Bilim ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, geçen hafta “Tersine Beyin Göçü Projesi” adıyla yabancı ülkelerdeki genç bilim insanlarımızın ve araştırmacılarımızın ülkemize dönmelerini sağlayacak bir uygulama başlatılacağını duyurdu. TÜBİTAK üzerinden yürütülecek bu projeye göre, lisansüstü seviyesindekilere 20 bin, doktora ve üzerindekilere 24 bin lira verilecek; ayrıca eş ve çocuklarına 2.500 lira ödeme daha yapılacak. Böylelikle ihtiyacımız olan teknolojik üretim ve yeni buluş (inovasyon) yapılmasının önü açılmış olacak.

Esas itibariyle bu projeyle doğru ve gerekli bir adım atılıyor. Çünkü nitelikli, istidatlı, iyi eğitim alan genç beyinleri Türkiye’de tutamıyoruz. Son yıllarda giderek artan sayıda iyi eğitimli gencimiz, çoğu dönmemek üzere başta ABD olmak üzere yurt dışına gidiyor. Yapılan araştırmalarda günümüzde üniversite öğrencileri arasında fırsat bulmaları halinde ülke dışına çıkmak isteyenlerin oranının %70’ten fazla olduğu görülüyor. Neresinden bakılırsa bakılsın ortada vahim bir tablo var. Türkiye’nin geleceği adına en değerli varlığımız olan gençlerimize hem kaliteli bir eğitim veremiyoruz, hem de imalat hatası olarak ortalamanın üzerinde olanları ülkemizde tutamıyoruz. Bu büyük sorunun geç de olsa görülmüş olması sevindiricidir. Ancak hayal kırıklığı yaşanmaması için projenin hedefine ulaşma şansının ne olduğunun siyasi hesapların dışına çıkılarak, objektif kriterlerle değerlendirilmesi gerekiyor.

Yetenekli ve nitelikli bir genç, ailesini, çevresini, ülkesini bırakarak yabancısı olduğu bir başka ülkeye neden gider? Bunu sadece alacağı yüksek ücrete bağlamak doğru olur mu?

Üniversitelerimizde kariyer yapmak isteyen gençlerimize laboratuvar, kütüphane, arşiv vb. gerekli ortamı sunabiliyor muyuz? Yüksek lisans ve doktora çalışmalarının, bilimsel makalelerin ciddiyet derecesi ne, bunlarda ciddi bir denetimin yapılması durumunda yüksek oranda intihal (aşırma) sorunuyla karşılaşılmıyor mu? Somut birer örnek olarak Aziz Sancar ve Hotamışlıgil gitmeselerdi emekli birer öğretim üyesi olarak kalmayacaklar mıydı?

Gerçekçi olmak zorundayız; teknolojiye dayalı bir ekonomi, inovasyon, büyük çaplı ihracat, yüksek milli gelir ve refah birer sonuçtur. Bunlara uygun kurumsal alt yapınız yoksa dilediğiniz hedeflere ulaşamazsınız. Neredeyse üç yüz yıldır çeşitli adlarla uygulanmaya çalışılan reform ve modernleşme girişimlerine rağmen hala “gelişmekte olan ülke” sınıfından yukarıya çıkamadıysak nedenlerini doğru okumamız gerekiyor.

GELİRLERSE DEĞERLENDİREBİLECEK MİYİZ?

Diyelim ki dışarıdan önemli sayıda genç bilim insanının, araştırmacının ülkeye dönmesini sağladınız; bunları nerede, nasıl ve hangi yöneticilerinizle değerlendireceksiniz. Başta üniversiteler olmak üzere en önemli kurumlarda yönetimler ve kadrolar bilgi, liyakat ve nitelik gibi objektif kriterlerle değil, sadakat, bağlılık ve siyasi yakınlık üzerinden belirleniyor. Çoğu rektörün yahut işin başındaki yöneticinin siyasi iradeye kendini beğendirmek, makamında kalmak için neler yaptıklarını, imkânlarını nasıl heder ettiklerini, başarısızlıkları görüldüğü halde nasıl makbul sayıldıklarını, yerlerinde kaldıklarını görüyoruz. Geldiği yerin zihniyet ve işleyiş tarzına, metod ve düzenine alışmış olan genç araştırmacı, sıla özlemi yahut sunulan imkânların etkisiyle dönüp geldiğinde kısa zamanda her şeyin farklı olduğunu göreceğinden hayal kırıklığı ve uyum sorunu yaşamaya başlar. Üstelik çoğu yetersiz ve beceriksiz olan üstleri tarafından yerlerine gelebileceğinden korkulur ve kıskanılır. Çeşitli nedenlerle verimli olamayan, önü tıkanan “genç araştırmacı" bir süre sonra ya ortama uyar sistemin adamı haline gelir, yahut ilk fırsatta geldiği ülkeye dönüp gider. Bunun örneklerini yakın geçmişte yaşadık. 2005’ten başlayarak beş altı yıl boyunca TÜBİTAK, Merkez Bankası ve Hazine’nin o dönemde başında olan yöneticiler, nitelikli ve yetişmiş insan ihtiyacımızı gördüklerinden, çoğu Amerika’dan çok sayıda gencin ülkemize gelmesi için yoğun çaba harcadılar; belirledikleri isimlerle bizzat oralara gidip mülakatlar yaparak beğendiklerini kadrolarına kattılar. Bu kampanyanın sonucu bu kurumlarda üç beş yılda bilgili, nitelikli konularında uzman kadrolar oluştu. Ama bu “tersine beyin” göçü uzun sürmedi. Her yerin, her kurumun kendi güdümünde olmasını isteyen partizan zihniyet, bir süre sonra bu kurumlara dilediğince hükmedebilmek için yapılarını biat ve sadakat esaslarına göre değiştirdi. Dışarıdan getirilen genç “beyin”lerin çoğu istenmediklerinden yahut bu ortama uyum sağlayamadıklarından çekip gittiler.

KALİTESİZLİK TEMEL SORUN

Zengin ve gelişmiş ülke olmak sadece ekonomiyle sınırlı bir olgu değildir. Kaliteli bir eğitim ve akademik ortam, devletin ve demokrasinin olmazsa olmazı durumundaki bağımsız ve tarafsız yargı, kuvvetler ayrılığı, özgür basın ve düşünce hayatı varsa ekonominin gelişip refahın artması zor olmaz. Çünkü dünyanın her yerinde insanlar sisteme ve adalete güven duyuyorlarsa risk almaktan çekinmezler; yarınlarından emin halde girişim ve yatırım yaparlar. Hukuka bağlı adil devlet, kuvvetler ayrılığı, bağımsız ve tarafsız yargı gibi demokrasinin temelini oluşturan unsurların her biri bileşik kaplar gibi diğerlerini etkiler. Bunlardan birinde yaşanan zaaf veya noksanlık sistemin işleyişini bozar, kalite düşer. Yapılan bazı araştırmalarda Türkiye eğitim kalitesinde 105’nci,

yargının bağımsızlığı alanında 103’ncü, ekonomik rekabette 53’ncü sırada görünüyor. 72 OECD üyesi ülkede 15 yaş grubundaki öğrenciler arasında düzenli şekilde yapılan sınavlarda Türkiye matematikte 49’ncu, fende 52’nci, okuduğunu anlamada 50’nci durumda. Dünyanın en iyi 500 üniversitesi sıralaması yapılırken ülkemizden her seferinde en fazla üç üniversite en son sıralarda yer bulabiliyor. Bu tablo olumlu anlamda değişmedikçe küresel rekabette daha üst sıralara tırmanamayız; hatta G-20’ler diye anılan ülkeler grubundaki yerimizi bile koruyamayız. Eksiklerimizi ve yanlışlarımızı ısrarla görmezlikten gelerek, karşılaştığımız sorunların nedenlerini tümüyle dış güçlerin düşmanlığına bağlamak kolaycılığıyla bunlardan kurtulamayız. Nitekim üç yüz yıldır kurtulamadık. Toparlanıp gerçeklerle yüzleşmezsek, korkarım bugünleri bile arayabiliriz.

Bilim ve teknolojide güçlü bir hamle yaparak dünyanın en gelişmiş on ekonomisi haline gelmek istiyorsak, bunun eğitimde, hukuk ve yargıda yaşanmakta olan temel sorunlar aşılmadan demokrasimizin kalite ve standartlarını yükseltmeden mümkün olamayacağını görmeliyiz.


PAYLAŞ