Türkiye başlıca iç ve dış sorunların, ekonomik durumun, ülke bütünlüğünü hedef alan ayrılıkçı-etnikçi Kürtçülük hareketinin yanı sıra, giderek genişleyip derinleşen bir “hukuk devleti-demokrasi” ve “yönetimin otoriterleşmesi”  meselesiyle karşı karşıyadır.

 

Son aylarda çok sık gündeme getirilen başkanlık sistemi konusunun, önümüzdeki seçim sürecinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti tarafından propaganda kampanyasının omurgası yapılacağı anlaşılıyor. İki yıl kadar önce AK Parti’nin yeni bir Anayasa hazırlamak maksadıyla kurulan Meclis Uzlaşma Komisyonu’na sunduğu Anayasa tasarısı aslında siyasi iktidarın nasıl bir sistem değişikliği istediğini ortaya koymuştu. Konunun yeniden gündeme getirildiği şu günlerde, hem AK Parti sözcülerinin konuşmalarından, hem de iktidar yanlısı yazarların yazdıklarından geçici olarak rafa kaldırılan o tasarının 7 Hazirandan sonra vakit geçirmeden hayata geçirilmek istendiği anlaşılıyor.

 

Hararetle savunulan bu “bize özgü başkanlık sistemi” teklifini eleştirenler cehaletle suçlanıyor. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sık sık atıfta bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sistemle bizde arzulananın benzerliği yoktur. “Bize özgü” diye nitelendirilen tasarının yasalaşması durumunda artık Türkiye’de çağdaş standartlarda bir hukuk devletinin ve demokratik düzenin var olduğunu kimse söyleyemez. Rejimi doğrudan etkileyecek bir sistem değişikliği gündeme getirilirken parti taassubunun, lidere yaranma çabasının bir kenara bırakılması, konunun serinkanlılıkla, objektif şekilde tartışılması gerekir. Oysa, ülkemizdeki bu günkü tartışma ortamı ve siyasi üslûp, soruna çözüm bulmak ve milletimizin önünü açmaktan çok ciddi bir rejim bunalımının arifesinde olduğumuz anlamına geliyor.

 

Aslında Türkiye’nin 1946’da çok partili döneme geçilmesinden ve 1950 de ilk serbest seçimlerle iktidarın halkın oyuyla değişmesinden başlayan, yetmiş yıllık bir demokrasi deneyimi ve birikimi vardır. Bu süreçte zaman zaman darbeler, ara rejimler, müdahaleler olsa da demokratik sistemin özü korunmuştur. Türk ve İslâm dünyasında bunu başaran ilk ülke Türkiye olduğu gibi, bu modeli uygulayan çok sayıda İslâm ülkesi de olmamıştır. Çünkü Türkiye’nin başarısının kendine özgü önemli nedenleri vardır. Kanun-i Esasi’den, Meşrutiyet döneminden başlayan, Cumhuriyet döneminde yapılan 3 Anayasa ile zenginleşen, kurumsallaşan; serbest seçimlerle halk iradesine dönüşen tarihi, kültürel ve psikolojik zemin, Türkiye’yi farklı bir konuma getirmiştir. Sonuçta demokrasimiz bütün eksikliklerine rağmen milletimizin nezdinde artık “vazgeçilmez” bir hayat tarzı olmuştur. Bunun bazı siyasi, zihnî ve ideolojik heveslerle yahut şahsi tutkularla değiştirilmeye çalışılması “siyaseten irtica” anlamına gelir ve büyük sorunlar doğurur. Sandıktan çıkan sonuç yani çoğunluğun tercihi “milli irade” sayılıp adeta kutsanırken farklı görüşleri temsil eden % 50’den fazla insanın tercihine saygı gösterilmiyor. Bu tavır 19.cu yüzyılda Jean Jacques Rousseau’dan esinlenen Fransız Jakobenizminin otoriter zihniyetini temsil ediyor. Aslında milli devletimizin kuruluş döneminde, 1921’deki Meclis görüşmelerinde bu konu çok tartışılmıştır. Sonuçta 1924 Anayasası “Kuvvetler Birliği”nin benimsendiği, erklerin yasama organında toplandığı, TBMM’nin tek yetkili organ sayıldığı esaslara göre düzenlenmiştir. 27 yıllık “tek partili Cumhuriyet” döneminden sonra 1950’de serbest seçimler yapılıp Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte 10 yıl Meclis çoğunluğunun tek yetkili sayılmasının sonuçlarını yaşadık. Bu dönemde asıl iktidar Meclis’in iç tüzük hükümleri bağlamında yasama organı değil, Demokrat Parti Meclis grubuydu. Nitekim rahmetli Menderes 1955’lerde hararetli tartışmaların yapıldığı bir grup toplantısında, tansiyonu düşürmek için milletvekillerine “siz dilediğinizi yapabilirsiniz, hilafeti bile isterseniz getirebilirsiniz” demişti. Bu sözleriyle elbette hilafetin getirilebileceğini kastetmiyordu ancak hükümete karşı tepkili olan grubunu yatıştırmak istiyordu.

 

Kuvvetler birliğinin sonucu olarak 24 Anayasası’nda yargı doğrudan yürütme organının yani hükümetin kontrolündeydi. Dolayısıyla hâkim teminatı, yargı bağımsızlığı söz konusu değildi. Bunun sonucu olarak iktidar-muhalefet çekişmeleri esnasında gazeteciler mahkeme kararıyla tutuklanıyor, basın üzerinde yoğun bir baskı kurulabiliyordu. Yasama ve yürütmenin, idarenin karar ve icraatının yargı denetiminde olmamasının sonucu, iktidar dilediği kararları alabiliyor, Kırşehir’i siyasi nedenlerle ilçe yapabiliyor, partileri kapatabiliyordu. Ama bu tarz baskılar DP iktidarını kalıcı kılmadı. Tam tersine toplumun diğer kesimlerinde hakkını ve hukukunu koruyamamanın, ikinci sınıf insan muamelesi görmenin etkisiyle iktidara karşı giderek yoğunlaşan bir öfke oluştu. Meşru yollardan hakkını savunmanın imkânsız hale geldiği kanaati, toplumsal muhalefeti anti demokratik yöntemlere yöneltti. 27 Mayıs darbesi olduğu sırada toplum tam anlamıyla kutuplaşmıştı; iktidarla muhalefet yandaşları birbirlerinden nefret derecesinde ayrışmışlardı. İktidar muhalefetin hukuk dışına çıktığını, darbe peşinde olduğunu düşünüyor, muhalefet ise DP yönetiminin iktidarda kalmak için hukuku bir kenara bırakıp her yola başvurduğunu, gösteri yapan gençleri katledip kıyma makinalarında yok ettiğini, Harp Okulu öğrencilerini kurşuna dizmeye hazırlandığını, muhalefet yöneticilerini yok etmek maksadıyla evlerinin işaretlendiğini iddia ediyordu. Bu çekişmelerin neticesinde siyasi tansiyon giderek yükseldi ve 27 Mayıs darbesi yapıldı. Böylece Türkiye her bakımdan en az yarım yüzyılını heder etmiş oldu.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın sözleri bir bakıma 27 Mayıs arifesindeki Türkiye tablosunu yansıtıyor: “Biz % 50 oy alıyoruz fakat geriye kalan % 50 de bir nefret söylemine dönüşüyor. Biz eskiden sokağa çıkardık, taraftarımız bizi çok severdi. Karşıdaki muhaliflerde saygı duyardı. Şimdi bir nefretle bakış seziyorum. Kemikleşme, kamplaşma var. Bu bizim % 50 oyumuza engel olmaz. Ama Türkiye yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkabilir.”

 

 

Yakın geçmişte yaşadıklarımızı unutarak, olmamış sayarak günümüzde olanları anlamlandıramayız, geleceğimizi inşa edemeyiz. Arınç’ın deyişiyle nefret söyleminin yoğunlaştığı bir siyasi ortam kutuplaşmalara yol açar; taraflar arasındaki köprüler atılır. Toplumda aklıselimle mantıklı düşünmenin, politik diyalogun yerine öfke egemen olur. Bu tarz hikâyeleri 27 Mayıs’tan başlayarak bir çok defa yaşamış bir ülke olarak hukuk devletinin, demokrasinin, toplumsal huzur ve istikrarın değerini bilmek ve bunları özenle korumak, sahiplenmek mecburiyetindeyiz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 7 Haziran seçimlerinde yeni Anayasa ve başkanlık sisteminin oylanacağını söylerken, önümüzdeki seçim sürecinde ana gündemin ne olacağını da belirtmiş oldu.

 

Cumhurbaşkanı başkanlık sistemini neden bu derece önemsiyor? Türkiye’nin bu tarz bir sistem değişimine ihtiyacı var mı? Siyasi iktidarın şu anda isteyip de yapamadığı ne var? Türkiye’de halen bu soruların cevaplarının her yönüyle doğru ve gerçekçi bir şekilde konuşulabildiği, tartışılabildiği bir ortam ne yazık ki mevcut değil.

 

Gazete ve TV kanallarının büyük çoğunluğu siyasi iktidarın güdümünde olduğundan, tarafsız, doğru ve objektif neşriyat yapmak yerine, aldıkları talimatın gereğini yerine getirmek için çırpınıyorlar. Neyin yazılıp konuşulacağı, hangi başlıkların atılacağı, hangi kurum ve kişilerin hedef alınıp itibarsızlaştırılacakları belirli bir merkezden yönlendirilince, halkın doğru bilgi edinme kanalları önemli ölçüde tıkanıyor. Dünyada benzeri pek fazla görülmeyen bir enformasyon kirliliği yaşanıyor; neyin doğru neyin yalan olduğu anlaşılmaz hale geliyor.

Başkanlık sistemini savunanlar, sürekli ABD’ni örnek gösteriyorlar. Ancak bu ülkenin kendine özgü tarihi, siyasi ve kültürel şartlarının bulunduğunu, bunlara uygun bir sistemin oluşturulduğunu ve bunun 1787’den bu yana aksamadan işlediğini, buna karşılık aynı sisteme özenen Güney Amerika ülkelerinde rejimin diktatörlüklere dönüştüğünü görmezlikten geliyorlar.

Amerikan Başkanlık sisteminin en önemli özelliği yasama, yürütme ve yargının birbirlerini güçlü bir şekilde denetlediği “denge-fren” esasının benimsenmiş olmasıdır. Bu yüzden ABD Başkanı “seçilmiş kral” değildir. Çünkü bu devleti kuranların ortak korkusu baskıcı merkezi bir yönetimin kurulması, güçlü ve otoriter bir liderin egemen olmasıydı. Çünkü bu insanlar mutlakiyetçi yönetenlerin olduğu monarşilerden kaçarak geldikleri yeni ülkelerinde özgürce yaşamak, siyasi, dinî ve ekonomik baskılarla karşılaşmak istemiyorlardı. Ayrıca farklı eyaletlerde yaşarlarken, İngiltere’nin egemenliğine başkaldırmışlardı. Geleceklerini güvence altına alacakları ortak bir devlet şemsiyesine ihtiyaçları vardı. Ama bunu oluştururken mevcut eyaletlerin idari, siyasi ve ekonomik varlıklarını sürdürebilecekleri federatif  bir düzen kurdular; ortak devletin adına “Amerika Birleşik Devletleri” dediler. Bugün her eyaletin kendi kanunları, parlamentosu, polis gücü vardır; valilerini kendileri seçerler.

Türkiye’de başkanlık sistemine geçilirken, Osmanlı sistemini yanlış yorumlayarak, etnikçi – bölücü hareketi frenleyeceği mülahazasıyla Amerika’da var denilerek eyaletler oluşturulmaya kalkışılırsa bu Türkiye Cumhuriyeti’nin dağılmasıyla sonuçlanır. Bundan kazançlı çıkan ancak ve sadece etnikçi Kürtçülük hareketi olur.

Amerika Birleşik Devletleri’nin merkezi yönetiminde yasama organı yani kongre ve senato vardır. Bunlar hem birbirlerini hem de başkanı kontrol ederler, yetkilerinin kullanımını dengelerler. Başkan, kongrenin onayı olmadan tek kuruş harcayamaz. Atamalar da yasama organının onayıyla yapılabilir. En önemlisi yasama organının seçimlerinde listeleri başkan yapmaz. Delegelerin desteğini alan herhangi bir kişi seçilebilir, kongre üyesi yahut senatör olur. Dolayısıyla başkana diyet borcu olmaz. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri’nde başkanın gücü kısıtlıdır; güçlü olan sistemdir. Tamamıyla bu ülkenin kendine özgü şartlarından kaynaklanan bir sistemi alıp Türkiye’de uygulamak mümkün müdür? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istediği yetkilerinin kısıtlandığı bu tarz bir model olabilir mi? Sayın Erdoğan şu sıralarda sadece slogan halinde başkanlık sistemi talebini dillendiriyor; ama esaslarına, ilkelerine, ayrıntılarına girmiyor. Zaten Başbakan Davutoğlu da bunların 7 Haziran’dan sonra konuşulacağını ifade etmişti.

Buna karşılık bir süre önce AK Parti tarafından hazırlanıp Meclis’teki Uzlaşma Komisyonu’na sunulan taslakta istenenlerin ne olduğu açıkça ifade edilmektedir. Söz konusu taslakta daha demokratik ve hukukun üstünlüğünün esas olduğu bir sistem değil, siyasi vesayetin, otoriterleşmenin yasalaştırıldığı, kurumsallaştırıldığı  bir düzene geçilmek isteniyor.

 

Aslında bizdeki Siyasi Partiler ve Seçim Yasası demokratik bir siyasi düzenin kurulmasının önündeki en önemli engeldir. Çünkü Meclis’teki milletvekillerinin tamamına yakını partilerin gücüne göre liderlerinin belirlediği isimlerden oluşmaktadır. Parti disiplini mutlaktır. Milletvekili oyunu vicdani kanaatine göre değil, grup başkanının işaretine göre kullanır. Seçimlerde çoğunluğu kazanıp iktidara gelen partinin lideri başbakan sıfatıyla hükümeti kurar. Milletvekili yahut bakan sıfatı verilen kişi kendisini tercih eden liderine yahut başbakana şükran borcunu ödemekle yükümlüdür. Az da olsa bunun tersinin vuku bulması durumunda yapan kişinin partiden, dolayısıyla siyasi hayattan tasfiyesi kaçınılmaz olur. Türkiye’de gerçekten demokrasinin gelişip yerleşmesi, çağdaş standartlara uygun hale gelmesi isteniyorsa “darbe anayasasını ortadan kaldırıyoruz” şeklindeki samimiyetten mahrum gösteriler yerine öncelikle mevcut antidemokratik Siyasi Partiler ve Seçim Yasası değiştirilmelidir.

 

Diğer taraftan başkanlık sistemine geçilmek istenirken, mevcut yapıyı daha demokrat ve özgürlükçü kılmak gibi bir eğilim de görülmüyor. Aksine son yıllarda arka arkaya yapılan düzenlemelerle hukuk devleti esaslarından, demokratik değerlerden yargı bağımsızlığı gibi “olmazsa olmaz” temel bir ilkeden büyük ölçüde uzaklaşıldı; hak ve özgürlükler ciddi şekilde kısıtlandı. Yargının bağımsız olmadığı, HSYK’nın Adalet Bakanlığı’nın kontrolüne geçirildiği, yüksek yargı organlarında isimlerin buradan belirlendiği, mahkemelerin iktidarın isteği doğrultusunda oluşturulduğu bir ortamda kuvvetler ayrılığı da yargı bağımsızlığı da ortadan kalkar. Yargı bağımsızlığı olmayınca hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler de olmaz.

 

Devletin adının Cumhuriyet olması, parlamentonun bulunması hatta seçimlerin yapılması sonucu değiştirmez. Bugün komşumuz Putin’in Rusya’sında, kardeş ülkelerde Nazarbayev’in Kazakistan’ında, Aliyev’in Azerbaycan’ında, Kerimov’un Özbekistan’ında bütün bu şekli görüntüler vardır. Sistemin adı başkanlıktır. Olmayan tek şey demokrasi ve hukuk devletinin varlığıdır. Başka bir ifadeyle, bu ülkelerdeki rejimin adı “otokrasi” dir, yani yöneticinin bütün yetkileri tek başına elinde bulundurmasıdır.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin 92 yıllık hukuk ve demokrasi serüveninin sonucunda bu ülkelere benzetilmeye kalkışılması, bu niyetin Amerika Birleşik Devletleri modeliyle örtülmeye çalışılması son derece yanlıştır. Bu girişimleri kaygı ile izliyor, ülkemizde hem toplumsal barışın, huzurun, hem ülke bütünlüğünün hem de siyasi ve ekonomik istikrarın büyük zarar görmesinden korkuyoruz.


PAYLAŞ