Demokrasilerde seçimlerin yasalarla belirlenen tarihten önceye alınmasına, iktidardaki partinin yahut partilerin tercihiyle karar verilebilir. Nitekim ülkemizde de çok partili döneme geçildikten sonra, çeşitli dönemlerde mevcut ekonomik, politik ve sosyal şartların değişmesine paralel olarak, birçok kez seçimlerin erkene alındığı olmuştur. 24 Haziran’da bunun yeni bir örneği yaşanacaktır.

Bu defakinin öncekilerden önemli bir farkı var. Seçimlerle birlikte 98 yıldır yürürlükte olan parlamenter sistem noktalanacak, cumhurbaşkanlığı (başkanlık) sistemine geçilecektir.

Erken seçim ihtimalinin konuşulmasına bile şiddetli tepki gösteren, hatta bunu “ihanet” diye nitelendiren iktidarın aniden karar değiştirmesi erkenin bile ilerisinde “pek erken” (bazılarına göre baskın) tarih belirlemesi çokları için şaşırtıcı oldu. Aslında 16 Nisan referandumundan sonraki siyasi tablo dikkate alındığında, kararın yeni olmadığı görülebilir. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan’ın partisinin il ve ilçe kongrelerine sürekli katılması “metal yorgunluğu” gerekçesiyle çok sayıda parti teşkilatının ve belediye başkanının değiştirilmesi, seçim yasalarında partilerin ittifakının önünü açan düzenlemelerin yapılması erken bir seçimi işaret ediyordu. Dolayısıyla AK Parti seçimlere hazırlıklarını tamamlamış olarak giriyor. Ama aynı şeyi muhalefet için söylemek zor.

Diğer yandan partilere ittifak yapma imkânının tanınması baraj karmaşasına yol açacaktır. İttifak yapan parti yahut partilerden bir kaçı yüzde bir oranında oy almış olsa bile, büyük ortağın barajı geçmesi nedeniyle barajı geçmiş sayılacak, çok sayıda milletvekili çıkaracak, belki de grup kurabilecektir.

Buna karşı milletvekili seçimine tek başına giren bir parti  yüzde 9.9 oranında oy alsa bile, barajı geçmemiş sayılacak, sıfır çekecek. Bunun doğru ve adil olduğunu savunmak kolay değil. Bu durum ittifak yapılmasını zorunlu hale getirdi. AK Parti, MHP ve BBP’nin 16 Nisan referandumunda oluşturduğu blok, önümüzdeki seçimlere “cumhur ittifakı” adıyla katılıyor. Buna karşılık, CHP, İYİ Parti, Saadet ve Demokrat Parti ilkeler üzerinde anlaştıklarını ve ittifak yapacaklarını açıkladı. Böylece seçmenin en az yüzde 90’ını temsil eden partiler, iki gruba ayrılmış oldu. Seçim Yasasından kaynaklanan bu tablo yasal açıdan elbette meşrudur; fakat toplum psikolojisi bakımından son derece sakıncalıdır.

Sözcüler daha şimdiden kendi bloklarının meşru ve haklı, milli ve yerli, diğerinin yani “öteki” nin dışarıdan yönetilen, iradesi dış güçlerin elinde bulunan, hatta terör örgütleriyle işbirliği yapan kriminal nitelikte bir yapı olduğunu konuşup yazıyorlar.

Bu iddialar doğal olarak taraftarlarına yansıdığından giderek daha fanatik seçmen kitlesi oluşuyor. Milli birlik ve beraberliğin psikolojik zemini siyasi hesaplar nedeniyle zedeleniyor. Sandıkta daha avantajlı pozisyon alma çabalarının, epeyce bir süredir oluşan kutuplaşmayı giderek kemikleştirdiği, sertleştirdiği ne yazık ki önemsenmiyor.

AYLARCA SİYASET KONUŞULACAK

Türkiye hangi nedenlerle olursa olsun artık seçim sürecine girmiş durumda. Dolayısıyla seçimler yapılıp, yeni sistemin işlemeye başlamasına, Cumhurbaşkanı yardımcılarının ve bakanların atanıp işbaşı yapmalarına kadar geçecek ortalama üç ay süresince iç siyaset konuşulup tartışılacak. Bu zamana kadar beka ve güvenlik meselesi olarak hayati önem atfedilen konular gündemin arka sıralarına kayacak. Zeytin Dalı operasyonunun devamı olarak Membiç ve Tel Rifat’a yapılacağı açıklanan operasyonlar belirsiz bir tarihe ertelenecek. ABD’nin PYD-YPG’yi yeni bir isim altında meşrulaştırma girişimleri S.Arabistan’ın öncülüğünde oluşturulmaya çalışılan Arap lejyonu gibi Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren konularda etkisi sınırlı diplomatik temasların ötesinde fazla bir şey yapılamayacak.

Aslında Cumhurbaşkanlığı sistemi zaten fiilen uygulanıyor. İhtiyaç duyulan bütün yasal düzenlemeler, OHAL ortamında KHK’lar üzerinden zorlanmadan yapılabiliyor. 24 Haziran’da mevcut durumun sadece adı konulmuş olacak. Bu gerçek ortadayken, ekonomide yaşanan sıkıntıların, önlenemeyen cari açığın, faiz ve enflasyonun, kalitesiz eğitim sisteminin, katma değeri yüksek teknolojik ürün üretimindeki yetersizliğin, sanayi ve tarım sektörlerinin kronik sorunlarının nedeninin sistemden kaynaklandığını, yeni sisteme geçilince bütün bu sorunların çözümleneceğini, Türkiye’nin adeta kanatlanıp uçacağını söylemenin, objektif bir dayanağı yoktur.  Artık gerçeklerle yüzleşmek zorundayız. Zihniyet değişmedikçe, tercihlerde sadakat, bağlılık yani “siyasi kabilecilik”  yerine, bilgi, kalite ve nitelik gibi kriterlere dönülmedikçe, eğitim şimdiki düzeyde kaldıkça beş yıl sonra da aynı sorunları konuşmayı sürdürürüz. Sorumluluğu kendimizde aramak yerine, sadece dış güçlere, uluslararası komplolara bağlama kolaycılığı ile kendimizi kandırmaya devam ederiz.

KUTUPLAŞMA TEHLİKELİDİR

Her seçim döneminde siyasette tansiyon doğal olarak yükselir; ama hiçbir dönemde iktidarla muhalefet arasındaki gerilim şimdiki kadar yüksek olmamıştı. Liderlerin üslubunun, dillerinin sertliği taraftarlarına katlanarak yansıyor. Özellikle tamamına yakını artık iktidar yanlısı olan gazetelerde kalemlerden adeta kan damlıyor. Muhalifler PKK-HDP yanlısı, FETÖ destekçisi, küresel gücün temsilcileri olmakla suçlanıp karalanıyor.  Seçim sonuçları nasıl olursa olsun, nihayetinde bu ülkede birlikte yaşamaya devam edeceğimiz, aynı kaderi paylaştığımız düşünülmeden siyasi görüşlerinin farklılığı nedeniyle insanlar kolayca linç ediliyor. Böylelikle toplum siyaseten  makbul olanlar ve olmayanlar tarzında ayrıştırılıyor. Bölgemizde jeopolitik risklerin zirve yaptığı, Türkiye’nin bütünlüğüne, bekasına tehdit oluşturan terör örgütleriyle mücadelenin hız kesmeden sürdüğü günümüz şartlarında, siyasi tartışmaların çığırından çıkıp, kutuplaşmaya kayması geleceğimiz adına endişe vericidir.

Duyguların aklın yerine geçtiği, popülizmin, Makyevelizmin yaygınlaştığı bu dönemde, devletin hukuka bağlılığı, yargının saygınlığı, güvenilirliği her zamandan fazla önem kazanıyor. Gerek bireylerin kendi aralarında, gerekse devletle ilişkilerinde, kamusal alanda yargı erki, kararlarına bütün tarafların saygı gösterdiği, adil olduğuna inandığı güvenilir bir hakem konumunda olursa, gerilim tırmanmaz; kutuplaşmalar sınırlı kalır; ama maalesef yargı erkinin bu tarz bir misyonu yaptığı söylenemez.

HUKUK – DEMOKRASİ –ADALET

Günümüzde en iyi işleyen yönetim biçimi, her şeye rağmen demokrasidir.  Ancak demokrasinin bir hukuk sistemi olduğunun göstergesi uygulamalardaki görüntüdür. Sağlam ve işleyen bir hukuk sistemi yoksa, iktidarları denetleyip sorgulayan, hakları ve özgürlükleri güvenceye alan bir nizam oluşmamışsa, demokrasi kültürü  gelişmemişse o ülkede hukukun üstünlüğüne dayalı bir demokrasiden bahsedilemez. Sandığın varlığı, seçimler görünüşten ibaret kalır.

Karl Popper’in vurguladığı gibi, liberal demokrasilerde önemli olan “kimin” yönettiği değil “nasıl” yönetildiğidir. İnsanlık deneyimi 18.yüzyıldan bu yana “nasıl” sorusunun cevabının “kuvvetler ayrılığı” olduğunda birleşildi. Yargı bağımsız ve tarafsız değilse adalet dağıtamaz. Anayasa hukukçuları bunun hukuk devletinin ve özgürlüklerin ön şartı olduğunda hemfikirdir.

Türkiye’de 1876’dan bu yana bu konular konuşulup tartışılır. Ama hâlâ hukuk sistemimizde ciddi sorunlar yaşanıyor; hukukun üstünlüğüne, kuvvetler ayrılığına, yargının bağımsız ve tarafsız olmasına ihtiyaç duyuluyor.

Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yıldönümü vesilesiyle yapılan toplantıda çok önemli açıklamalar yapıldı, yaşanan sıkıntılar anlatıldı. AYM Başkanı Prof. Zühtü Aslan, açış konuşmasında şöyle dedi: “Anayasa’nın iki temel işlevi vardır; birincisi bireyin sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri güvenceye almak, ikincisi de bu amaçla devlet otoritesinin sınırlarını çizmek. Anayasa’nın bu iki işlevi bilhassa yargının yasama ve yürütmeden bağımsız ve tarafsız olmasını gerektirir.”

Başkan, AYM’nin “hak ihlâli” kararlarına rağmen, gazetecileri tahliye etmeyen yerel mahkemeleri de eleştirdi. “Anayasa’nın açık hükümleri karşısında AYM’nin kararlarının uygulanmaması düşünülemez” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptığı konuşmada, seçimlerden sonra yargının daha bağımsız hale getirileceğini söylerken, bir bakıma bu alandaki sorunların varlığını işaret etmiş oldu: “Bir yerde adalete olan özlem çok fazla ifade ediliyorsa, orada zulüm var demektir. En büyük adalet reformları, en büyük zulüm düzenlerinin ardından gelir”.

AK Parti’nin 25.dönem milletvekili ve iktidarın hukukçu danışmanlarından Pınar Hacıbektaşoğlu katıldığı bir TV programında bu konulara değindi ve mahkeme kararlarını eleştirdi: “Elbette son verilen kararların yerel mahkemeler tarafından uygulanmaması doğru bir şey değil. Avrupa’da elimiz rahat bir savunma yapamayız. Türkiye’de yerel mahkemeler şöyle bir hataya düşüyor. Adalet tanrıçasının gözü kapalıdır. Davada ne konuşulursa konuşulsun, siyasi olarak ya da farklı yerden gelecek etkinin altında kalmaması gerekir. Yerel mahkemeler özellikle son zamanlarda devletin bakış açısı neyse ona göre karar vermeye bakıyorlar. Yargı mensubu hâkimin görevi “siyaset ne diyor, eleştirisi nedir, devletin hoşuna gitti mi gitmedi mi?” buna bakmamalı. Bugün FETÖ konusunda hükümetinde biz vatandaşların da görüşleri çok sert olabilir. Ancak önünüzdeki durumda bir suç yoksa hukuku zorlamamak gerekir.

BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ YARGI İHTİYACI

Büyük âlim,  Mecelle’nin mimarı Cevdet Paşa 1856 tarihli “Islahat Layihası”nda şöyle demişti: “Asıl lazım olan mahkemeler hakkında ammenin itimadı olup, bu da hâkimlerin kendi hallerinden emin olmalarına bağlıdır.”

Cevdet Paşa’nın 162 yıl önce belirttiği, “hâkimin kendi halinden emin olması” yani “hâkim teminatı” yargı bağımsızlığının, güvenilir bir hukuk sisteminin ön şartıdır. Demokrat Parti döneminde (1950-60) en çok tartışılan konulardan biri, bu güvencenin olmamasıydı. Yürürlükteki 1924 Anayasası’nda “Kuvvetler Birliği” esas alındığından, iktidar istemediği kararı veren bir hâkime kıdemine falan bakmadan, sürgün işlemi yapabiliyordu. 1961 Anayasası’nda Kuvvetler Ayrılığı’na geçilirken bu eksik de giderildi, hâkimlerin iktidarın baskısından çekinmeden hukuka ve vicdanına göre karar vermesini sağlayacak yasal düzenlemeler yapıldı.

2010 ve 2016’da Anayasa’da yapılan değişikliklerle HSK’nın yapısı ve oluşumu değiştirildi. Bugün artık HSK üyelerinin tamamı iktidar tarafından belirleniyor. Çünkü adayları tespit eden Meclis Komisyonu’nda iktidarın dediği oluyor ve Adalet Bakanı Kurul’un başkanlığını yapıyor. Çok sayıda hâkimin hoşa gitmeyen kararlarından dolayı tenzili rütbeyle tayinlerinin yapıldığını gören bir hâkimin siyasi eğilimi dikkate almadan karar verebilmesi kolay değildir. Cevdet Paşa’nın engin bir vukufiyetle işaret ettiği “kendi halinden emin olamama” durumu, Türk yargısının günümüzde en büyük sorunlarından biridir.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın ifade ettiği gibi “yargının daha bağımsız hale getirilmesi” maksadıyla hangi adımlar atılacaksa, bunlar bir an evvel hayata geçirilmelidir. Bu konuda iktidarla muhalefet arasında rahatlıkla işbirliği sağlanabilir. Türkiye bir dönem vesayet yargısının ardından cemaat (FETÖ) yargısının sıkıntılarını yaşadı. Çok insan yargı adına mağdur edildi. Bu acıların tekrar yaşanmaması için yargının üzerinde siyasetin, siyasetçinin gölgesi olmaması gerekiyor. Evrensel hukukun “olmazsa olmazı” yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı, hâkim teminatıdır. Bunlar yoksa yahut yeterli değilse demokrasi iddiası şekilde kalır. Kardeş cumhuriyetlerin Kırgızistan’ın dışında durumları ortada. Adaletin mülkün temeli olduğu inancına sahip bir medeniyetin temsilcisi olarak, milletimiz daha mükemmelini hak ediyor. Sadece kendi ülkemizin ve halkımızın güvenliği, huzuru ve istikrarı için değil, kültür,  tarih ve medeniyet coğrafyamız, kardeş ülkeler için de bir “model” olarak bunları yapmaya mecburuz.


PAYLAŞ