Son günlerde Kıbrıs’ta çok önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek taraflı doğalgaz arama ve sondaj çalışmaları, bölgede suları ısıtmakta ve gerginliğe yol açmaktadır. Son olarak, Yunanistan, İsrail ve GKRY’nin 20 Mart 2019 tarihinde Kudüs’te enerji işbirliği toplantısında bir araya gelmeleri manidardır. Bu buluşmaya ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun da katılması, Doğu Akdeniz’de yakın zamanda ciddi gelişmelerin olabileceğinin işaretlerini vermiştir.

Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yatakları üzerinde, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halklarının eşit düzeyde hakları bulunmaktadır. Güney Kıbrıs’ın bu doğalgaz zenginliğine tek başına sahip çıkması uluslararası hukuka aykırıdır. 1959 Zürih ve Londra, 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmalarına göre Ada’da iki ayrı halk vardır ve bu toplumlar Kıbrıs’ın eşit sahipleridir. Bu yasal çerçevenin dışında yürütülecek tüm tek yanlı faaliyetler hukuk dışıdır ve Doğu Akdeniz’de krize yol açmaktan başka bir yararı olmayacaktır.

Esasen, bölgede bugün yaşanan gerginliğin, diğer bir deyişle doğalgaz krizinin içyüzünü anlayabilmek için, meselenin köklerine inilmesinde yarar bulunmaktadır. Zira konu bugünün meselesi olmayıp şöyle bir elli yıllık geçmişi bulunmaktadır. Biz Türkiye olarak mesela, “Kıbrıs’ta adil ve kalıcı bir anlaşma sağlanmadan Doğu Akdeniz’de bulunacak doğalgazın gün yüzü görmesi mümkün değildir.” diyoruz. Ne var ki bölgedeki hidrokarbon yatakları özellikle Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, AB ve ABD’nin iştahını kabartmıştır. Bu ülkeler, bölgedeki doğalgazın bir an evvel Avrupa’ya taşınması için Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halklarının acil bir çözüme ulaşmalarını istemektedirler.

Peki, Ada’da adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm nasıl sağlanacaktır? Elli yıldır Rum/Yunan tarafıyla bir çözüme ulaşılamamışken şimdi ne değişmiştir de, aylar içinde adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaşma ümidi belirmiştir? Zira Ada'daki iki toplum arasındaki görüşmeler, 1968 yılından bu yana devam etmektedir. 1984 yılında BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar’ın "Birleştirilmiş Belgeler"i, 1992 yılında Butros Gali’nin "Fikirler Dizisi", 2004 yılında “Annan Planı”, 2008 yılında “21 Mart Süreci”, elli yıldır devam eden görüşmelerin öne çıkan çözüm planlarıdır. Ne yazık ki bu çabaların hiçbiri uygulamaya girememiştir.

Bugüne nasıl gelindiğini ortaya koymadan Kıbrıs’ta ağır aksak yürütülmeye çalışılan çözüm müzakerelerini, bilhassa Doğu Akdeniz’deki doğalgaz krizini doğru değerlendirmemiz güçtür. Bu noktada şu soruların cevaplandırılması elzemdir:

1. Kıbrıs'ta çözülmeye çalışılan problem nedir?

2. Ada'da taraflar nasıl bir çözüm istemektedir?

3. Elli yıldır çözülemeyen Kıbrıs Meselesi’nin şimdi, aylar içinde çözülmesi mümkün müdür?

Kıbrıs, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin güvenliği açısından vazgeçilmez öneme sahip, “millî bir dava”dır. Osmanlı Devleti’nin bakiyesi konumundaki diğer tüm Müslüman-Türk topluluklarında olduğu gibi, Kıbrıs Türk toplumu üzerinde de Türkiye’nin tarihî-kültürel sorumlulukları bulunmaktadır. Ayrıca, Ada’nın sahip olduğu jeostratejik konum da Türkiye için son derece önemlidir. Yani Ada’da bir tek Müslüman-Türk olmasa bile Türkiye’nin bir Kıbrıs Meselesi olmak zorundadır. Evet, Kıbrıs bugün bölünmüştür ancak bu bölünmenin sebebi Türkiye değil, bilakis Ada’yı Helenleştirmeye çalışan Yunanistan’dır.

Bugün Kıbrıs’ta yaşananları ve yukarıdaki soruların cevaplarını doğru analiz edebilmemiz için meselenin tarihî arka planı hakkında kısaca bilgi vermekte yarar bulunmaktadır.

Tarihî Arka Plan

Kıbrıs, 1571 yılında Osmanlı Devleti tarafından tekrar fethedilmiş ve böylece Ada’daki Venedik hâkimiyeti sona erdirilmiştir. Türklerin 50.000 şehit vererek ele geçirdiği Kıbrıs’ta Osmanlı İdaresi altında süren 307 yıllık bir barış ve huzur döneminin ardından, 1878 yılında Ada, hükümranlık hakkı Osmanlı Devleti’nde kalmak üzere, İngiltere’ye devredilmek zorunda kalınmıştır. 1914 yılında Kıbrıs’ı ilhak eden İngiltere, bu durumu, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Anlaşması’nın 20. Maddesi ile tescil ettirmiştir.1925 yılında İngiliz Kolonisi ilan edilen Kıbrıs’ta, 1954 yılına kadar süren bir dönemde, Yunanlıların da tahrikleriyle, Türk ve Rum toplumları arasında cepheleşmeler başlamıştır.

1954 yılında Yunanistan, self-determinasyon talebiyle Birleşmiş Milletlere başvurmuş fakat Türkiye’nin de karşı çıkmasıyla bu talep reddedilmiştir. Yunanistan’ın konuyu BM’ye taşıması kuşkusuz Türkiye için yararlı olmuştur. Zira Yunanistan’a karşı Türkiye de Kıbrıslı Türklerin de self-determinasyon hakkı olduğunu iddia etmiş böylece, Lozan’da kaybedilen bir vatan toprağı, merhum Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun yoğun diplomatik girişimleri sayesinde tekrar kazanılmıştır.

Bu kapsamda, 1959 yılında, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ilişkin Zürih ve Londra Anlaşmaları imzalanmıştır. Ayrıca Türkiye, İngiltere, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında imzalanan 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve güvenliği garanti altına alınmıştır. 16 Ağustos 1960 tarihli Anayasa ile kurulan Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Makarios, veto yetkisine sahip Cumhurbaşkanı Muavini de Dr. Fazıl Küçük olmuştur.

Böylece Kıbrıs’ta yaklaşık seksen yıl süren İngiliz sömürge yönetimi sona ermiş, Kıbrıslı Türk ve Rum toplumları bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bu anlaşmalar, aynı zamanda Türkiye’ye Ada üzerinde hak tesis etmesi bakımından son derece önemlidir. 1963 yılında, Rumlar tarafından Türklere karşı alçakça saldırılar başlamış ve yüzlerce Türk öldürülmüş, evleri ve malları tahrip edilmiş ve binlerce Türk göç etmeye zorlanmıştır. Nihayet Rumlar, Türkleri Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti mekanizmasından tümüyle dışlamış ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tamamen Rumların kontrolü altına alarak bu Devlet’i gasp etmişlerdir.

Çalkantılı geçen bir dönemin ardından, 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunan Cuntası, Cumhurbaşkanı Makarios’u bir darbeyle devirmiş ve EOKA-B Çetesi Lideri Nikos Sampson’u Cumhurbaşkanı ilan etmiştir. Darbenin ardından Devlet’in adı Kıbrıs Helen Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir. Kıbrıs’ta gerçekleştirilen “Yunan Darbesi”nin hemen ardından, garantör ülke olarak Türkiye, 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları’ndan kaynaklanan hak ve yetkilerini kullanarak Ada’da barış, huzur ve anayasal düzeni yeniden tesis etmek üzere, 20 Temmuz 1974 tarihinde, Kıbrıs’a askerî harekât düzenlemiştir. Kıbrıs Türk Barış Harekâtı sayesinde, katil Nikos Sampson Ada’dan kaçmış; Kıbrıs’ta kalıcı bir barış ve huzur ortamı sağlanmış ve nihayet Yunan Cuntası da devrilerek Yunanistan’a demokrasi gelmiştir.

13 Şubat 1975 tarihinde, Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edilmiştir. Siyasi eşitliğe sahip, iki toplumlu, iki kesimli federal bir çatı altında birleşme hedefinin gerçekleşme imkânının kalmadığını gören Kıbrıs Türk Toplumu, self-determinasyon hakkını kullanarak nihayet 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmiş ve uluslararası toplum nezdinde, bağımsız bir devlet olarak kendisini temsil etmeye başlamıştır. KKTC'nin kuruluş bildirgesini, Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş bizzat okumuştur. 1984 yılında BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar’ın "Birleştirilmiş Belgeler"i, 1992 yılında ise BM Genel Sekreteri Butros Gali’nin "Fikirler Dizisi", çözüm olarak Kıbrıs Türk ve Rum halklarının önüne konulmuş ancak her ikisi de Rumlar tarafından reddedilmiştir.

1990’lı yılların başında Rum-Yunan tarafı strateji değişikliğine gitmiştir. Buna göre Kıbrıs meselesi, Avrupa Birliği platformuna taşınacak ve bu vesileyle Rumlar lehine bir çözüm, Türk tarafına dayatılacaktır. İşte Rum-Yunan tarafının adım adım takip ettiği bu senaryonun en son aşaması olan Annan Planı, 24 Nisan 2004 tarihinde Ada’nın her iki kesiminde eşzamanlı olarak referanduma sunulmuş; Kıbrıslı Türkler, Plan’a %65 oranında “Evet” demesine rağmen, Rumlar %76 oy ile “Hayır” demiş; böylece Annan Planı da daha öncekiler gibi tarihin tozlu raflarına kaldırılmıştır.

Annan Planı’na “Hayır” diyen Rumlar, referandumdan bir hafta sonra AB üyesi yapılmış; Plan’a “Evet” diyen Kıbrıslı Türkler ise dışarıda bırakılmıştır. Rumların uluslararası anlaşmalara aykırı bir şekilde AB üyesi yapılması, Kıbrıs’ta çözümsüzlüğü daha da derinleştirmiştir. Bu tarihten itibaren Yunanistan, Kıbrıs meselesini, AB tam üyelik sürecinde Türkiye’nin önüne bir engel olarak koymak suretiyle siyasi şantajlarına devam etmiştir. Geldiğimiz noktada ise Türkiye, "Ya AB Ya Kıbrıs" veya "Türkiye'nin AB Yolu Kıbrıs'tan Geçer." gibi tehditlerle köşeye sıkıştırılmaya çalışılmaktadır.

Rumların AB üyesi yapılmasından sonra, Kıbrıslı Türklere verilen sözler tutulmamış; yıkıcı izolasyonlar kaldırılmamış ve hatta Rumlar, AB üyesi olmanın verdiği rahatlıkla Kıbrıslı Türkler üzerindeki siyasi ve ekonomik baskılarını daha da artırmışlardır.

Kıbrıs'ta çözülmeye çalışılan mesele nedir?

1. Zürih ve Londra Anlaşmaları ile tesis edilen 1960 Ortak Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti’nin 1963 yılında Rumlar tarafından yıkılması ve Kıbrıslı Türklerin bu devlet mekanizmasından tamamen dışlanarak tedhiş ve katliamlara maruz bırakılmasıdır.

2. GKRY'nin, uluslararası camia tarafından Ada'nın tek meşru hükûmeti olarak kabul ediliyor olmasıdır.

3. Rumların haksız bir şekilde AB üyesi yapılmış olmasıdır.

4. Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini tanımaması ve Kıbrıs Türk halkını azınlık olarak görmesidir.

5. Rum-Yunan tarafının 1960’ta tesis edilen garanti sistemini inkâr etmesidir.

Kıbrıs'ta taraflar nasıl bir çözüm istiyor?

Kıbrıs'ta taraflar, birbirinden tamamen farklı çözümler istemektedir. Kuşkusuz bu farklılık, tarafların probleme farklı teşhisler koymalarından kaynaklanmaktadır. Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının meseleye bakışı ve çözüm parametreleri oldukça basittir ve BM ile aynı doğrultudadır. Buna göre, Kıbrıs'ta çözüm; BM çatısı altında, BM Genel Sekreteri'nin iyi niyet misyonu çerçevesinde, Ada’daki gerçekler temelinde, iki eşit halk ve iki kurucu devlet tarafından oluşturulacak yeni bir ortaklıkla bulunacaktır. Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisi devam edecektir"

Rumların çözüm beklentileri ise tamamen farklıdır. Kıbrıs Rum tarafı çözümü yeni bir ortaklıkta değil, Rumların egemenliğindeki sözde Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında görmektedir. GKRY’nin eski lideri Hristofyas "Bize söylemek istedikleri gibi yeni ortaklık yoktur, yeni devlet yoktur. Yeni bir devlet hâline dönüşecek olan Kıbrıs Cumhuriyeti’dir." demiştir. Yine, Eski Rum liderlerden Papadopulos "Ben halkımdan bir devlet teslim aldım. Onu topluma dönüştüremem." demiştir. Ayrıca Rumlara göre Garanti ve İttifak Anlaşmaları yürürlükten kalkacak; Ada'daki Türk askeri geri çekilecek; on binlerce yerleşik Türk, Türkiye'ye dönecektir.

Elli yıldır çözülemeyen Kıbrıs Meselesi’nin şimdi, aylar içinde çözülmesi mümkün müdür?

Kıbrıs Rum tarafının, Türkiye’nin kırmızı çizgilerini ihlal eden çözüm parametreleri değişmeyeceği için, Kıbrıs'ta yakın zamanda bir çözüm mümkün görünmemektedir.

Netice olarak Rum Lider Anastasiadis’in müzakerelerden beklentisi bellidir. Rum Lider, Türkiye’yi Ada’dan dışlayarak Kıbrıs Türklerini azınlık konumuna düşüren, tamamen Rum egemenliğine dayalı bir çözüme ulaşmak istemektedir. Kıbrıslı Türklerin 1963, 1964, 1967 ve 1974 yıllarında uğradığı katliamlar, Kıbrıs Türk halkının kolektif hafızasına âdeta kazınmış bulunmaktadır. Benzer olayların tekrarlanmamasını kim garanti edebilecektir? AB mi? Elbette hayır. Kıbrıslı Türk soydaşlarımızın güvenliğinin yegâne garantörü Anavatan Türkiye'dir. Ada'da kırkbeş yıldır barış ve huzurun güvencesi olan Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri’dir. Bu nedenle KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın, kırkbeş yıldır Ada’da barış ve huzurun güvencesi olan Türkiye’nin hassasiyetleri çerçevesinde ve Ada’daki gerçekler temelinde, millî bir politika takip etmesi son derece önemlidir.

Şimdi Rum tarafında, Annan Planı ile kaçırıldığı düşünülen tarihî fırsatın, Türkiye’nin yoğun gündeminden de istifade ederek yeniden yakalanabileceği hesabı yapılmaktadır. Fakat ne AB’nin ne de küresel güçlerin baskısı, Kıbrıs’ta Rumlar lehine bir anlaşmayı mümkün kılacaktır. Anavatan Türkiye’nin kırmızı çizgilerini hiçbir güç ihlal edemeyecektir. Uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerine dayanan Türkiye’nin, Kıbrıs’ta bir oldu bittiye izin vermesi de mümkün değildir. Bilinmelidir ki Kıbrıs Adası’nın bir “Yunan Adası” olmasına asla müsaade edilmeyecektir.

Osmanlı Devleti’nin bakiyesi olan Kıbrıs’ın yegâne güvencesi Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Bu meyanda Türkiye, Kıbrıs Türk halkı üzerindeki tarihî ve kültürel sorumluluğunun bilinciyle ve uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve yükümlülükleri çerçevesinde, sadece Kuzey Kıbrıs’ın değil, tüm Ada’nın garantörü olarak Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de barış ve huzura katkı sağlamaya devam edecektir.

Kıbrıs’ta umutların yeniden yeşerebilmesi için evvela Rumların Ada’nın gerçeklerine inanmış olmaları ve ikiyüzlü diplomasiyle dünya kamuoyunu aldatmaktan vazgeçmeleri gerekmektedir. Türkiye’nin ise, Rum-Yunan şantajlarına boyun eğmeden dik duruşunu devam ettirmesi, uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan hak ve yetkilerinden asla taviz vermemesi büyük önem arz etmektedir. Bu anlamda, GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki tek yanlı doğalgaz arama çalışmaları uluslararası hukuka aykırıdır. Zira Kıbrıs Türk halkının Ada üzerinde, Rumlarla eşit siyasi ve ekonomik hakları vardır ve iki halkın ortak iradesi olmadan yürütülen tüm çalışmalar hukuka aykırı olacaktır.

Nihayet bilinmelidir ki Kıbrıs meselesi sonsuza dek masada kalamaz. Zira Kıbrıs Türk halkına uygulanan ağır izolasyonlar ve yıkıcı ambargolar insanlık dışıdır ve sürdürülebilir bir durum değildir. Rum-Yunan tarafının Kıbrıs Türk toplumuna yönelik bu haksız ve insafsız tutumları karşısında Anavatan Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sabrı tükenmek üzeredir. Bu nedenle, makul bir süre içerisinde, Kıbrıs’ta adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaşılamadığı takdirde -ki gerçekleşmesi mümkün görünmemektedir- Rumların uluslararası kamuoyunu aldatma girişimlerine bir son verip mevcut statünün devamını, yani KKTC’nin uluslararası toplum tarafından tanınmasını sağlamanın en doğru yol olacağını da tüm tarafların dikkatine sunmak isteriz.


PAYLAŞ