30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da kazandığımız “Başkomutanlık Meydan Savaşı”, Türklüğün Ergenekon’dan ikinci çıkışıdır; Anadolu’nun milletimizin ebedî vatanı olduğunun teyididir. Bu Zafer’in büyüklüğünü ve anlamını algılamak için emperyalist Batı’nın üç yıl önce Sevr’de dayattığı haritaya bakmak yeter. Türk varlığının Rumeli’den sonra Anadolu’dan da tasfiyesi amacıyla Cihan Savaşı galibi itilaf devletlerinin hazırladığı plan, Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde, son derece zor şartlarda yürütülen Millî Mücadele sonunda Mehmetçik’in süngüsüyle Dumlupınar’da parçalanıp tarihin çöp sepetine atıldı.

Zafer kolay kazanılmadı. Daha bir yıl önce emperyalistlerin taşeronluğunu yapan Yunan ordusu, Türk direnişini kesinlikle kırmak amacıyla başlattığı saldırının ilk kısmında başarı sağlamış, Polatlı’ya kadar gelmişti. Kütahya-Eskişehir muharebelerindeki yenilgiler üzerine, Meclis kararıyla olağanüstü yetkililerle Başkomutan olan Mustafa Kemal Paşa’nın duruma el koyması sonucu, dağılmak üzere olan Ordu’muz Sakarya’nın doğusuna çekilerek zaman kazandı; yapılan müdahalelerle toparlandı, yeniden savaşacak hâle geldi. 23 Ağustos’ta başlayıp 13 Eylül’e kadar 22 gün ve gece süren Sakarya Savaşı, Türk tarihinin dönüm noktasıdır. Subayların ön safta erlerle omuz omuza savaştığı, Polatlı ve çevresindeki tepelerin defalarca el değiştirdiği, millî varlığımızın geleceğinin belirlendiği bu Savaş’ta, ordumuz geri adım atmadı; Yunanlar Sakarya’nın batısına çekilmek zorunda kaldı. Cephe karargâhı yaptıkları Afyon ve çevresinde, işgali sürekli hâle getirmek amacıyla geniş bir tahkimat yaptılar. Mıntıkayı dolaşıp inceleyen bazı Batılı gazeteciler, bu tahkimatın altı aydan önce aşılamayacağını ifade ediyorlardı.

Sonraki aylarda ordumuzu güçlendirip taarruza hazır hâle getirmek için yoğun bir çalışma başlatıldı. İnsan, para, vasıta, malzeme ve iaşe kaynaklarımız son derece sınırlıydı. Daha varlıklı batı bölgelerimiz işgal altındaydı. Güçlükle sağlanan silahları Karadeniz limanlarından Ankara’ya kağnılarla taşıyıp getirmek kolay olmuyordu.

Diğer taraftan aylarca taarruza geçilmemiş olmasını zaaf olarak görüp morali bozulan, durumu eleştirenler de vardı. Bu sırada İngilizlerden soruna görüşülerek çözüm bulma önerileri gelmeye başladı. Aslında Yunan işgali diplomasi yoluyla İzmir ve çevresinde hatta Trakya’da kalıcı hâle getirilmek isteniyordu. Oysa Mustafa Kemal ve Hükûmet, barış için İzmir’in derhâl boşaltılması şartından geri adım atmamakta kararlıydı. Buna rağmen iyi niyet tavrı olarak Fethi Bey, temaslar yapmak ve barış imkânlarını görüşmek üzere Büyük Taarruz’dan bir süre önce Avrupa’ya gönderildi.

Ağustos ayı başlarında hazırlıklar belirli bir aşamaya gelmiş, asker sayısı ve silah kapasitesi açısından tam olmasa da nispi bir denge sağlanmıştı. Ancak savaşın uzaması hâlinde bunun sürdürülmesi mümkün değildi; çünkü bu durumda askerin doğacak olan ihtiyaçlarını karşılayacak yedekte kaynaklarımız yoktu;

Mustafa Kemal, mevcut şartları göz önüne alarak çok cesur ve bir o kadar da tehlikeli bir baskın planı hazırladı. Planın esası, düşmana beklemediği bir yönden, çok ani, şiddetli bir taarruz başlatıp en erken zamanda savaşma isteğini ve mevzilerini çökertmek, çekilmek zorunda bırakmak, takviye güçler getirmesine fırsat vermeden bizim seçeceğimiz bir alanda etrafını sarmak, olabildiğince büyük kısmını esir alarak yahut etkisiz hâle getirerek devreden çıkarmaktı. Bu yapıldıktan sonra önlerinde artık direnebilecek bir güç kalmayacak olan askerlerimizin, en kısa zamanda İzmir’e ulaşarak Harekât’ı tamamlaması zor olmayacaktı.

Mustafa Kemal’in başkanlığındaki Komuta heyeti, planı etraflı şekilde inceleyip tartıştı. Mustafa Kemal’in Harp Akademisinde tabiye öğretmeni olan 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, başarısızlık durumunda doğacak tehlikeleri işaret ederek itiraz etti; ama çıkacak karar ne olursa olsun ona uyacağını söyledi. Sonuçta Mustafa Kemal’in hazırladığı plan kabul edilip uygulamaya konuldu.

Son derece disiplinli hareket edildi. Gizliliğe büyük özen gösterildi. Yunanlar, uçaklarla havadan bölgeyi sürekli denetlemelerine rağmen 26 Ağustos sabahı, gün ağarmadan topçu bombardımanı başlayıncaya kadar durumu fark edemediler.

Türk ordusu, Başkomutan Mustafa Kemal’den rütbeli rütbesiz tüm askeriyle tek yürek olmuş savaşıyordu. Verilen emirleri geciktirmeden yerine getirmek için canlarını tereddütsüz ortaya koyuyorlardı. Kahraman bir asker olan Albay Reşat Bey (Çiğiltepe), hedefe birkaç dakika geç kalmayı içine sindiremiyor; hayatına son veriyordu. General Fahri Belen, bilahare soyadı yaptığı Belentepe’nin alınışı sırasında şahit olduğu bir manzarayı şöyle anlatıyor:

Belentepe ön yamaçlarındaki çalılıklar, topçu ateşiyle yanarak üç-dört yüz metrelik bir saha ateş ve duman içinde kalmıştı. Avcılarımız bu ateş içinden geçmekte ve bir kısmı yanarak şehit olmakta idiler.”

İstanbul‘a taarruz haberi, güvenlik nedeniyle telgraf hatları kesik olduğundan ancak yabancı ajanslar aracılığıyla ulaşmıştı. Durum ilk üç gün belirsiz göründüğünden Türk halkı yüreklerini kavuran bir heyecan, merak ve endişeyle dua edip bekleşiyordu. İşte milletimizin o andaki duygularını, yakarışını Yahya Kemal şöyle dile getiriyor:

“Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi

Senin uğruna ölen ordu budur ya Rabbi

Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın

Galip et çünkü bu son ordusudur İslam’ın”

Harekât, hem zamanlama hem de hedefler bakımından askerimizin ecdada yakışır fedakârlığı ve kahramanlığıyla planlanan şekilde gelişti. Geriden takviye alamayan Yunan birlikleri, Türk ordusunun yoğun baskısı sonucu Dumlupınar alanına itilip kuşatıldı. Burada gece saatlerine kadar süren ve Atatürk‘ün isteğiyle tarihe “Başkomutanlık Meydan Savaşı“ olarak geçen savaş; askerî, siyasi ve sosyal sonuçları açısından hem kendi tarihimizin hem de bölge ve dünya tarihinin en önemli olaylarından biridir. Burada tarihin seyri değişmiştir. Batı emperyalizminin (düvel-i muazzama) Yunanlar aracılığıyla uygulamaya çalıştığı, Türk ve Müslüman varlığının bu coğrafyadan tasfiyesine yönelik asırlık “Şark projesi” çökertilmiştir. Bütün mazlum milletlere emperyalizmin bir kader olmadığı, direnmenin mümkün olduğu mesajı verilmiştir. Üç asır boyunca batıdan Avrupa’nın, kuzeyden Rusya’nın silah gücüyle haklarımızı gasp edip topraklarımızı talan etme alışkanlıkları ilk defa bu meydanda hüsrana uğratılmıştır.

Dumlupınar’da kaçabilen Yunan askerlerinin peşi bırakılmadı. Komutanları Trikopis, bir grup askeriyle 3 Eylül‘de Uşak’ta teslim oldu. Diğer bir kısım Yunan askeriyse bir taraftan İzmir ve Mudanya’ya doğru soluk soluğa kaçıyor bir taraftan da geçtikleri şehir ve kasabaları vahşice yakıyor, savunmasız halkı katlediyordu.

Başkomutan Mustafa Kemal, daha planlama safhasında Harekât’ın 15 günde tamamlanacağını öngörmüştü. Dumlupınar’da zafer akşamı bunu, “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emriyle teyit etti. Süvari Kolordumuz kanatlanıp uçarcasına emri yerine getirdi. 400 km’lik mesafe dokuz günde aşılarak İzmir’e girildi. Bayrağımız, bir daha inmemek üzere Hükûmet Konağı ve Kadifekale’de göndere çekildi. Türk düşmanlığını siyasetinin temeli yapmış olan Birleşik Devletler Başbakanı Lloyd George, inanılmaz bir süratle gelişip sonuçlanan Harekât’ı engellemeye fırsat bulamamış; çaresiz kalmıştı. Zaten kısa süre sonra politikadan çekilmek zorunda kaldı.

Millî varlığımızın vatan topraklarımızda ilelebet devamının yolunu açan bu büyük Zafer’i bize armağan eden Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yı, rütbeli rütbesiz bütün silah arkadaşlarını, Gazi Meclis’i bir kere daha rahmetle, minnetle, şükranla, hürmet ve muhabbetle anıyor; kalbi duygularla selamlıyoruz. Ruhları şad olsun!


PAYLAŞ