Türkiye’nin ekonomiden eğitime, güvenlikten devlet yönetiminin yeniden yapılanması sürecine kadar çok ciddi ve önemli problemleri var. Bunların başında da Türkiye’yi bölmek ve zaafa uğratmak isteyenlerin sürekli kaşıdığı, köpürttüğü, tahrik ettiği etnik bölücülük var. Bu meselenin sadece güvenlik tedbirleriyle önlenemeyeceği, siyasi çözümün şart olduğu yolundaki yoğun propagandalardan sonra “Demokratik Açılım” ve “Çözüm Süreci” adlarıyla bir takım arayışlar sahneye konuldu. Bu projelerin kotarılmasında Oslo gibi haricî merkezlerin kritik bir rol oynadığını biliyoruz. Habur rezaletiyle Türk yargısının düşürüldüğü durum da hatıralardadır.

Daha sonra sözde “çözüm ve barış süreci”nde PKK’nın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da şehirlerde kurduğu mahkemeler, atadığı kaymakamlar, yaptığı yığınaklar, açtığı hendekler, kurduğu barikatlar çok uzun yıllar önce değil, 3-4 yıl önce meydana gelmişti. Bu süreçte, Suriye’deki boşluğu ve izlenen hatalı politikayı değerlendiren PKK’nın Suriye uzantısı PYD’nin temsilcileri Ankara’da ağırlanmış; Kobani tiyatrosu sırasında ülkemiz toprakları içinde PYD/YPG teröristlerine yardım gönderilmişti. Sözde çözüm sürecinin şımarttığı PKK’nın içeride hendek ve barikatlarla başlattığı kalkışma, 2015 yılı yazında başlayan ve aylar süren operasyonlar sonunda bastırıldı. 24 Mayıs 2016 tarihli Hürriyet gazetesindeki bir habere göre 24 Temmuz 2015’ten o tarihe kadar yurt içinde ve yurt dışında PKK’ya karşı mücadelede 7078 terörist etkisiz hâle getirilmiş, güvenlik güçlerimiz 438 şehit vermiştir.

5 Nisan 2016 tarihinde, Türk Ocakları ağ sayfasında yayımlanan yazımızın başlığı “Çözüm Süreci? Bir Daha Asla!” idi. Bu yazıyı, o günlerde dönemin Başbakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun Diyarbakır ziyareti sırasında, bazı yayın organlarında gazetecilere söylediği ileri sürülen (PKK 2013 Mayısına dönerse çözüm sürecinin yeniden başlayabileceğine dair) birtakım ifadeler üzerine yazmıştık. 4 Nisan 2016 tarihinde, Kızılay Genel Kurulunda Sayın Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan müzakere, çözüm süreci diye bir şeyin kesinlikle söz konusu olmadığını açıklayınca bu konu gündemden düşmüştü. Daha sonra 15 Temmuz kalkışması ve sonrasında Suriye’nin kuzeyinde YPG’ye karşı yürütülen mücadele (Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları) Türk Devleti’nin bölücü tehdide karşı tavizsiz duruşunu pekiştirdi.

Bununla birlikte haricî “çözümcü” odakların himayesinde, Türkiye’nin dertlerine çare aramayı alışkanlık hâline getiren bazı şahıs ve çevreler, bu sözde “çözüm ve barış” hülyalarından asla vazgeçmediler. Şimdi de eski “akiller”den bazı kişilerin bu mesele etrafında, yine ülke dışında, Batılı bazı mahfillerde arz-ı endam ettiklerine tanıklık etmekteyiz.

Bunlara geçmeden önce, 4 Mayıs 2016’da yazdığımız yazıda vurguladığımız bir hususu burada tekrarlayalım:

“Türkiye’yi yönetenler, yurt dışına çıksa bile, sürekli bir tehdit unsuru olarak devleti sonu gelmeyecek bir taviz pazarlığına tabi tutacak bir örgütle ve onu her zaman maniple etmeye amade uluslararası güçlerle karşı karşıya olduğumuzu asla unutmamalıdır. (…) Türkiye’nin çözeceği bir ‘Kürt sorunu’ da yoktur. Otuz beş yıllık bölücü terörün yol açtığı sıkıntılar söz konusudur. Bunlar elbette önemlidir. Onları da siyasetçisi, bilim adamı, iş adamı ve bütün kesimleriyle Türk milleti yoluna koyar. Ancak ilk ve en önemli ilke ‘terörle kesinlikle tavizsiz mücadele’dir.”

Geçen bir ay içinde basında yer alan bazı haberlerde, Londra’da bulunan Demokratik Gelişim Enstitüsüne (DPI) yapılan ziyaretler ile Oslo’da yapılan görüşmeler yer aldı. Ayrıca Ak Partili bir heyetin Almanya ziyareti vesilesiyle oradaki federal sistemin incelendiğine dair açıklamalar yayımlandı. Heyette bulunan milletvekili Ravza Kavakçı Kan’ın ziyaretle ilgili twitlerinin birinde (20 Kasım 2018) kullandığı şu ifadeler basına da yansıdı:

“AK Parti Genel Merkez heyetimizle gerçekleştirdiğimiz Almanya temasları kapsamında Alman Federal Konseyi Bundesrat'ı ziyaret ettik ve ayrıca Federal Sistem hakkında bilgi alışverişinde bulunduk.”

Tabiatıyla bu sözler “çözüm süreci”nde federalizm ve eyalet sistemi konularında ortaya atılan bazı görüşleri hatırlattı.

DPI’nin 22-23 Kasım 2018’de Oslo’da düzenlediği toplantıya ise “Akil İnsanlar Heyeti”nin Akdeniz bölgesi üyeleri aktör Kadir İnanır ve İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan; Marmara Bölgesi üyesi Prof. Dr. Ali Bayramoğlu; Güneydoğu Anadolu Bölgesi üyesi avukat Mehmet Emin Ekmen; İç Anadolu Bölgesi üyesi, Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vahap Coşkun; Karadeniz grubu üyesi ve Karar gazetesi yazarı Yıldıray Oğur; Güneydoğu Anadolu Bölgesi üyesi, eski Mazlum-Der başkanı Ahmet Faruk Ünsal; Doğu Anadolu Bölgesi üyesi, eski AKP Diyarbakır milletvekili Abdurrahman Kurt toplantıdaydı. Yaklaşık 12 saat süren toplantının “akiller” dışındaki katılımcıları ise gazeteci Ayşegül Doğan, kapatılan BDP’nin eski İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, Kemerburgaz Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevtap Yokuş, İHD Diyarbakır Şube Başkanı Raci Bilici, DPI Direktörü Kerim Yıldız ve DPI Türkiye Temsilcisi Esra Elmas idi.

Yeniçağ gazetesi yazarı Servet Avcı (29 Kasım 2018), Sabah gazetesinin 8 Aralık 2017 tarihli nüshasında DPI’nin şu şekilde tanıtıldığını yazdı:

"Democratic Progress Institute (DPI) PKK'nın İngiltere Temsilciliği olarak bilinmesinin ötesinde başkanlığını PKK terör örgütü lideri terör suçlusu bebek katili A. Öcalan'ın yasal/avukat takım üyesi (Öcalan's legal team member) olarak bilinen PKK'lı Kerim Yıldız başkanlığında faaliyet göstermektedir…" Kerim Yıldız adlı şahsın DPI direktörlüğünün yanında aynı adresteki Kurdish Human Rights Project (KHRP) yani Kürt İnsan Hakları Girişiminin başkanı olduğu ve KHRP’nin AİHM'de PKK'nın Türkiye aleyhine açtığı davaları takip ettiği de ekleniyor.

Diken adlı sitede 30 Kasım 2018 tarihinde, Oslo toplantısına katılan siyasetçi Ufuk Uras ile yapılan bir mülakat yayımlandı. Burada Uras’ın Oslo’daki görüşmelere dair şu sözleri özellikle dikkat çekici:

“Kürt sorunu Suriye endeksli gidiyor. Orada bir siyasi model oluşacak. Türkiye’de herkesin bir arada yaşayabileceği bir demokratik anayasa üzerine tartışma zemini kıymetli. Olur ya da olmaz, biz bunun gündemde kalmasını istiyoruz.” Diken muhabirinin, bu toplantılarla ilgili olarak “Bütün bunlar tesadüf mü sizce?” sorusu üzerine verilen cevap ise manidarın da ötesinde:

“Bunlar tabii ki tesadüf değil ama bunlar bir üst aklın parçası olarak hareket ediyor da değil. Bir ihtiyaç var. ABD’nin tezi de büyük ölçüde böyle.”

Bu satırları okuyunca ABD’nin Afganistan, Irak, Suriye gibi İslam ülkelerine sunduğu “demokratik ve insan haklarına saygılı”(!) yaklaşımını bizden de esirgemeyeceğini düşünmemek elde değil. ABD’nin tezi ise şu şekilde açıklanıyor:

“Anladığım kadarıyla Suriye’nin yeni, federatif modelinde Kürtlere belli bölgede otonomi sağlanması ve Türkiye’nin de bunu kabul etmesi… PKK’nin silah bırakması değil ama Türkiye’den çıkması gibi şeyler tartışılıyor. Bunu Türkiye kabul eder mi? PYD ve diğer unsurlar eder mi? Kestirmek güç. (…) Bu konuların müzakere edilmesi gerekir (…) federatif çözüm Türkiye’de geçerli değil. Türkiye’de ancak anayasal yurttaşlığı esas alan bir demokratikleşme mümkün olabilir.” Çok şükür ki Sayın Uras federatif çözümün gerçekçi olmadığını anlamış. Ya da şimdilik bunu telaffuz etmenin kendilerine zarar vereceğinden kaygılı olabilir.

Katılımcılardan Ayşegül Doğan’ın şu sözleri de dikkat çekici: “Türkiye üç yıldır çatışmalı bir süreçten geçiyor. Kürt meselesinin çözümü, demokratikleşme, hak hukuk ihlalleri, yargı meselesi, cezaevinde tutuklu siyasetçiler ve gazeteciler bunlar hiç konuşulmuyor, göz ardı ediliyor. Tam da bu nedenlerle böylesi bir ortamda bu tür çalışmalar çok kıymetli.”

Türkiye’nin geçtiği “çatışmalı süreç”ten kasıt herhâlde güvenlik güçlerinin PKK’ya karşı yürüttüğü amansız mücadeledir. Huzur ve güvenin sağlandığı bölgede, halkın PKK tasallutundan kurtulmasının bazı çevreleri çok üzdüğünü de anlamış oluyoruz. Türkiye’nin son 2-3 yıldır yaşadıkları elbette “güvenlik” endişesiyle demokratik haklar ve yargı mekanizmasında tasvip edilmeyecek sorunlara yol açtı; ancak bunların PKK ve bölücülükle mücadelede gevşemeye yol açılmadan düzeltilmesi pekâlâ mümkündür.

DPI’nin sitesinde toplantıya dair yapılan açıklamada toplantının, planlandığı gibi Akil İnsanlar Heyetinin üyelerinin, özellikle bu heyetin üyeleri olarak kendi tecrübe ve katkılarının ışığında, Türkiye’nin çözüm süreci hakkındaki düşüncelerini tartışmak üzere yapıldığı, toplantıya Norveç Dışişleri Bakanlığının ev sahipliği ettiği ve DPI’nin Uzmanlar Meclisi üyelerinin de katıldığı ifade ediliyor. Aynı açıklamada bu yuvarlak masa toplantısının, AB ile İrlanda, Hollanda ve Norveç hükûmetlerinin desteklediği “Zorlu bir dönemde Türkiye’de kapsayıcı diyaloğu desteklemek” adlı proje bağlamında planlanan bir dizi faaliyetin parçası olduğu da vurgulanmaktadır.

Bütün bunlar, bir yerlerde AB çevreleri marifetiyle Türkiye üzerine planlanan senaryoları açıkça gösteriyor. Bu “kökü dışarıda” projelerin gönüllü hizmetkârlığına teşne “aydın”larımızın eksikliğini de çekmiyoruz. Burada kritik nokta, hükûmet partisine yakın veya mensup kişilerin bu odaklarla temaslarıdır. Milletvekili R. Kavakçı’nın Almanya ziyaretine dair açıklamasının, Türkiye hakkında bazı tasavvurlarla ilgili planlı bir istişarenin değil, gidilen yerin yapısıyla ilgili bir bilgilendirmenin sonucu olduğunu düşünmek isteriz.

Türkiye elbette içerideki ve çevresindeki sorunları çözmek için çalışacaktır. Dünyada yaşananları gidip yerinde görmek, bunlarla ilgili görüşmeler yapmak da mümkündür. Amma velakin, Türk vatandaşlarının dâhilî meselelerimizi yabancı devletlerin nezaretinde tartışması, tek kelimeyle zillettir. Kimsenin Türk milletine bu zilleti reva görmeye hakkı da haddi de yoktur. Türk milleti ve Mehmetçik o defteri kapatmıştır. Federal sistem lakırdıları ise bu ülkenin ve devletin tarihini bilmeyenlerin hezeyanlarıdır. Bu ülkede yaşayanlar, bu topraklarda egemenliğin tartışılır hâle gelmesine, paylaşılıp parçalanmasına zemin hazırlayacak tuzaklara karşı uyanık ve dikkatli olmak mecburiyetindedir.

Son olarak ifade etmek isteriz ki, Suriye’nin kuzeyinde meydana gelen gelişmelerle bunları ayrı düşünemeyiz. Cumhurbaşkanımız ısrarla Fırat’ın doğusundan bahsediyor ama gerek ABD’nin gerekse Suriye’de ve diğer bazı konularda birlikte hareket ettiğimiz Rusya’nın PYD’yi terör örgütü olarak tanımadığı açıktır. Dolayısıyla Türkiye’nin buraya yönelik harekâtının önünde ciddi engeller var. Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik harekâtı, tarihî sebeplerle tamamen haklı olduğu bir konuyla başlamalıdır. Süleyman Şah Türbesi’nin Türk toprağı olan asli yerine nakli ve bu bölge ile civarının güvenliği sağlanmalıdır. Bu hem psikolojik hem de stratejik açıdan vazgeçilmez bir zorunluluktur.1

 


1 Bu yazı tamamlandıktan sonra Hürriyet Gazetesinde (4 Aralık 2018) çıkan yazısında Sedat Ergin; BM Genel sekreterinin 21 Kasım tarihli raporuna istinaden Suriye’nin kuzey-doğusunda özerklik ilan eden Kürt Yönetiminin Arapça eğitim yasaklaması, çocuklarını başka yerlerde okula göndermek isteyen ailelerin öğrenci servislerini engellemesi gibi hususları yani Fırat’ın doğusundaki etnik temizlik ve asimilasyonu ortaya koymaktadır.


PAYLAŞ