Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun üzerinden Anadolu’ya geçmesi, tarihin seyrini değiştiren, yıkılmakta olan İmparatorluk’un enkazı üzerinde millî devletimizin kurulmasının kapılarını açan tarihî bir dönüm noktasıdır. Olayın her yönüyle doğru bir değerlendirmesini yapabilmek için dönemin şartlarını kısaca hatırlamakta yarar var.

Birkaç ay önce, 1918 yılının sonbaharı başlarken, insanlık tarihinin o zamana kadar gördüğü, dört yıl süren büyük savaş, İtilaf Devletleri'nin zaferiyle sonuçlandı. Müttefiklerimiz Almanya, Avusturya ve Bulgaristan ardı ardına ateşkes anlaşmaları yaparak teslim oldular. Osmanlı Devleti, Ekim ayı içerisinde birçok kanaldan girişimler yaptıktan sonra, ayın sonuna doğru galiplerin lideri konumundaki İngiltere tarafından görüşme masasına çağrıldı. Mondros Limanı'na demirli Agamemnon Zırhlısı’nda yapılan görüşmeler, 31 Ekim 1918’de tamamlandı; “Mondros Mütarekesi” diye anılan ateşkes anlaşması imzalandı.

Anlaşma hükümlerine göre, Türk ordusunun tamamına yakını tasfiye ediliyordu. Asayiş için gerekli görülen sayıdakilerin dışında askerler hemen terhis ediliyor; bütün silah ve mühimmat toplanıp İtilaf Devletleri'ne verilmek üzere depolanıyor; donanma, tersane ve limanlarımıza el konuyor; Boğazlar, Toros Tünelleri, demiryolları, madenler ve gerekli gördükleri şehirler onların kontrolüne geçiyordu. Ayrıca güvenlik gerekçesiyle diledikleri yerleri, haber bile vermeden işgal edebileceklerdi. Bu anlaşmanın onurlu ve adil bir barışın ilk adımı olmayıp tam tersine Devlet’in kayıtsız şartsız teslimi anlamına geldiği, daha mürekkebi bile kurumadan yaşanan gelişmelerle ortaya çıktı.

Savaş sırasında İtilaf Devletleri'nin iki temel amacı vardı:

1. Almanya’ya diz çöktürüp küresel paylaşım ve hâkimiyet kavgasında rekabet edemez hâle getirmek.

2. Osmanlı Devleti’nin topraklarını paylaşmak, üzerinde etnik ve dinî temelli devletler kurarak bölgenin siyasal ve toplumsal haritasını kökten değiştirmek.

Bu maksatla savaş sürerken aralarında Sykes-Picot gibi açık ve gizli birçok anlaşma yapıp projeler hazırlamışlardı. Ateşkes anlaşmalarının ardından bunları uygulamak üzere harekete geçtiler.

İngiltere (Birleşik Devletler) Başbakanı Lloyd George için Osmanlı Devleti’nin parçalanması, Türk varlığının Anadolu’nun ortasında daracık bir alana sıkıştırılması, böylelikle toprakları üzerinde kurulacak Hristiyan devletlerine bağımlı hâle getirilmesi, sadece siyasi bir hedef değil bir medeniyet projesiydi. Çünkü Batı medeniyetine düşman olarak gördükleri ve “barbar” diye nitelendirdikleri Türkler, zorbalıkla ele geçirdikleri bu topraklar üzerinden medeni Avrupa’ya bin yıldır sürekli tehdit oluşturmuşlardı; artık Türkleri cezalandırmanın zamanı gelmişti.

Onun bu zihniyeti aslında 19. yüzyılın son çeyreğinde, dönemin başbakanı Gladston'un başlattığı İngiliz politikasının temel felsefesini yansıtır. Hatıralarında görüşlerinin gerekçelerini şöyle anlatıyor: “Yunanlılar Doğu Akdeniz‘de geleceğin milletidir. Velut (üretken) ve enerji dolu olup Türk barbarlığı karşısında Hristiyan medeniyetini temsil ederler. Büyük Yunanistan İngiliz İmparatorluğu için değer biçilmez bir kazanım olacaktır.”

Avam Kamarası’nda 8 Ağustos 1919’da yaptığı konuşmada, “Türkiye ile barış kadar yakından ilgilendiğimiz bir konu yoktur. Geleceğimiz Türkiye karşısında varılacak çözüme bağlıdır. İngiliz İmparatorluğu’nu sarsabilecek güçte bir Asyalı ulusun varlığının hiçe indirilmesi gerekir” diyordu. Barıştan ne anladığını da açıkça ilan ediyordu: “Barış şartları açıklanınca zaten Türklerin deliliklerinden, kötülüklerinden, cinayetlerinden dolayı ne kadar ağır cezaya çarptırılacakları görülecektir. Cezaları onların en büyük düşmanlarını bile yeterli derecede tatmin edecek kadar acımasız olacaktır.

Sultan Reşad’ın vefatı üzerine 8 Haziran 1918’de tahta çıkan Vahdettin için iki yol vardı; ya mütareke şartlarına aykırı işgaller başlayınca tepki gösterip, direnip mücadele edecek ya da İngilizlere tavizler verme pahasına anlaşma yapıp saltanatı ve devletin hukuki varlığını korumaya çalışacaktı. O ve başta Hürriyet ve İtilaf Partililer olmak üzere etrafındakiler ikincisini tercih ettiler. Boyun eğip teslim olmakla kalmadılar, Anadolu’da başlayan Millî Mücadele’ye karşı çıkarak engellemeye çalıştılar; işgalcilerle işbirliği yaptılar.

Bu dönemle ilgili araştırmalar yapan Von Bischorf şöyle yazıyor: “İngiltere neden Padişah ile anlaşma yapsın ki? Hiç anlaşma yapmadan imparatorluk içerisinde dilediği gibi ve istediği müddetçe her türlü tasarruf imkânına fiilen sahipti. Yakın Doğu'da artık birbirine rakip devletler değil kararlarına kimsenin itiraz etmek niyetinde olmadığı bir tek İngiltere vardı.”

Mustafa Kemal, 1918 Eylül ayının başında tayin edildiği Yıldırım Orduları Grup Komutanlığından mütareke hükümleri gereğince diğer komutanlar gibi İstanbul’a çağrıldı. 13 Kasım’da İtilaf Devletleri donanması, İstanbul Boğazı’na gelip demirlerken o da Payitaht’a döndü. Sonraki aylarda Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Fethi Okyar, Ali Fuat Paşa, Refet Bey gibi silah arkadaşları ve dostlarıyla sürekli görüşüp istişareler yaptı. Devletin içine düştüğü vahim durum karşısında ne yapılması gerektiğini konuşup düşündüler. İşgalciler, devletin her şeyine hâkimdiler; hükûmet, kafesteki kuş gibi ellerindeydi; Payitaht’ta onlara rağmen bir şey yapmak mümkün değildi. Zaten Padişah, İngilizlerin isteğine uyarak Aralık ayında Mebusan Meclisi’ni feshederek tek itiraz kanalını da susturmuştu. Bu durumda ya gelişmelerin seyircisi olarak susup bekleyecekler ya da Anadolu’ya geçip mücadele edeceklerdi. Ancak bunu yapmanın hiç de kolay olmayacağının farkındaydılar.

Yıllardır devam eden savaş, milletimizi çok yormuş ve yıpratmıştı. Mütareke sonrasında 700 bin kilometre kareye düşen vatan topraklarında dokuz milyon kadar Müslüman, üç milyona yakın çeşitli kökenden Hristiyan ahali yaşıyordu. Salgın hastalıklar ve savaş sırasındaki kayıplar, çoğunluğu köyde yaşayan Türk halkını kırıp geçirmişti; açlık ve yoksullukla mücadele etmekten olayları izleyip anlamaya zamanları yoktu. Topluma rehberlik etmesi gereken aydınlar ise siyasi görüş olarak ittihatçı-itilafçı şeklinde kutuplaşmışlar, birbirleriyle boğuşuyorlardı. Şehirlerdeki eşrafın, esnaf ve zanaatkârların durumu da çok farklı değildi. Ekonomik sıkıntılar, vatanlaştırıp asırlarca yaşadıkları yerlerden her şeylerini bırakıp kaçmak zorunda kalan on binlerce mülteci soydaşımızın hazin durumu, toplum psikolojisini olumsuz etkiliyor; karamsarlık yaratıyordu. Din adamları arasında Padişah'a, hilafet makamına bağlı olanlar kadar, işgalcilere tepki gösteren, Millî Mücadele'yi başından itibaren destekleyenler de vardı. Nitekim Şeyhülislam Dürrizade’nin fetvasına karşı, Ankara Müftüsü Rıfat Efendi'nin öncülüğünde hazırlanan karşı fetvayı elliye yakın müftü, imam ve müderris imzalayarak tepki göstermişlerdir. Denizli, Maraş gibi birçok yerdeki direniş hareketlerinin ön saflarında, mahallî din adamları ve müftüler bulunuyordu.

Bu kritik dönemde Türkiye’nin en büyük şansı, Harbiye’de eğitilen, cephelerde büyük deneyim kazanan, çok nitelikli, vatansever, fedakâr, çoğu kurmay her rütbeden nitelikli bir subay kadrosunun bulunmasıydı. 9 Eylül 1922’ye kadar süren Millî Mücadele’nin hem cephelerde hem de ülke genelinde en güçlü dayanağı bu kesimdir. Subayların yanı sıra, Askerî Tıbbiye ve Mülkiye gibi mekteplerde okuyan, kurulduğu 1912’den itibaren Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi gibi fikir adamlarıyla bir “millî mektep” işlevi yapan Türk Ocağı çatısı altında buluşan milliyetçi gençlik zümresinin mücadeledeki rolünü belirtmek gerekir.

1919 yılının ilk aylarında, olayların seyrini etkileyen iki önemli gelişme yaşandı. 32 devlet başkanı, nihai barış anlaşmasının şartlarını belirlemek üzere Paris Barış Konferansı'nda bir araya geldi; ancak esas görüşmeler dört büyüklerin yani İngiltere, Fransa ve İtalya başbakanlarıyla ABD Başkanı Wilson arasında yapılıp kararlar alınıyordu. Yunanistan Başbakanı Venizelos’un İtalya dışındaki üç devletin liderleri üzerinde büyük etkisi vardı. Batı Anadolu konusunda İtalyanlarla şiddetli rekabet yaşasa da diğer üçünü Türkiye konusunda Venizelos yönlendiriyordu. Zirvedeki görüşmelerde İtalyanların itirazına rağmen İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verilme kararı çıktı. Acilen uygulanması için Nisan ayından itibaren Türkiye’nin duymamasına özen gösterilerek hazırlıklara başlandı. Nihayet 15 Mayıs’ta İngiliz savaş gemilerinin himayesinde Yunan askerleri İzmir’e çıktılar.

Bu aylarda, İstanbul ve Karadeniz Bölgesi komutanlarını meşgul eden bir başka konu daha vardı; Doğu Karadeniz Bölgesi'ndeki asayiş sorunu. Burada sahil şeridinde Pontus Rum Devleti’nin kurulmasında kararlıydılar. Ancak nüfusun çoğunluğunu oluşturan Türklerin tepki göstermeye başlamalarından rahatsızdılar. Her zaman yaptıkları gibi, Pontusçu çetelerin saldırılarını görmezlikten gelerek Müslümanların Hristiyan ahaliye baskı ve şiddet uyguladığı iddiasıyla Hükûmet’e baskı yapmaya başladılar. Hatta daha ileri giderek en kısa zamanda asayiş sağlanmadığı takdirde mütareke hükümlerini uygulayıp bölgeyi işgal edeceklerine dair ültimatom verdiler.

Bu sırada Harbiye Nezaretinde, bazı birliklerin lağvedilmesi üzerine yeni şartlara uygun bir düzenleme yapılıyor; görev bölgelerindeki birliklerin yönetim ve denetimini yapmak, asayiş sorunuyla da uğraşmak üzere üç ordu müfettişliği kurulmasına karar veriliyordu. Bunlardan biri, hatta en önemlisi Doğu Anadolu ve Karadeniz Bölgesi'ni kapsayan geniş bir alanda yetkili olacak 9. (daha sonra 3.) Ordu Komutanlığı ve Müfettişliği idi. Burası için bir komutan aranırken Mustafa Kemal Paşa’nın adı öne çıktı. Durumu her bakımdan uygun görünüyordu.

Enver Paşa ile aralarının açık olduğu, Almanları sevmediği biliniyordu. Çanakkale’deki başarılarından dolayı kamuoyunda saygınlık kazanmıştı; Anafartalar Kahramanı olarak anılıyordu. Padişah Vahdettin’in veliahtlığı sırasında 1917’nin Aralık ayında iade-i ziyaret maksadıyla Almanya’ya giden heyette “Yaver-i Hazreti Şehriyâri” sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa da yer almıştı. Yani Padişah kendisini bizzat tanıyordu. Ayrıca Dâhiliye Nazırı olan M. Ali Bey, akrabası Ali Fuat Paşa aracılığıyla onu destekliyordu.

Bütün bu faktörler bir araya gelince Damat Ferit Hükûmeti, İngilizlerin onayını da alarak işlemleri süratle tamamladı. 6 Mayıs’ta “acele etmesi” kaydıyla karar kendisine tebliğ edildi.

Bu tayinden kısa bir süre önce, 15 Nisan’da Harbiye Nezareti ve Hükûmet, bölgedeki durumu büyük ölçüde etkileyecek başka bir tayin daha yaptı; boşalmış olan 15. Kolordu Komutanlığına Kâzım Karabekir Paşa’yı atadı. Erzurum merkezli bu Kolordu, o dönemde Devlet’in en büyük askerî gücüydü. Muhtemel bir Ermeni saldırısına karşı bölgede caydırıcı bir set oluşturuyordu. Mustafa Kemal, Samsun’daki 3. Kolordu Komutanlığına Albay Refet Bey'in tayinini de yaptırdı. Ali Fuat Paşa zaten Ankara’daki kolordunun başındaydı. Böylece kader ağlarını âdeta örüyor, önceden hesaplansa ancak bu kadar olabilecek, millî direniş için kararlı, birbiriyle tam olarak anlaşan bir komuta heyeti, Anadolu’da sessiz sedasız bir araya geliyordu.

Mustafa Kemal Paşa, 16 Mayıs’ta Bandırma Vapuru’yla İstanbul’dan ayrıldı. 19 Mayıs’ta karaya çıktığı Samsun, aslında Millî Mücadele’nin başlatılacağı güvenli bir yer değildi. Şehirdeki 300 kişilik İngiliz birliğinin yanı sıra, Pontusçu çeteler sürekli tehlike oluşturuyordu. Zaten Mustafa Kemal de durumu bildiğinden burada fazla kalmadı, 25 Mayıs‘ta Havza’ya geçti.

Burada henüz yetkilerini kullanma imkânı varken stratejik bir hamle yaptı. Telgraf merkezlerine talimat vererek Anadolu‘daki tek haberleşme kanalı olan telgraf hatlarının kullanılmasını, Ordu Müfettişi sıfatıyla kontrolüne aldı. İstanbul’dan ayrılırken vatansever bir şahsiyet olan Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa, bu hatların şifre anahtarını Mustafa Kemal’e teslim ederek tarihî bir hizmet yapmış; hatları kullanabilmesine imkân sağlamıştı. Böylece Mustafa Kemal, iki ay sonra İstanbul ile ilişkilerinin kesildiği döneme kadar Anadolu’daki haberleşmeleri kontrolüne aldı; Hükûmet, askerî ve idari makamlara talimat veremez hâle geldi.

Ataması yapılırken yetki alanının hem mekân hem idari yapı olarak geniş tutulmasını istemişti. Hükûmet, talimatlarının vakit geçirilmeden yerine getirilmesi mülahazasıyla buna hazırdı. Çünkü aksi hâlde İngilizlerin emrivaki yaparak işgale kalkışmasın korkuluyordu. Zaten Padişah ve Hükümet, Mustafa Kemal’i millî bir direniş hareketi başlatması için değil, kısa sürede asayiş sorununu çözmesi, silah ve mühimmatı toplatması, başladığı görülen millîci örgütlenmeleri bastırması amacıyla gönderiyordu. Bu nedenle geniş yetkiler verildi. Vilayetlere gönderilen tamimde onun görevinin sadece askerî değil mülki olduğu da belirtildi. Böylece Mustafa Kemal, ilk ağızda hem kendi mıntıkasındaki hem de civar vilayetlerdeki vali ve mutasarrıflarla rahatça haberleşme, talimat verme imkânı buldu. Hükûmet ve İngilizler durumu fark edip ordudan ihracına dair kararı ilan ettikleri 8 Temmuz’a kadar tüm mülki makamlar ve kolordular millî hareketin başlatıldığı haberlerini aldılar. Bu tarihten itibaren bir tercih yapacaklardı, ya bu harekete katılacaklar yahut İstanbul Hükûmeti’ne bağlı kalacaklardır. Çoğu, Hükûmet’in zafiyetini özellikle İzmir ve çevresinin işgali karşısındaki çaresizliğini gördüklerinden Millî Mücadele’den yana oldu. Konya ve Ankara valileri gibi tersini yapanlarsa fazla tutunamayıp İstanbul’a dönmeye mecbur kaldılar.

Mustafa Kemal, 8 Temmuz’da ordudan tardedilme kararına kadar bütün yazışmalarında Ordu Müfettişi sıfatının yanında “Yaver-i Hazreti Şehriyâri" unvanını da ısrarla kullandı. Böylelikle kendisi hakkında henüz yeterli bilgisi olmayan muhataplarını psikolojik bakımdan etkilediğini biliyordu. İzmir’in ve ardından çevresinin işgali, ülke genelinde büyük tepki toplamış; tehlikenin vahametini herkesin görmesini sağlamıştı. Bunun da etkisiyle telgraflarla ilettiği talimatlara uyulması kolaylaştı. Çok iyi bir komutan, üstün niteliklere sahip bir kurmay subaydı. Onun bütün riskleri bilerek komutanlıklarını üstlendiği Sakarya Savaşı, nihai sonuca ulaştığımız Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Savaşı, planlanmaları ve yönetilmeleri açısında askerî literatüre geçecek kadar değerli birer başarı hikâyesidir.

Mustafa Kemal, üstün komutanlık yeteneğinin yanında çok usta bir diplomattı. Hareketin saltanat ve hilafete başkaldırı olmadığını “vatanın bütünlüğünün ve millî bağımsızlığının, saltanat ve hilafet makamının korunması” hedeflerine yönelik olduğunu sürekli vurguladı; Sakarya Zaferi'ne kadar konuşma ve yazışmalarında Padişah’a karşı daima çok saygılı ve bağlılık ifade eden bir üslup kullandı; bu makamlarla sorunu olmadığını göstermeye özen gösterdi. Buna mukabil hükûmetleri şiddetle eleştirdi, Damat Ferid'i ağır şekilde suçladı. Aynı ustalığı dış ilişkilerinde de sergiledi. Sovyetlerle yakın bir ilişki kurarak yardım alırken Moskova’nın ülkemize rejim ihraç etmeye yönelik girişimlerini ustaca manevralarla engelledi. Mücadele yoğun şekilde sürerken 1921 ortalarında İtalyanlarla ve Fransızlarla anlaşmalar yaparak çekilmelerini sağladı; karşısındaki cepheyi böylece bölüp İngiltere ve taşeronu Yunanistan’ı yalnız bıraktı.

Havza’dan sonra Amasya’ya geçti. Burada arkadaşlarıyla yaptığı durum değerlendirmesinden sonra yayımlanan ve tehlikede olan millî varlığımızı, vatanın bütünlüğünü “milletin azim ve kararlılığının kurtaracağını" belirten bildiri, Millî Mücadele’nin başladığını gösteren bir işaret fişeğidir. İngilizler sürekli bastırıyor, Hükûmet’ten Mustafa Kemal'in derhâl İstanbul’a dönmesini sağlamasını ve azletmesini istiyorlardı. Bunu Hükûmet de Padişah da çok istiyordu. Ama zorla getirecek güçleri yoktu; askerî ve mülki makamlar üzerindeki otoritelerini kaybetmişlerdi. Sivas Kongresi sırasında Elaziz Valisi Ali Galip ve İngiliz subayı Binbaşı Noel vasıtasıyla Mustafa Kemal'i yok etmeye kalkıştılar. Ancak Binbaşı Noel'in Mustafa Kemal’den yana olan kolordudan gönderilen askerî birliğe direnemeyip kaçması üzerine bir daha tekrarlamadılar.

Mustafa Kemal, sonucun ne olacağını biliyor ve İstanbul’u sürekli oyalayarak bunu geciktirmeye, unvanlarından olabildiğince yararlanmaya çalışıyordu. Fakat Kongre için geldiği Erzurum’da, 8 Temmuz’da ipler tamamen koptu. Damat Ferit Hükûmeti, onu ordudan ihraç ettiğine, sıfat ve unvanlarının geri alındığına dair kararnameyi ilgili makamlara tebliğ etti. Mustafa Kemal’in karşı hamlesi hazırdı; kararın tebliğini beklemeden askerlik mesleğinden istifa ettiğini, mücadelesini sine-i millette sivil bir yurttaş olarak sürdüreceğini belirten yazıyı Harbiye Nezaretine gönderdi ve kamuoyuna da duyurdu.

23 Temmuz 1919‘da toplanıp 14 gün süren ve Mustafa Kemal’in başkanlığını yaptığı Erzurum Kongresi, aldığı kararlarla Millî Devlet’in kurulmasının yolunu açan tarihî bir hamledir, Mustafa Kemal’in liderliğinin sübut bulduğu yerdir. Devletin hudutlarının nereler olduğu Misak-ı Millî’nin ilanından önce bu toplantıda belirtildi. Millî irade ve millî bağımsızlık gibi esaslar zikredildi; bölgedeki cemiyetler “Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” şemsiyesi altında toplandı. Bu kuruluş Sivas’ta “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adını aldı, Millî Mücadele’nin sivil kanadı işlevini yaptı.

Mustafa Kemal‘in başkanlığındaki Kongre’de, hükmi şahsiyetini temsil yetkisiyle Heyet-i Temsiliye’nin kurulması da fevkalade önemlidir. Sivas’ta daha genişletilip güçlendirilen bu yapı, Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar mücadelenin hukuki ve meşru temsilciliği ve sözcülüğü görevini hakkıyla yerine getirdi. Kongre sırasında ve sonrasında Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa ve Bekir Sami Bey'in Mustafa Kemal’in çevresinde kenetlenmeleri, onun liderliğini benimsemeleri Millî Mücadele’nin toplumsal tabanını genişletip güçlendirdi.

Sivas’ta, 4 Eylül’de başlayan Kongre’nin en önemli özelliği, hareketi bir bölgeyle sınırlı tutmayıp ülke geneline yaygınlaştırmasıdır. Erzurum Kongresi kararlarının aynen onaylandığı toplantıdan sonra Mustafa Kemal, çok önemli bir çıkış yaptı; Heyet-i Temsiliye adına Padişah’a telgraflar göndererek Damat Ferid Hükûmeti'nin teslimiyetçi tutumunu asla kabul etmediklerini, görevden alınmaması durumunda bu Hükûmet’i tanımayıp tüm ilişkilerin kesileceğini, dağıtılan Mebusan Meclisi’nin derhâl toplanması gerektiğini kesin bir dille iletti. Sultan Vahdettin, bir süre oyalamaya çalıştıysa da bunun mümkün olmadığını anladı. Damat Ferid’in yerine Millî Mücadele’ye karşı olmayan Ali Rıza Paşa'yı sadrazam yaptı ve Mebusan Meclisi’nin toplanması için seçim yapılması kararlaştırıldı.

Böylece içeride ve dışarıda varlığı kabul edilen, saygı duyulan, meşruluğu tartışılmayan bir Millî Hareket ve lideri Mustafa Kemal gerçeğinin bulunduğu açıkça ortaya çıkmış oldu. Gidilecek daha uzunca bir yol, aşılması gereken engeller, büyük iç ve dış sorunlar ve bu hareketi boğmakta kararlı iç ve dış güçler olsa da artık “Türk tarihinin kulvarı değişmektedir.".

Millî Mücadele, çok zor şartlarda başarılmıştır. Bunda en büyük pay, kuşkusuz Mustafa Kemal’indir. Mütareke ile beraber ortaya çıkan işgal tehlikesine karşı bazı yerlerde Müdafaa-i Hukuk ve daha sonra Redd-i İlhak cemiyetleri kurulmuş; toplantılar düzenlenmiştir. Ancak olaylara gerçekçi bakmak gerekir. Bu girişimlerin hiç birinin toplumda önemli bir desteği bulunmuyordu. Kongrelere ve cemiyetlere katılımın sayısı toplamda 300’ü geçmemiştir. Etkisi ve sonuçları delege sayısıyla kıyaslanamayacak kadar büyük olan Erzurum’da 52, Sivas’ta 33 delege vardı. İzmir’in işgali üzerine yer yer direniş girişimleri başlamış, Kuva-yı Milliye grupları ortaya çıkmıştır. Ancak bunların da işgalin genişletilmesini önleyecek gücü yoktu. Gerçi Ethem’in Kuva-yı Seyyare’si ile Denizli’deki Demirci Mehmet grubu, millî ordunun henüz yeterli olmadığı ilk dönemde, iç isyanların bastırılmasında önemli rol oynamışlardı. Fakat sadece kendi bildiklerini yapan, üst makam tanımayan, keyfine göre salma yapıp para toplayan, zorbalığı hak sayan eylemlerinden ötürü büyük tepki topladılar. Kurulan millî orduya katılmayıp çeteciliği sürdürecekleri anlaşılınca gereği yapıldı ve dağıtıldılar.

Yunan ordusu İzmir ve çevresini işgale başladığı sırada, direniş hareketleri başlatmak maksadıyla bölgeye gelen Albay Bekir Sami Bey’in hatıratında hüzün veren, yürek burkan tablolar yer alır. Bütün çabalarına rağmen Alaşehir ve Ödemiş dışında uğradığı her yerde insanların ümitsizlik ve endişe içinde teslime hazır beklediklerini, her tarafta Yunan bayraklarının asılı olduğunu, terzilerin yenilerini dikmeye çalıştığını görür. Ahali, Rum komşularına yaltaklanmakta, direnme çabasındaki az sayıdaki subay ve memura tepki göstermektedir. Askerî birlikler, firarlar nedeniyle bitme noktasındadır. Koskoca Ege’de sadece Yarbay Ali Bey (Çetinkaya) sahile çıkan Yunan askerine, birliğinin başında ateş açmış ancak fazla direnemeyeceğini görünce içerilere çekilip mücadelesini sürdürmüştür.

Böylesine bir ortamda Mustafa Kemal olmasaydı ne olurdu? Kurulan cemiyetler ve yer yer oluşan milis güçleriyle ordu faktörü olmadan nereye ve ne zamana kadar direnilebilirdi? Merkezî bir yönetim ve komutanlık, para ve silah olmadan tam teçhizatlı ordulara karşı koyabilir miydi? Damat Ferid Hükûmeti'nin 28 Mayıs 1919’da “Yunan ordusunun üstün kuvvetleri karşısında direnmenin mümkün görülmediğini” belirten açıklaması, bütün bu soruların cevabı sayılabilir. İyi ki Mustafa Kemal gibi sevk ve idare kabiliyeti yüksek, şartları doğru okuyan, imkân ve kapasitesini en verimli şekilde kullanan bir lider ortaya çıktı; iyi ki ordumuzun bütün seçkin komutanları şahsi bir hesap içine girmeden çevresinde kenetlendiler; iyi ki millî şuur sahibi aydınlarımız, eşraf ve din adamlarımız, vatansever aşiret reislerimiz onun çevresinde birleştiler; iyi ki hep beraber yorgun ve karamsar halkımızı diriltip ayağa kaldırdılar. 26 Ağustos sabah saatlerinden itibaren ordu-millet olarak durdurulamaz bir millî sel hâlinde İzmir’e doğru akıp gittiler. Yalnız Yunan’ı değil Lloyd George'un başında olduğu dönemin en büyük emperyalist gücü İngiltere’yi de denize döktüler ve bizlere bağımsız ve özgür bir vatan bıraktılar.

Hepsini bir kere daha rahmetle, minnetle, şükranla selamlıyorum. Ruhları şad olsun!


PAYLAŞ