Türkiye ekonomisinde yaşananlar konusunda düşündüklerimi yazmak istiyordum. Ancak geçen hafta, aralarında ABD, Almanya ve Fransa’nın da olduğu on Batılı ülkenin büyükelçilerinin Osman Kavala’nın, AİHM kararlarına ve hukuka uyularak “derhâl serbest bırakılması” talebini içeren muhtıra niteliğindeki bildiriyi, T.C. Dışişleri Bakanlığına iletmeleri üzerine başlayan gelişmeler, bir anda birinci gündem maddesi hâline geldi. Bu konunun başka gelişmeleri de tetikleyerek uzun süre yerini koruması muhtemel görünüyor.

Evvela bir hususu önemle belirtmek istiyorum. Benim meselem Osman Kavala değil. Çünkü ideolojisiyle, zihniyetiyle, eylemleriyle benim ömrüm boyunca mücadele ettiğim bir mahallenin insanı, Ortodoks bir Marksist; büyük bir servete sahip; yıllardır “kızıl milyoner” diye anılır. İdeolojisine uygun faaliyetlere ve kuruluşlara maddi destek verdiği bilinir. Büyük çapta sol içerikli kitaplar basan İletişim Yayınevinin büyük hissedarıdır. Ancak bu kimliği, dört yıldır tutuklu olduğu davanın hukuki olduğu, adil bir yargılama yapıldığı anlamına gelmez.

Gazetelerde yer alan iddianamesinde ciddi hukuki boşluklar görülüyor. Hakkındaki suçlamalar; ceza hukukunda öngörülen unsurlardan, delillerden, olgulardan, şahit ifadelerinden mahrum. Ağır ceza mahkemesi, bir üyenin muhalefet şerhine rağmen ısrarla tutuklu kalmasına karar veriyor. Anayasa’mıza göre kararlarına uymak zorunda olduğumuz, üst yargı olarak kabul ettiğimiz AİHM; adil yargılanmadığını, hukuki ihlalin bulunduğunu belirterek serbest bırakılmasını istedi. Mahkeme, son duruşmada buna uyarak adli kontrol altında tutulmak üzere tahliye etmek yerine, tutukluluğunun devamına karar verdi. İyi mi oldu? Kesinlikle hayır. Böylelikle Kavala, hiç hak etmediği hâlde uluslararası bir şöhret, haksızlığa direnen bir kahraman hâline getirildi. Kavala’yı bu kadar önemsemekle Türkiye’yi yargı ve hukuk konularında sürekli eleştiren, hukuk devleti olmadığımızı öne süren Batılı çevrelere bol bol kullanacakları bir malzeme vermiş olduk. Oysa ne karar verilecekse bu ileriki duruşmalara bırakılıp şartlı tahliye yapılabilirdi.

Bu karar üzerine Osman Kavala, artık duruşmalara katılmayacağını, savunma yapmayacağını açıkladı. Ardından on ülkenin büyükelçileri, Türkiye Cumhuriyeti diplomasisi tarihinde görülmeyen üslupta yazılmış; derhâl tahliye isteyen muhtıra niteliğindeki bildiriyi verdiler. Mektubun kaba ve küstah üslubu, elbette büyükelçilere ait değil. Bu metin, hazırlandıktan sonra ilgili devletlerin dışişleri kurumlarında okunup incelenerek uygun bulunmuş; uygulanması doğal olarak büyükelçiliklere havale edilmiştir. Yani esas muhatabımız, büyükelçilerinin temsil ettiği bu on devlettir.

Batı’yla ilişkilerimizde giderek ağırlaşan sorunlarımızın, karşılıklı şikâyetlerimizin bulunduğu ortada olmasına rağmen karşılıklı ekonomik, politik vb. çıkarların olduğunu görerek ilişkileri kopma noktasına taşıyacak krizler yaşanmasından kaçınıldı ama bu mektup, farklı bir anlam taşıyor; Batı’nın asırlardır kurtulamadığı kibirli, Batılı olmayanlara buyruk veren oryantalist yanını yansıtıyor. Kavala bir süre sonra tahliye edilecek olsaydı bile, bu yolu artık tıkamış oldular. Onu himaye edelim derken kötülük yaptılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin, konsolosluklarından yapılan buyruklara uymak zorunda kalan, dağılma dönemindeki Osmanlı Devleti olmadığını nedense unuttular.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Afrika ziyaretinden dönerken yaptığı açıklamada, büyükelçilerin mektubunun haddini bilmezlik olduğunu söyleyerek “Bunları ülkemizde barındırma mecburiyetimiz yok.” demiş ve sınır dışı edilmelerini ima etmişti. Nitekim bir gün sonra “istemeyen kişi” (persona non grata) ilan edilerek sınır dışı edilmeleri için gerekenlerin yapılması talimatını verdiğini açıkladı. Dışişlerinde, iki gün bu kararın sonuçlarının konuşulduğu, başka bir yol bulunmasının daha uygun olacağı sonucuna varılarak Bakan Çavuşoğlu vasıtasıyla Erdoğan’a iletildiği, fakat Cumhurbaşkanı’nın kararını değiştirmediği ifade ediliyor.

Karar henüz açıklanmasa da Avrupa’da şimdiden tepkiler duyuluyor. Almanya’da hükûmet kurma hazırlığı yapan partilerin liderleri, Türkiye’ye sert karşılık verilmesini, savunma ürünlerine ambargo uygulanmasını isteyen açıklamalar yapıyorlar. Avrupa Parlamentosu Başkanı Sassoli, sınır dışı etme kararına, “Türk Hükûmeti’nin otoriter yöneliminin işaretidir, yılmayacağız.” dedi. Tepkilerin kapsamının ne olacağını, kararın resmiyet kazanmasıyla beraber görebileceğiz; “mütekabiliyet” konusu gündeme gelebilir. Yani on ülkedeki büyükelçilerimize de aynı muamele yapılabilir. En önemli on Batı ülkesiyle ilişkilerde yaşanabilecek krizin maliyetinin ne olabileceğini, 2013’te Mısır ile büyükelçilerin karşılıklı olarak istenmeyen şahıs ilan edilmeleri örneğine bakarak hesaplayabiliriz. Türkiye’nin bu kırılgan ekonomisi, bölgede yaşadığı siyasal, askerî ağır sorunları, her adımı enine boyuna düşünerek atmasını, hissi değil makul olmasını gerekli kılıyor. Diplomatik kurallara uygun olmayan bu edepsizliğe, elbette millî onurumuzu koruyacak bir cevap verilmelidir. Ama ilişkileri önemli ölçüde kısıtlayacak bu karardan önce atılacak başka adımlar yok mudur? Uluslararası ilişkilerde bunun pek çok yolu vardır. Sabırlı olup makul düşünülürse, ilgili ülkelerin yöneticileriyle “örtülü diplomatik temaslar” yapılırsa bunları bulup uygulamak zor değildir.

Bunca sorumuz varken bunlara bir de Osman Kavala davasının eklenmesinin, konunun uluslararası bir mesele hâline gelmesinin başlıca sebebi, yargının bağımsız olmaması, siyasetçinin etkisi altında kalmasıdır. Şu andaki sistem sadece yargıyı, yüksek mahkemeleri değil, TCMB gibi başlıca kurumları, tek bir kişinin karar ve iradesine bağımlı hâle getirdi. Bu durum, sıkça iddia edildiği gibi devlet çarkının ve bürokrasinin daha hızlı işlemesini sağlamıyor; tam tersine yavaşlayıp tıkanmasına yol açıyor. İnisiyatifini kullanamaz hâle gelen yetkili, görüşünü savunmak yerine pozisyonunu koruyabilmek için istenileni yapmaya, uyumlu olmaya çalışıyor. Paramızın iki yıl zarfında yüzde altmışa yakın değer kaybetmesinin, enflasyonun halkı ezmesinin, dış politikamızın birçok alanda duvara vurmasının ve nihayet Osman Kavala’nın uluslararası ilişkilerimize doğrudan etki yapacak kadar önemli hâle gelmesinin sebeplerini doğru okuyup bu sistemi demokrasi ve hukukla uyumlu hâle getirmedikçe bu sorunların altından kalkamayız.


PAYLAŞ