Son zamanlarda, Kıbrıs’ta yürütülmeye çalışılan kapsamlı çözüm müzakerelerinin parametrelerinde esaslı bir değişikliğe gidildiğini müşahade etmekteyiz. Kıbrıs Türk tarafınca (Türkiye ve KKTC), Ada’da 52 yıldır federasyon temelinde devam etmekte olan çözüm müzakerelerinin, bundan böyle egemen eşitliğe sahip iki devlet temelinde yürütülmesi yönünde politika değişkiliğine gidilmiştir. Esasen, Türkiye ilk defa Crans Montana’da yapılan müzakerelerde bu politika değişikliğini gündeme getirmiştir. Geçtiğimiz günlerde KKTC’de gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimini de Ersin Tatar, Kıbrıs’ta egemen iki devlet söylemiyle kazanmıştır. Böylece, Kıbrıs Türk Halkı da egemen eşitliğe sahip iki devletli çözüme onay vermiş ve dolayısıyla Kıbrıs’ta yeni bir döneme girilmiş bulunmaktadır. Türkiye, önümüzdeki aylarda Birleşmiş Milletlerde yapılması düşünülen 5+BM Zirve Toplantısı’nda, yeni politikasını resmen gündeme getirmeyi planlamaktadır.

Kıbrıs Türk Tarafı, bugüne kadar Kıbrıslı Liderler arasında yürütülen ve iki toplumlu, iki kesimli, siyasi eşitliğe sahip iki kurucu devletten müteşekkil bir “federasyon modeli”ni esas alan çözüm müzakerelerine tam destek vermiştir. Ne var ki Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklerle siyasi eşitliğe razı olmamışlar; Kıbrıs Türklerini hep azınlık olarak görmek istemişlerdir. Binaenaleyh, 1968 yılından beri devam eden çözüm görüşmeleri ve mutabık kalınan birçok BM çözüm planı, Rumların uzlaşmaz tutumları yüzünden akamete uğramıştır. Türkiye ve KKTC, Rum/Yunan tarafının bu uzlaşmaz tavırlarından hiçbir sonuç alınamadığı ve alınamayacağı gerçeğinden hareketle Kıbrıs Meselesine dair çözüm parametrelerinde değişikliğe gitmeyi tercih etmiştir.

Esasen, on yıldır gerek kitap ve makalelerimizde gerek panel ve konferanslarımızda müteaddit defalar öneri olarak dile getirdiğimiz bu politika değişikliğinin bugün kabul görmesi, Ada’da umutların yeniden yeşermesine imkân vermiştir. Bu vesileyle, Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının meseleye bakışı ve yeni çözüm parametrelerini Rum/Yunan tarafına ve bihassa milletlerarası camianın nazarıdikkatine sunmak isteriz. Buna göre 1960’ta kurulan Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963'te silah zoruyla dağılmış; 1974'te Yunan cuntasının darbesiyle de ortadan kalkmıştır. Kıbrıs'ta iki ayrı halk, iki ayrı egemen devlet vardır. Velhasıl “Kıbrıs’ta çözüm, Ada’daki gerçekler çerçevesinde, Egemen eşitlik temelinde iki devletli bir yapıyla, yani iki ayrı egemen devletin varlığını devam ettirmesi ile mümkün olabilecektir. Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisi devam edecektir.”

Ne var ki Kıbrıs’ta taraflar, birbirinden tamamen farklı çözümler istemektedirler. Kuşkusuz bu farklılık, tarafların probleme farklı teşhisler koymalarından kaynaklanmaktadır. Mesela, Kıbrıs Rum tarafı çözümün, yeni bir ortaklıkta veya egemen iki devlet temelinde değil; Rumların egemenliğindeki sözde Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında olmasını istemektedir. GKRY’nin eski Lideri Hristofyas “Bize söylemek istedikleri gibi yeni ortaklık yoktur, yeni devlet yoktur. Yeni bir devlet hâline dönüşecek olan Kıbrıs Cumhuriyeti’dir.” demiştir. Yine, Eski Rum liderlerinden Papadopulos, “Ben halkımdan bir devlet teslim aldım. Onu topluma dönüştüremem.” demiştir. Ayrıca, Rumlara göre Garanti ve İttifak Anlaşmaları yürürlükten kalkacak; Ada’daki Türk Askeri geri çekilecek; on binlerce yerleşik Türkiye’ye dönecektir.

Bilindiği gibi Ada’da toplumlararası görüşmelerin başladığı 1968 yılından bu yana çok sayıda çözüm paketi hazırlanmış fakat bunların hepsi de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 1977-1979 Doruk Anlaşmaları, 1984 yılında BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar’ın “Birleştirilmiş Belgeleri”, 1992 yılında BM Genel Sekreteri Butros Gali’nin “Fikirler Dizisi”, 2004 Annan Planı, 2008 yılında 21 Mart Mutabakatı hep iki toplumlu, iki kesimli bir federasyon temelinde hazırlanmış fakat hepsi de tarihin tozlu raflarında yerini almıştır.

Peki, bu başarısızlıkların asıl sorumlusu kimdir? Bütün BM planlarına “Evet” diyen Türk tarafı mı yoksa BM’nin bu kapsamlı çözüm planlarını tarihin tozlu raflarına gönderen Rum tarafı mı? Tarihî olaylar, bu sorunun cevabını açıkça vermektedir. 10 yıl GKRY’nin liderliğini yapan Glafkos Klerides’in şu itirafı, belki bize bir cevap olabilecektir: “Yıllarca masaya oturduk ama anlaşma niyetimiz yoktu. Hiçbir anlaşmaya da imza atmadan laf ola görüşmeleri sürdürdük ve sonunda da Türkleri anlaşmazlıkla suçladık.”

Çözümü yeni bir ortaklıkta değil, kendi egemenlikleri altındaki sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti”nde gören Kıbrıslı Rumlar, nasıl olacak da iki toplumlu, iki kesimli, eşit siyasi haklara sahip iki kurucu devletin teşkil edeceği bir federasyon modeline razı olacaklardır? Böyle bir çözüme, esasen her iki taraf da inanmamış fakat BM, ABD ve AB’nin başını çektiği uluslararası camianın baskısıyla olmayacak duaya amin demişlerdir.

Zira Rumlar, AB üyesi olmanın verdiği rahatlıkla hareket etmekte ve bu şekilde Türkiye’nin AB’ye tam üyelik perspektifinden yararlanmaya çalışmaktadırlar. Mesela, “Türkiye’nin AB yolu Kıbrıs’tan geçiyor.” ya da “Kıbrıs’ın anahtarı Türkiye’nin elinde.” gibi maksatlı açıklamalar, bu şantaj politikalarının dışa yansımasından başka bir şey değildir.

Rum tarafının bu ikiyüzlü politikalarına karşı Türk tarafı samimi bir politika takip etmiş ve kendilerini tatmin etmediği hâlde, uluslararası camianın baskısını (özellikle siyasi ve ekonomik ambargolar gibi) azaltmak uğruna iki toplumlu, iki kesimli federasyon modeline razı olmuşlardır. Mesela bu parametreler, 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanıyla Türk tarafınca kabul ve dünyaya ilan edilmiştir. Yani, KTFD zaten iki toplumlu, iki kesimli bir federasyonun Türk kanadı olmak amacıyla kurulmuştur. 1977-1979 Doruk Anlaşmaları ile de Kıbrıslı Liderler iki toplumlu, iki kesimli federasyon özümünde mutabık kalmışlardır. Hatta 1983 yılında KKTC’nin kurulması sırasında da bu federasyon çözümüne açık kapı bırakılmıştır. Görülüyor ki Kıbrıs Türk tarafı, her türlü olumsuzluklarına rağmen çözüme katkı sağlamaya çalışmış fakat Kıbrıs Rum tarafı, her zaman çözüm girişimlerini baltalayan taraf olmuştur. Bu gerçek, en son Annan Planı Referandumu’nda tüm çıplaklığıyla kendini göstermiştir.

Kıbrıs’ta sayısız çözüm arayışlarının hemen hemen hepsi, Türkiye tarafından desteklenmiştir. Kuşkusuz Türkiye’nin desteği, aynı zamanda milletlerarası arenada psikolojik üstünlük sağlanması açısından yararlı bir diplomatik tavırdır ve sürdürülmelidir. Ancak bu destek verilirken ihtiyatı elden bırakmamak, Ada’nın gerçeklerini görmek ve Kıbrıs’ın son 60 yıllık tarihinden ders çıkarmak da gerekmektedir. Mesela, Ada’da iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi ve iki ayrı egemen devlet vardır. 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları yürürlüktedir dolayısıyla Türkiye’nin Ada üzerinde garantörlük hak ve yetkisi devam etmektedir.

Kıbrıs’ta kapsamlı ve kalıcı bir çözüm, 1963 yılında geçerliliğini yitiren sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti” çatısı altında değil, Ada’da iki eşit egemen devletin varlığı ile sağlanacaktır. Bu kapsamda, mevcut statünün devam etmesi ve KKTC’nin milletlerarası camia tarafından tanınmasına yönelik çabaların artırılması en uygun yol olacaktır.

Gerçek şudur: 1974 Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’ndan itibaren Ada’da kalıcı bir barış ve huzur ortamı sağlanmıştır. Her ne kadar Rumlar görmek istemese de Kıbrıs Türk Halkı, Anavatan Türkiye’nin garantörlüğünde, Ada’nın kuzey kesiminde, kendi ülke sınırları içerisinde, bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) eliyle egemenliklerini kullanmakta ve dünya siyasi arenasında onurlu bir şekilde varlıklarını sürdürmeye devam etmektedirler. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, 1963 yılında ortak devlet vasfını kaybetmiş ve Kuruluş Anlaşmaları’na göre hukuken meşruluğunu yitirmiştir. Hâlen, Güney Kıbrıslı Rumların kontrolündeki sözde ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Türk Toplumu üzerinde hiçbir egemenlik hak ve yetkisi yoktur ve sadece Güney Kıbrıslı Rumları temsil etmektedir. Ada’nın fiilen ikiye bölünmesinin asıl nedeninin ise esasen 1974 Barış Harekâtı değil, Rumların Türklere karşı uyguladıkları katliamlar ve sürgün politikaları olduğunu da burada belirtmemizde yarar bulunmaktadır.

İşte, Kıbrıs’ta umutların yeniden yeşerebilmesi için evvela Rumların Kıbrıs’ta 47 yıldır sağlanan barış ve huzur ortamının yegâne güvencesi olan bu gerçeklere inanmış olmaları ve ikiyüzlü diplomasiyle dünya kamuoyunu aldatmaktan vazgeçmeleri gerekmektedir. Bu gerçekler, aynı zamanda Kıbrıs’ta varılacak muhtemel bir çözümün de temelini oluşturmalıdır. Türkiye’nin ise, Rum-Yunan şantajlarına boyun eğmeden dik duruşunu devam ettirmesi, uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerinden asla taviz vermemesi büyük önem arz etmektedir.

Netice itibaruyla Kıbrıs Türk tarafının Ada’da federasyona dayalı çözüm modelinden vazgeçip bunun yerine egemen eşitliğe sahip iki devletli yapının sürdürülmesi şeklinde özetleyebileceğimiz politika  değişikliği, son derece yerinde, stratejik bir adım olmuştur. Zira, 52 yıldır federasyon modeline bile tahammül edemeyen, sırf milletlerarası camiayı oyalamak için “laf ola” görüşmelere katılan ve nihayet tüm çözüm paketlerini de akamete uğratan Kıbrıs Rum tarafıyla federasyon temelinde adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaşılması imkânı kalmamıştır. Ada’da siyasi eşitliğe sahip iki ayrı halk, iki ayrı egemen devlet vardır. Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki garantörlük hak ve yetkisi devam etmektedir. Kıbrıs Rum tarafı, Ada’nın bu gerçeklerine inanmadığı için, 52 yıldır federasayon temelinde yürütülen müzakereler nafile çabalar olarak tarihe geçmişir.

Kıbrıs meselesinin sonsuza dek masada kalamayacağı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bu nedenledir ki, Kıbrıs Türklerinin,  kendi egemenlikleri altında ve dünya ile bütünleşmiş olarak onurlu ve saygın bir yaşam sürmelerine imkân verecek adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözümün adresi olarak gördüğümüz egemen eşitliğe sahip iki devletli yapı kapsamında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilelebet yaşatılması yönündeki politikanın, son derece isabetli ve gerçekçi bir yaklaşımın ürünü olduğunu söyleyebiliriz.


PAYLAŞ