İsrail, ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasına tepki gösteren Filistinlilere plânlı, bilinçli bir katliam yaptı. Silahsız göstericilerin üzerlerine karadan ve havadan açılan ateş sonucu 60 Filistin’li hayatını kaybetti; binlercesi yaralandı.

Uluslararası camiadan ve Türkiye’nin dışında İslâm dünyasından bu vahşete karşı ciddi bir tepkinin gelmeyişi hatta Merkel gibi bazı liderlerin İsrail’in iddialarını destekleyip Filistinlileri sorumlu tutmaya kalkışmaları, insanlık adına utanç verici bir manzaradır.

İngiltere’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne yaptığı, olayın “tarafsız bir gözlemciler heyeti” tarafından incelenmesini isteyen teklif, ABD’nin karşı çıkması sonucu kabul görmedi.

Batı ve özellikle ABD medyası katliama olabildiğince az yer vererek, olayı İsrail’in sınırlarını koruması olarak yansıtıp yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışarak insanların doğru bilgi edinme hakkını engellemiş oldu.

Bütün bu görüntüler, evrensel hukuk, insanların yaşama hakkı, adalet gibi evrensel değerlerin, güçlülerin nezdinde reel bir karşılığının bulunmadığını, mağduriyetin sadece onlara münhasır bir hak sayıldığını, bir kere daha ortaya koydu.

Diğer yandan İslâm ülkelerinin bu zorbalığa karşı suskun kalmaları, ciddi bir tavır almak yerine, kısık sesle mırıldanıp kenara çekilmeleri, İslâm dünyası diye bir fenomenin bulunmadığını gösteriyor. Türkiye kendini paralarcasına hatta kendi politik ve ekonomik çıkarlarını bir kenara bırakarak, Kudüs ve Filistin davası için çırpınırken, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE, ABD ve İsrail ile oluşturdukları ittifak ilişkileri zarar görmesin diye üç maymunu oynamayı tercih ettiler. Müslüman ülkelerin bu tavrı, ihaneti ABD – İsrail’in yaptıklarından daha acıtıcıdır.

Aslında bu tiyatro yeni değil, yüzyıl önce de aynı oyun sergilenmişti. O dönemde İngilizlerin altın ve siyasi ikbal vaadi ile satın alıp Osmanlı’ya karşı kullandığı Şerif Hüseyin ve Bedevi aşiretlerinin yerinde, şimdi Suudi veliahtı Muhammed bin Selman ile uydusu BAE veliahtı Muhammet bin Zayed var. Tahtta kalmak, yerlerini korumak uğruna tüm kutsal değerleri çiğneyebiliyorlar. Trump’un Netenyahu’nun çanak yalayıcılığını yapabiliyorlar. İsrail’in uyguladığı şiddeti protesto için bazı Musevi gruplar Tel Aviv sokaklarında gösteri yaparken, bazı İsrail gazeteleri bile Netenyahu’yu eleştirirken, Arap dünyasının lideri konumundaki ülkelerin ısrarla suskun kalmaları, Müslümanların inanç, zihniyet ve ahlâk dünyalarında üç asırdır hüküm süren erozyonun ne kadar ciddi ve etkili olduğunu gösteriyor. Kudüs, Suudilerin öncüsü olduğu, BAE ile Mısır’ın tetikçiliğini yaptığı küresel emperyalistlerin işbirlikçileri eliyle İsrail’e teslim edildi.

İslâm ülkelerinde iktidarda, işgalcilerle işbirliğine gönüllü yozlaşmış, ahlâkî ve manevi değerleri kalmamış, muhteris ve müptezel yöneticiler olduğu sürece Kudüs’ün kurtarılması mümkün olmaz.

Ayrıca sorun sadece Müslüman ülkelerin duyarsızlığından ibaret değil. İsrail-ABD ilişkilerinde önceki dönemlerden farklı bir yapısal değişim yaşanıyor. ABD soğuk savaş döneminde doğrudan kendisinin hazırladığı, yönlendirdiği ittifakları, ekonomik, siyasi ve askeri bağlantıları artık gereksiz görüyor; bunlara kaynak aktarmak istemiyor. Amerika’nın bu tavrının etkisiyle NATO geleneksel işlevinden büyük ölçüde uzaklaşmış, sembolik bir yapıya dönüşmüş durumda. Yakın zamana kadar uluslararası ilişkilerde belirleyici faktör konumunda olan ABD-İngiltere işbirliğinde de ciddi bir gevşeme yaşanıyor; iki ülkenin bölgesel ve küresel hedefleri, çıkarları farklılaşıyor.

Amerika, geleneksel ittifaklarından uzaklaşırken, farklı bağlantılar geliştiriyor. Trump’un başkan seçilince ilk ziyaretinin Riyad’a olması, Mısır Cumhurbaşkanı’nı da aralarına alıp üçlü bir fotoğraf vermeleri, Suudilerin BAE ile birlikte İsrail ile kol kola girmeleri Washington’da hazırlanan yeni ittifak zincirinin halkalarıdır.

Bu politikanın icra direktörü Trump görünse bile mimarı, plânlayıcısı kendisi değil. Amerikan politikalarındaki köklü değişimin temelinde dini bir fraksiyon, Evanjelikler var. Soğuk savaşın bitmesi ve Sovyetlerin dağılmasından sonra yeni yüzyılın Amerika’nın egemenliğinde “Amerikan yüzyılı” olmasını isteyen Neo-Con politikacılar ve bürokratlar bir süre sonra evanjelik taban ve Hıristiyan Siyonistlerle birlikte bu projeleri uygulamaya koydular. Trump, kişiliğiyle, karakteriyle, zihniyetiyle aradıkları lider tipine uygun olduğundan destekleyip, başkan yaptılar.

Bu grubun Ortadoğu politikaları, İsrail’in güvenliği ve güçlenmesi üzerine kurgulanıyor. Bağımsız bir Kürt devletinin kurulması bu projenin en önemli ayağı olduğundan, PYD-YPG’yi resmen “müttefik” ilan edip, destekliyorlar. Bu grubun kurduğu FDD Vakfı, Evanjelik tabanın desteğini arkasına alarak üst yönetim kadrolarına kimlerin atanacağını belirleyebiliyor.

Yakın zamana kadar laik ve seküler yönetim anlayışının mükemmel temsilcisi sayılan ABD’de artık teokratik bir görünüm öne çıkmış durumda. Amerika’yı kuran püritanların devamı olan Protestan Evanjelik kilisesi son derece güçlüdür. Bu mezhebin yüz milyondan fazla taraftarı vardır. Liberal Protestanların dışındaki tüm protestanlar “Evanjelik” olarak tanımlanıyor. Evanjelikler Yahudilerin tanrının seçilmiş kulları olduğuna inanıyorlar. Bu Hıristiyan Siyonist inancına göre kıyamete yakın bir zamanda “iyi”lerle “kötü”ler arasında büyük bir savaş (Armageddon) olacaktır. Kötülere karşı bu savaşı Yahudiler yapacaktır ve İsrail büyük zafer kazanacaktır.  İsa mesih gökten inerek Kudüs’te “göklerin krallığı”nı ilan edecektir. Evanjelik taban ve Neo-Con’lar iyi tarafın kendileri ve İsrail, kötü tarafında Türkiye olduğunu anlatıyorlar. Çünkü Türkiye’yi Armageddon’u (Büyük zafer) engelleyen güç olarak görüyorlar.

İyi öğrenim gören, demokrasi kültürünün içinden gelen, “aydın” diye tanımlanan insanların itikadî saplantıları tuhaf görünse bile, ABD’de halen bu teokrat atmosfer etkili görünüyor. Koyu bir evanjelik olarak bilinen Başkan Yardımcısı Pence’in Gazze’de yaşanan katliamla ilgili sözleri vehametin boyutlarını ortaya koyuyor: “İsrail’in yanındayız, çünkü onun davası bizim davamızdır; onun değerleri bizim değerlerimizdir, onun kavgası bizim kavgamızdır. İsrail’in yanındayız. Çünkü yanlışın karşısında iyiye, zulmün karşısında özgürlüğe inanıyoruz.”

Türkiye, Müslümanların en önemli kutsal mekânlarından biri olan Kudüs’e elbette sahip çıkmalıdır. Mazlum ve mağdur Filistin halkının da yanında olmalıdır. Ancak duyguların anaforuna kapılıp aklıselimden, basiretten uzaklaşmamak zorundayız. Tarihimizin en kritik dönemlerinden birinden geçtiğimiz, hâlâ beka ve bütünlük gibi sorunlarla uğraştığımız bir süreçte, iyi hesaplanmayan yanlış adımlar bizi felakete sürükler. Unutmayalım; Türkiye halen milli varlığını koruma mücadelesi verirken yalnız başınadır. Güvenebileceğimiz bir dostumuzun bulunmadığının bilincinde olarak yürümek durumundayız.

Gücümüzü ve imkanlarımızı etkili şekilde kullanabilmek ve sonuç almak için , iç sorunlarımızın oluşturduğu prangalardan bir an öncü kurtulmamız gerekiyor. Bunların başında hukuk devleti, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, adalet, güçler ayrılığı gibi çağdaş demokrasilerin “vazgeçilmezleri” konularındaki eksiklerimiz geliyor. Siyasi mülahazalarla bu sorunların varlığını inkâr etmeye çalıştıkça, sorunlar daha da büyüyor; toplumsal kutuplaşmalar giderek tırmanıyor. İçeride bu sıkıntıları gidermeden, insanlarımıza hukukun güvencesi altında olduklarına inanacakları ortamı hazırlamadan, kısacası içimizde bütünleşmeden milli nitelikli temel meselelerde etkili adımlar atamayız.

Kudüs sorununu tek başımıza çözemeyiz; ancak öncülük ederek, konuyu uluslararası bir mesele haline getirebiliriz. Hıristiyan dünyası sadece Evanjelik fanatiklerden ibaret değil. Katoliklerin Kudüs’ün İsrail’in egemenliğine geçmesine rıza göstermeyecekleri biliniyor.

Türkiye içerisinde de meselenin siyasi polemiklere alet edilmesine, seçim malzemesi olarak kullanılmasına kesinlikle izin verilmemelidir. Kudüs konusunun seçmenin motive etmek üzere kullanılmaya çalışılması meselenin özünü zedeler. Bazı İslâmcı çevrelerin zaman zaman halkımızın hassasiyetlerini köpürterek kendi hesaplarına eyleme kalkışmalarının bedelini devlet ve millet olarak ödemek durumunda kaldık. Mavi Marmara seferini düzenleyenler Gazze’deki ambargoyu kırabileceklerini hayal etmişlerdi. Ama sonuç ortada. Herkes haddini bilmeli; devlet aklının üzerine akıllar inşa ederek kendi heves ve ihtiraslarını devletin yönetimine egemen kılmaya kalkışmamalıdır. Türkiye, hem Kudüs meselesine hem de Filistin, Doğu Türkistan ve diğer mazlum halkların sorunlarına bağırıp çağırarak, lanetler okuyarak, tekbir sloganları atarak, siyasal gösteriler yaparak değil, aklımızı kullanarak, doğru politikalar izleyerek, milli bütünlüğümüzü güçlendirerek, uluslararası bağlantılar sağlayarak ama “önce Türkiye” diyerek çözümler aramalıdır.


PAYLAŞ