ABD Başkanı Trump, dünyadan yükselen yoğun ikazları, itirazları ve tepkileri umursamadan Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan 1995 tarihli Kongre kararını imzalayıp yürürlüğe soktu. Kararını açıkladığı konuşması Trump ve yönetiminin tam bir güç sarhoşluğu içerisinde olduğunu, kararın yol açacağı sonuçları düşünmeye gerek görmediklerini, ülkelerinin askeri, politik ve ekonomik gücünün karşısında, kimsenin duramayacağına iman etmiş olduklarını ortaya koydu.

Trump’un konuşmasındaki üslup, tavır ve içerik tam bir kibir ve popülizm örneğidir. Herkesi aptal yerine koyarak, yaptığının barış için çok önemli bir adım olduğunu, Ortadoğu’da barış ve huzur oluşturma kararlılıklarının değişmediğini, “iki tarafın anlaşması” (!) şartıyla Filistin’de iki devletli çözümden yana olduğunu söylüyor.

Bölgede barışın temelini dinamitleme anlamına gelen bu karar, Amerikan dış politikasının bu ülkedeki etkili dini, etnik grupların, lobilerin, fanatik evanjelik çevrelerin etkisinde olduğunu, konuları bilen dış işleri bürokrasisinin ve bakanın sözünün geçmediğini bir kere daha göstermiş oldu.Trump kalitesindeki, çapındaki bir adamın dünyanın en güçlü devletinin başında olması, aslında sadece dünya için değil, Amerika Birleşik Devletleri için de büyük talihsizliktir. Meselelere, hiçbir diplomatik kurala, hak ve hukuk gibi değerlere kulak asmadan, sadece kendi kazanımını hesaplayan bağnaz bir tüccar edasıyla bakıyor. Dış İşleri Bakanı Tillerson’u devre dışında bırakarak, Yahudi kökenli ve koyu İsrail yanlısı damadı Kushner’i Ortadoğu politikasının patronu yapıyor. Büyük İsrail’in kurulmasını dini inançlarının doğrulanması sayıp destekleyen Hıristiyan siyonistlerin, evanjeliklerin ve güçlü Yahudi lobisinin istedikleri adımları atarak sallantıda olan iktidarını güçlendirmek istiyor.

ABD’nin dış politikada siyasi, askeri ve ekonomik gücüyle kıyaslanmayacak derecede yanlış adımlar atması yeni bir şey değil; Washington yirmi yıldır bunu yapıyor. Züccaciyedükkanına giren fil gibi Ortadoğu’ya daldı. Bölge ülkeleri ve halkları perişan hale getirildi. Irak ve Suriye harabeye döndü. İki milyondan fazla insan hayatını kaybetti, milyonlarcası canını kurtarmak için sığınmacı oldu. Ama bu felaketlerin sorumlularının kılı bile kıpırdamıyor. ABD’de çeyrek asırdır yönetimler ve başkanlar değişiyor, ama başına buyruk Teksaslı bir kovboy edasıyla sergiledikleri “haydut devlet” görüntüsü devam ediyor. Yaptıklarının maliyetinin nasıl bir insanlık faciası anlamına geldiğini düşünmek ihtiyacını duymadan tutumlarını sürdürüyorlar.

ABD’nin her türlü insani, ahlâkî, hukuki ve dini kuralı bir tarafa bırakarak sürdürdüğü saldırganlığından en fazla İsrail ve son dönemde de Kürtler yararlandı. İsrail alanda fazla görünmeden, mecbur kalmadıkça çatışmalara katılmadan ABD’ni taşeron olarak kullandı. Böylece kendisi için tehlike oluşturabilecek kapasiteye sahip Irak’ı, Suriye’yi ve Libya’yı ABD’nin askeri gücüyle etkisiz hale getirdi. Washington’un sözünden çıkmayan Suudi Arabistan ve Mısır’la birlikte, İran karşıtı bir blok oluşturarak güvenliğini perçinledi.

PKK, ABD-İsrail ortaklığı tarafından önce Kuzey Irak’ta, son yıllarda Suriye’de her türlü destek verilerek, Türkiye’yi uğraştıran bir sorun haline getirildi. Böylelikle Türkiye, bir taraftan toplumsal bütünlüğünü, milli varlığını, birliğini korumak, halkının huzur ve güvenliğini sağlamak için uğraşır hale getirildi; diğer taraftan askeri gücünün, ekonomik kaynaklarının önemli bir bölümünü terör sorununu halletmek için kullanırken, hem siyasi ve sosyal, hem de ekonomik hamleler yapması, Türk dünyasına açılması, İsrail’in endişe duyacağı bölgesel bir güç haline gelmesi dizginlenmiş oldu.

Ortadoğu’da desteğinden dolayı İsrail’e minnet ve şükran duyan, Araplarla, İran’la ve Türkiye ile sorunlar yaşayan, halkı Müslüman olan seküler bir Kürt devletinin kurulması ABD-İsrail ortak projesinin önemli bir ayağını oluşturuyor. Pentagon, DEAŞ bahanesiyle Kürtlere binlerce Tır dolusu sofistike silahlar, mühimmat, malzeme vererek, eğitim sağlayarak Suriye topraklarının %25’ini, ülkenin petrol kaynaklarını PKK’nın Suriye kolu olan PYD-YPG’ye armağan etti. Aynı zamanda Türkiye’nin bu terör örgütüne operasyon yapmasını engelleyerek projeyi adım adım uygulamaya koyuyorlar.

Yalan artık Washington’un siyasi ve askeri politikalarının karakteristik özelliği haline gelmiş bulunuyor. Söyledikleriyle yaptıklarının taban tabana zıt olmasından, verdikleri sözlerin tutulmamasında, bir yandan dostluk ve ittifaktan bahsederken, diğer yandan arkadan vurmaktan dolayı ahlâkî yahut hukuki bir sorumluluk ve kaygı duymuyorlar. İronik olan, Ortadoğu’da yaşanan kaosun, acıların, felaketlerin en büyük sorumlusu olmalarına rağmen, yaptıklarının bölgeye barış ve demokrasi getirmek, adil yönetimler kurma projesi (BOB) olduğunu iddia edebiliyorlar.

Trump ve yönetimindeki etkili İsrail yandaşı müşavirlerinin bir buçuk milyar Müslüman’ın hassasiyetlerini umursamadan bu kararı verirken, doğması muhtemel sorunları hesaplayıp hesaplamadıklarını bilemeyiz. Ancak karar üzerine İslâm ülkelerinden gelecek tepkilerin gösterilerden ibaret kalacağını, bunların da bir süre sonra tavsayacağını, devletler düzeyinde Türkiye gibi birkaç devletin dışında ciddi bir tepkinin gelmeyeceğini düşünmüş olabilirler.

İsrail’in Kudüs’ü gasp ederken girişimlerine yıllardır seyirci kalan, hatta Mescid-i Aksa’nın 1968’de fanatik bir Yahudi tarafından yakılmasına ciddi bir tepki göstermeyen, bu mukaddes mekânın arkeolojik araştırma bahanesiyle temellerine kadar kazılmasına, Mescit’te serbestçe ibadet yapılmasına engeller çıkarılmasına seyirci kalan Müslümanlardan, bu karar üzerine daha caydırıcı bir tutum izlemeyeceklerini muhtemelen düşünmüş olabilirler.

Kudüs konusu, Müslümanların yüzlerine tutulmuş bir aynadır. Cehaletin, acizliğin, çaresizliğin, kararsızlığın ve beceriksizliğin altında ezilen İslâm dünyasının esas sorunu, asırlardır üzerini kaplayan ve bir türlü sökülüp atılamayan iman zaafıdır. Müslümanlar suçu başkalarında aramadan önce kendi sorumluluklarının farkına varmadıkları sürece, karşılaşılan haksızlıkların, zulmün durdurulması mümkün olmaz. Yahudiler beş yüz yıldan beri dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar Hamursuz Bayramı günlerinin başında yedikleri yemeği “gelecek yıl Jerusalem’de (Kudüs’te)” duasıyla tamamlarlar. Bu inanç ve kararlılıkla artık bu duayı yapmalarına gerek kalmayan bir sonuca ulaştılar. Müslümanlarsa her defasında “öğrenilmiş çaresizlikleri”nin sıkıntısı içerisinde ciddi bir etkisi bulunmayan gösteri ve kınamalara ağırlık vererek, Filistin sokaklarında İsrail güvenlik güçlerine taş atarak zulmü önleyebileceklerini sandılar. Arap devletleri İsrail’e karşı etkili bir tavır almak, ortak politika üretmek yerine birbirleriyle didişmeyi tercih ettiler.

Trump’un kararı üzerine gösterilecek tepkilerin daha farklı bir düzeyde olması ne yazık ki mümkün değil. Türkiye’nin dönem başkanlığını yaptığı İslâm İşbirliği Teşkilatı’nı toplaması doğru bir adımdır. Ancak toplantıya kaç ülkenin katılacağını, toplantıdan hangi içerikte bir mesaj çıkacağını, metnin oylamasında kaç ülkenin çekimser oy kullanacağını hep birlikte göreceğiz.

İsrail Trump’un desteğinden cesaret alarak, Filistinliler’e uyguladığı şiddeti muhtemelen çok daha arttıracaktır. Hatta Lübnan’da Hizbullah’a karşı bir operasyon yapmak maksadıyla göstericilerin kendi güvenlik güçlerine güç kullanmasına zemin hazırlayacaktır. Şu andaki tablo Netenyahu’nun iddiasının aksine, elçiliklerini Kudüs’e taşıyacak ülkelerin sayısının çok sınırlı kalacağını, ABD’nin bu konuda dünyadan destek bulamayacağını gösteriyor.

Suudi Arabistan, Mısır ve BAE yönetimlerinin bu karar üzerine, tabandan gelecek tepkiler karşısında İsrail yanlısı politikalarını değiştirme ihtimali zayıftır. ABD bu ülke yönetimlerini dilediği tarzda yönlendirecek etkiye sahiptir. İran’a karşı İsrail’le işbirliğinin dinen doğru ve meşru olduğu yönünde fetva veren Suudi Arabistan müftüsünün hükmünde ısrar edip etmeyeceği de izlenmesi gereken bir ibret vesilesi olacaktır.

Bu arada Ortadoğu’da yakın dönemde yaşanması muhtemel gelişmelerin dışında, orta vadede başka bir dip dalganın alttan alta yükselerek İslâm ülkelerinin tamamını etkilemesi kaçınılmazdır. Başta ABD ve İsrail olmak üzere, emperyalist Batı dünyasının asırlardır sürüp gelen, hukuku ve insan haklarını sadece kendilerine münhasır bir hak sayan, hegemonyacı, talancı girişimlerinin, Müslümanlar arasında hüküm süren Batı karşıtlığını yükseltmesi, nihilist eğilimlerin güçlenerek toplumsal dalgalara dönüşmesi muhtemeldir. Gerilimin güç kullanılarak kontrol edilemez hale gelmesi durumunda bundan en büyük zararı bu akımın doğmasına yol açanlar göreceklerdir.

Trump ve avanesi İsrail’le ortaklaşa cehennemi bir ortamın mimarlığını yapıyorlar.


PAYLAŞ