlarımızdan hiç tefrik etmemeliyiz (ayırmamalıyız). Yalnız saadet zamanında değil, felâket zamanında da bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizden hariç telâkki edebiliriz (sayabiliriz). (…)Filhakika (gerçekten), atlarda şecere aramak lâzımdır, çünkü bütün meziyetleri (üstünlükleri) sevk-i tabiîye (içgüdüye) müstenit (dayanan) ve irsî (kalıtsal) olan hayvanlarda ırkın büyük bir ehemmiyeti (önemi) vardır. İnsanlarda ise ırkın içtimâî hasletlere (sosyal niteliklere) hiçbir tesiri olmadığı için şecere aramak doğru değildir. (…) Türküm diyen her ferdi Türk tanımaktan; yalnız Türklüğe hıyaneti (ihaneti) görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur.

        Ziya Gökalp’ın Türkleşmek, İslâmlaşmak ve Muasırlaşmak adlı eserinde ortaya koyduğu yaklaşımı ayrıntılı olarak tahlil eden Erol Güngör, onun milliyetler devrinde ümmet realitesinin ortadan kalktığı yönündeki yaygın anlayışa karşı çıktığının altını çizer. Gökalp, devletlerin mutlaka millî mefkûrelere (ülkülere) dayanması gerektiğini, ortak bir vicdana dayanmayan bir devletin, bireylerin geçim kapısı olacağını, bir milliyetin yurdu olmayan bir ülkenin de bireylerin karınlarını doyuracağı bir imaret hâlini alacağını ifade eder. Kavme, ümmete, devlete, vatana, aileye vb.ne ait ne kadar ülkü varsa bunların tamamı millî ülkünün yardımcılarıdır. 

        Erol Güngör, haklı olarak Türklüğün ümmet mefkûresinin İslamlık olduğunu belirten Gökalp’ın ümmet programının siyasi değil kültürel olduğunun altını çizer. Güngör, onun İslam beynelmileliyetinin gerçekleşmesini İslam kavimlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarına bağladığını da ekler. Gerçekten de Gökalp’ın mezkûr eserinin “Milliyet ve İslâmiyet” başlıklı 11. kısmı şu şekildedir:

        “İslâm âleminin son ümidi olan Osmanlı Devletini yüz seneden beri parçalayan manevî bir mikrop var. Bu mikrop şimdiye kadar Osmanlılığın düşmanıydı ve İslâmiyet’e büyük zararlar verdi. Fakat bugün artık İslâmların lehine dönerek yaptığı mazarratları (zararları) telafi etmeye çalışıyor. Bu mikrop milliyet fikridir.(…) Artık bu silâhı istimal etmenin (kullanmanın) sırası İslâm âlemine geldi.” 

        İslam milletleri belki uzak gelecekte siyasi birlik kurabilirler ama bunun gerçekleşmesi için şartlar oluşana kadar Müslümanlar millî birliklerini, bağımsızlıklarını kuvvetlendirmek durumundadır. İslam milletlerinin büyük kısmının mahkûmiyet ve esaret altında olduğunu belirten Gökalp, İslam kavimleri arasında hâkimiyet ve mahkûmiyet kayıtları olmadığı için milliyet fikrinin Müslümanlar arasında tefrika çıkaramayacağını, aksine milliyetçilik fikri güçlendikçe İslam ümmetçiliği fikri de kültürleneceğinden var olan kültürü takviye edip sağlamlaştıracağını ileri sürer.

        ***

        XX. yüzyılın üçüncü çeyreğinde, bilhassa 1970’lerde ve vefat ettiği 1983 yılına kadar Türk milliyetçiliğinin en önemli düşünürü olarak temayüz eden Erol Güngör’ün düşünce dünyasının temelinde Türk milletinin tarihî müktesebatına ve Türk-İslam medeniyetine olan derin iman yatar. İslam âlemi üzerinde Türk hâkimiyeti kurulduktan sonra bu medeniyeti Türkler temsil etmiş, diğer İslam kavimleri ona ciddi bir katkıda bulunmamıştır. Dolayısıyla ortada sadece Türk medeniyeti ve onun en gelişmiş örneği olan Osmanlı medeniyeti vardır. “Dünyada Türkler kadar eski bir tarihe sahip olan pek az millet gösterilebilir.” diyen Güngör’e göre, “insanlığın ortak kıymetleri sayılmaya lâyık beşerî hasletleri Türk kültürü kadar geliştirmiş ve yaymış başka bir kültür de yoktur. Batı ile bizim kadar uzun ve çetin mücadelelere girdiği hâlde bizim kadar ona mukavemet etmiş olan ve bu mukavemeti devam ettiren bir başka millet gösterilemez. Bu direnmenin sebebini Türk milletinin intibak kabiliyetindeki eksiklik yerine,  Türk kültürünün çok sağlam ve köklü oluşu, hatta beşerî ve ahlâkî kıymetler bakımından batı medeniyetine üstün oluşu ile izah etmek daha doğru olur.

        Onun nazarında Türk tarihinin zirvesi Osmanlı Devleti ve medeniyetidir. Bunu çok özlü bir şekilde şu şekilde ifade etmiştir:

        “Türk milleti bu uzun tarihi boyunca kazandığı bütün gücünü ve tecrübesini birleştirerek Osmanlı imparatorluğunu kurdu. Bizim tarihimizin bütün evvelki safhaları bu büyük eserin meydana getirilmesi için yapılmış birer prova gibidir. Kurduğumuz bütün devletler Beethoven’ın ilk sekiz senfonisi gibi hepsi birbirinden güzel eserler olmuştur; fakat dokuzuncu senfoniyi dinleyen bir insan nasıl bütün diğerlerinin müzik tarihindeki en büyük eser için hazırlık olduğu intibaını alırsa, Osmanlı imparatorluğunu anlayan bir insan da bizim bütün devletlerimizin bu imparatorluk istikametinde birer ön çalışma gibi olduğunu görecektir.”

        Tabii ki bu Türk ve İslam tarihiyle ilgili olarak yapılan bir yorumdur. Bununla birlikte bu yorumun dayanaklarını ortaya koyarken atıfta bulunduğu özellik ve bilgiler Güngör’ün Osmanlı tarihini Türk tarihi içindeki yerine koyarken sağlam bir bilgi temeline dayandığını gösterir. Fuad Köprülü’nün Osmanlı tarihini Türk tarihinin bütünlüğü içinde değerlendirme yaklaşımı ve Nihal Atsız’ın Türk tarihinde devamlılığa yaptığı vurgu onun bilgisi dâhilindeydi. II. Meşrutiyet devri Türkçülerinin ve Ziya Gökalp’ın Osmanlı’da avam ile havasın farklı değerlere sahip olduğu şeklindeki görüşlerine de karşı çıkan Güngör, Gökalp’ı takdir etmekle birlikte Osmanlı-Türk medeniyeti ile halk kültürünün aynı kaynaklara dayandığını, halkın da üst tabakanın da aynı inanca sahip bulunduğunu, aynı dili konuştuğunu; eğitim kurumları olan medrese ve tekkelerin herkese açık olduğunu, halk çocuklarının buralarda eğitim gördüğünü ifade eder. Netice olarak ona göre, “Aslı Türk olmayanları bile Türkleştiren Osmanlı kültürünü Türklere yabancı saymak kolay anlaşılır şey değildir.” Neticede ona göre, dönemin siyasi şartlarının izlerini taşıyan bu halk kültürü-yüksek kültür ayırımının medeniyet ve kültürümüzü izahta yetersiz kaldığı izahtan varestedir.

        Teknolojideki değişmelerin insanların tavır ve davranışlarında değişikliğe yol açtığı bir gerçektir, o bakımdan ilim ve teknik soyutlanmış bir şekilde alınamaz. Burada asıl önemli olan iktibas yapmadaki seçiciliktir. Onun için Avrupalılaşmak diye bir şey olamaz. Her milletin kendine mahsus tarihi ve kültürü vardır ve milletler Avrupa medeniyetinin meydana getirdiği birtakım teknolojileri veya bilimi yahut da başka verimleri ithal ederken kendilerine mahsus bir tarzda bunu yaparlar. Erol Güngör, Türkiye’nin asıl talihsizliği “Medeniyet alışverişinde kendi millî kültürünün dıştan ziyade içten tahribata uğraması, böylece Batılılaşmanın bozucu tesirlerine tamamen açık bir hâle getirilmesidir.” der. Türk kültürünün direnme gücünün çok önemli olduğuna inanan Güngör, bu kültüre bir hamle gücü kazandırılmasının şart olduğunu aksi takdirde fazla ayakta kalmasını beklemenin mümkün olmadığını ileri sürer.

        Erol Güngör’ün 20. yüzyılın son çeyreğinden beri küreselleşme olarak ifade edilen olgunun millî kültür bakımından anlamını çok iyi ortaya koyduğunu ve bu çerçevede tek medeniyet iddiasına karşı çıktığını görüyoruz. İki kutuplu dünya düzeninin ortadan kalkmasıyla gündeme gelen medeniyet tartışmalarından önce konuyu Türk aydınlarının dikkatine sunması, dikkate şayan bir durumdur. “Milliyetçilik ve Medeniyetçilik” başlıklı yazısında millî kültürlerin insanların kaynaşmasına engel olduğu ve milliyetçiliğin ayırıcı bir ideoloji olduğu ve Batı medeniyetinin bütün dünyayı kapladığı iddialarının milliyetçilik hakkında yanlış telakkilerden kaynaklandığı kanaatini serd eder. Ona göre;

        “Manâsını ve fonksiyonunu büyük ölçüde kaybetmiş şeylerin medeniyet adına empoze edilmesi medeniyete karşı en büyük kötülüğü teşkil eder. Milliyetçilerin millî kültür davası işte bu soysuzlaşmayı hedef tutmaktadır. Milliyetçilik, millî kültürü bizzat bir medeniyet kaynağı hâline getirmek ve cemiyeti soysuz değişmelerin açık pazar yeri hâlinden kurtarmak hareketidir. Binaenaleyh milliyetçilik aynı zamanda bir medeniyet dâvasıdır.

        1981’de yayımlanan bir yazısında, o dönemde Avrupalıların Türkiye’de sol kesime sahip çıkarken milliyetçileri umacı gibi göstermelerini eleştirir ve milliyetçiliğin bağımsızlıkla ve şahsiyetli dış siyasetle ilişkisini şu şekilde açıklar:

        “Milliyetçilerin Avrupa’ya karşı hiçbir zaman özel bir kinleri, bir düşmanlıkları olmamıştır (…) Ama milliyetçilik en üstün mânada vatanseverlik olduğu için, milliyetçiler vatan ve millet menfaatlerini daima ön planda tuttukça ister-istemez yabancı hegemonya teşebbüsleriyle zıt düşeceklerdir.(…) Biz Türk milliyetçileri, milliyetçiliğimize karşı yapılan suçlamaları şeref madalyası olarak taşımaya alışmış kimseleriz. Ancak dost olmadığımız çevreler lehimizde bulunur ve bize yardımcı olmaya kalkarlarsa o takdirde tuttuğumuz yolun doğru olduğundan endişe ederiz.

        Millî şair Mehmed Âkif’in milliyetçiler ve milliyetçilik açısından yerini irdelediği bir yazıda merhum Güngör, bir sanatkâr veya mütefekkirin mutlaka bir ideolojik plana oturtulmaması gerektiğine işaret eder, Âkif’in İmparatorluk zamanında bayraktarlığını yaptığı İslamcılık ile günümüzdeki İslamcılığın aynı olmadığının altını çizerek onun Millî Mücadele yıllarındaki tavrı hakkında şunları söyler:

        “Onun Millî Mücadele yıllarında halkı mücadeleye katılmak üzere ikna etmeye çalışırken kullandığı temalar hep İslâmî idi;(…) Fakat bir insan bütün bu sözleri ancak Türk câmilerinde, Türk halkına anlattığı takdirde, onlarda bir hareket uyandırabilirdi(…) Konuşan hatip gibi dinleyen halk da belki Türk kelimesini pek kullanmıyor, hatta kullanana bazan tuhaf nazarlarla bakabiliyordu. Ama ortada katıksız bir milliyetçilik olayı vardı. Bizim milliyetimizde İslâm’ın işgal ettiği yeri bilenler benim bu olay için kullandığım milliyetçiliğin tabirini hiç yadırgamayacaklardır.(…) Milliyetçilerin din anlayışı gibi modernleşme konusundaki fikirleri de diğer İslâmcılara nisbetle Âkif’e çok yakındır. Onun kadar millete mal olmuş bir kimse çok azdır (…) Âkif bu milletin duygularını ve özlemlerini dile getiren yüksek bir şahsiyet olarak Türk milliyetçiliğinin liderlerinden biri olmuştur.”

        Bu alıntı, merhum Güngör’ün milliyetçilik anlayışının yanında Türk milletinin geçmişten tevarüs ettiği değerleri geleceğe taşımasının yolu ve yöntemi konusundaki yaklaşımını da izah eder: Geleneği süzerek, “asrın idraki”ne söyleterek geleceğe taşımak, millî kültürün değişerek devam edebileceği gerçeğini dikkate alarak modernleşmek. Nitekim 1980 yılında yayımlanan Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik adlı kitabında, Gökalp’ın kültür-medeniyet ayırımının içerdiği tezatlara değinir. Ona göre “Kültürle medeniyet arasında, başka bir ifade ile, hayatın manevi nizamı ile maddi nizamı arasında kesin bir ayırım yapamayız.”

        İslamiyet’e geçişin Türk millî karakteri için önemini vurgulayan Erol Güngör, bu değişmenin büyüklüğünün bizi daha önceki Türk kültürüne karşı körleştirmemesi gerektiğini, millî varlığımızın temel taşlarından dilimizin bu geçmişten intikal ettiğini, İslam öncesinde de Türklerin büyük bir medeniyet potansiyeli taşıdıklarını, Türklerin yerleşik medeniyeti ilk defa Anadolu’da görmediklerini, bununla birlikte Anadolu ve Rumeli’de meydana getirdikleri kültürel gelişme sürecinde, Asya’dan ve İslam’dan getirdikleri tesirlerin yanında mahallî kültürlerden az da olsa bazı unsurların alındığını belirtir.

        ***

        Şimdi 21. yüzyılın ilk çeyreğindeyiz ve dünya hızla değişiyor. Özellikle iletişim teknolojilerinin ve sosyal medyanın baş döndürücü bir hızla geliştiği bir dönemde bir yandan bilgiye erişim açısından muazzam imkânlar önümüze serilirken öte yandan akıl almaz bilgi kirlenmesi ve çarpıtma gerçeğiyle de yüz yüzeyiz. Bu bağlamda, İslam adına yapıldığı ileri sürülen vahşet ve terör eylemlerinden, birtakım çevrelerin dinî değerleri kendi çıkarları için paravan olarak kullanmalarına varıncaya kadar dünyada ve ülkemizde yaşanan gelişmelerin manevi dünyamızda yol açtığı tahribat, gelecek açısından kaygılanmamıza sebebiyet vermektedir. Bunun yanında bazı çevrelerin din adına Türklük kavramına ve kimliğine yönelik alerjileri de kullanılarak âdeta İslamsız bir milliyetçilik/Türkçülük fikriyatının yeşermesine ortam hazırlanmaktadır. 

        Unutulmamalıdır ki, milliyetçilik sadece bizde değil dünyanın pek çok yerinde dinle sıkı sıkıya ilişkili ve dinden güç alan bir akım olagelmiştir. Din karşıtı, laikçi milliyetçilik anlayışları marjinal kalmıştır. Samimi Türk milliyetçileri, Türk milletinin tarihî yürüyüşünde en az bin-bin iki yüz yıldır Müslümanlığın taşıdığı anlamın çok iyi farkındadır. Bu süreçte Türklük ve İslam âdeta iç içe geçmiş, eşanlamlı hâle gelmiştir. Türk milleti, mezhep ve meşrep farkları da dâhil, bin yılı aşkın bir süredir İslam ile yoğrulmuştur. Elbette Gagavuzlar, Sarı Uygurlar, Sibirya’daki bazı topluluklar vb. Müslüman olmayan bazı Türk toplulukları vardır ama Türklerin ezici çoğunluğu Müslümandır ve Müslümanlık Türk kimliğinin iki başat bileşeninden biridir (öteki dil). Gayrimüslim soydaşlarımızın dertleriyle hemdert olmak da vazifemizdir ama İslamiyet’i Türklerin dinlerinden bir din gibi hafifsemek, Türk milletinin geleceği bakımından son derecede yanlış bir anlayış ve tavırdır. 

        Hemen belirtelim ki Türkiye’de din ve inanç konusunda yaşanan bunalım sadece “Tengrici” olarak lanse edilen “Türkçü” çevrelerde değil, dindar olduğu ileri sürülen çevreler de dâhil pek çok kesimde ateizm ve deizm tartışmalarıyla gündemdedir. Hatta muhafazakâr kesimden gelen insanlarda bile siyasi kutuplaşma ve sair sebeplerden ötürü din konusunda ikircikli yaklaşım ve söylemler giderek yaygınlaşmaktadır. Bu konunun üzerinde en önce durması gerekenler, Türk milliyetçileridir. Çünkü mesele, bugün siyasi sebeplerle, etnik bölücülük ve küresel egemenlik mücadelesi vb. faktörlerin etkisiyle karşı karşıya kaldığımız beka tehdidinden daha ağır ve kaygılandırıcı bir niteliktedir. Kimliği parçalanan bir toplumun millet olma iddiası zaaflarla maluldür. Türk milleti olarak ihtiyacımız; tahkiki yani sorgulayıcı bir yöntemle sağlam bir inanç yapısına, vatan ve millet sevgisine, bilim zihniyetine sahip bir gençliktir. Bunun için de eğitim sistemimizi; millî-manevi değerlerimizi asrın idrakine söyletecek, çağdaş bilim ve teknolojinin gerektirdiği vasıflara sahip gençler yetiştirecek istikamette geliştirmemiz elzemdir. 


PAYLAŞ