Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istemesi üzerine, Milli Eğitim Bakanlığı bir buçuk aylık bir çalışmadan sonra liselere geçiş sistemini alelacele değiştirdi. Böylece 15 yıllık AK Parti iktidarı döneminde sistem dördüncü defa değiştirilmiş oldu.

Oysa TEOG (Temel Eğitimden Orta Eğitime Geçiş) üç yıl kadar önce, eğitim uzmanları, öğretmenler, okul müdürleri ve akademisyenlerle konuşularak, çalıştaylar ve toplantılar yapılarak aylarca süren bir hazırlık döneminden sonra uygulamaya konulmuştu. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Avcı, TEOG’u anlatırken, bunun köklü bir eğitim reformu olduğunu,  eğitimin başlıca sorunlarından birinin çözüme kavuşturulduğunu söylemişti. Yeni sistem sayesinde çocuklarımız yarış atı olmaktan çıkarılacaklar, sosyal ve sportif faaliyetlere daha çok zaman ayırabilecekler, aileleriyle daha fazla birlikte olabilecekler, ebeveynler ve çocuklar depresyon yaşamayacaklardı. Bunun yanı sıra artık dershanelere ihtiyaç kalmayacak, daha da önemlisi bütün liseler Anadolu ve Fen liseleri kalitesine yükseltileceğinden okul seçme telaşı ortadan kalkacaktı. Bu ifadelerin yankıları henüz kulaklardan silinmeden TEOG aniden çöpe atıldı. Milli Eğitim Bakanlığı 49 günlük bir çalışmayla, daha adı bile konulmamış olan yeni sistemin uygulanacağını açıkladı.

Bakanın açıklamalarına göre, 600 kadar okul “nitelikli” olarak belirlenecek, yani liseler “elitler” ve “sıradanlar” halinde kategorize edilecek. Önümüzdeki yıl liseye geçiş yapacak bir milyondan fazla öğrenciden sınava girip kazanan yüz bin kadarı, “nitelikli” diye tanımlanan okullarda okuyacak. Başka bir ifadeyle, 100 öğrenciden 90’ı, geriye kalan 11.000 okuldan  nispeten kaliteli olanına kayıt yaptırmak için aileleriyle birlikte telaş içerisinde koşuşturacak. “Çocuklarımızı sınav stresinden kurtarıyoruz” iddiasıyla başlatılan uygulama, tam tersine daha da büyüyecek, çocuklar ve aileleri nitelikli denilen liselere girememenin yahut diledikleri okullarda okuyamamanın oluşturduğu duygusal anaforun etkisini ömür boyu yaşayacaklar.

Aslında TEOG sisteminin iyileştirilmesi, eksiklerinin giderilmesi maksadıyla bakanlık geçtiğimiz yaz boyunca çalıştaylar düzenlemiş, “Değerlendirme Raporu” hazırlamıştı. Bilgi ve yeteneğin ölçülmesini esas alan, yorumsal soruların artırılmasını öngören bu raporun mürekkebi bile kurumadan rafa kaldırılmış olması, ülkemizde işlerin nasıl yürütüldüğünün tipik bir örneğidir.

Alelacele yapılan yeni düzenlemeyle mevcut sorunlar ortadan kaldırılmıyor, tam tersine belirsizliklerle dolu çok daha yoğun sorunların yaşanacağı bir ortam oluşturuluyor.

Beş tercih yapılacak eğitim bölgeleri nasıl belirlenecek, büyüklüğü ne olacak? İlçeler, yoğunluğa göre mi oluşturulacak, farklı ilçelerden doğacak okul talepleri bunlara dahil edilecek mi? İstediği okul türüne giremeyen öğrenci komşu bölgedeki okula gidebilecek mi? Farklı adres göstermek nasıl önlenecek? Şişirilecek notların önlenememesi durumunda veli-öğretmen ve öğrenci gerginliği yaşanmayacak mı? Bazı yerlerde öğrencinin açıkta kalmaması için İmam-Hatip okullarına gitmesinin yolu açılmış olmayacak mı? Bakanlık, bu ve benzer pek çok sorunun cevabını veremiyor; çünkü yetkililer de ne yapacaklarını, bu karmaşadan nasıl çıkılacağını bilemiyor.

İlköğretimden üniversiteye kadar, içinde bocaladığımız eğitim sorunlarının çözülebilmesi, genç nesillere nitelikli insan olabilme imkânlarının sunulabilmesi için öncelikle meseleye bakış tarzının, zihniyetin değişmesi gerekiyor. Yıllar geçtikçe büyüyen, kronik bir karaktere bürünen, beşeri potansiyelimizi frenleyip vasatlaştıran, kabiliyetli gençlerin gelişmelerinin önünü tıkayan, diplomalı işsizler kalabalığı doğuran bugünkü eğitim kalitesiyle bir yere varamayız; gelecekle ilgili iddialı tasarımlar yapamayız. Kimse siyasi ve ideolojik popülizm yaparak, 2023 hedefleri diye hayal kurmasın. Eğitim sorunlarımızı nitelik yerine nicelik üzerinden çözmekte ısrarcı olduğumuz, her vilayeti tabela üniversiteleriyle donatmayı başarı saydığımız sürece, orta gelir tuzağından kurtulamayız,  yerimizde sayar dururuz.

Ülkelerin yönetimleri insan kalitesinin ve kabiliyetinin hayata yansıtılması oranında başarı sağlarlar. Kalitenin yani nitelikli insan ihtiyacının temin edileceği alan eğitimdir. Öğretmenler, okul müdürleri eğitimin önceliğidir, omurgasıdır. Okulların ve eğitimin kalitesinin yükseltilmesi için, mesleğinin bilincine sahip, görev duygusu yüksek öğretmenlerin sayısının süratle yükseltilmesi gerekiyor. Bu gerçeği görüp gerekli adımlar atılmadan, mesleğin itibarı, saygınlığı, cazibesi artırılmadan sorunları çözemeyiz. Yıllardır sınav sistemlerini değiştirmemize rağmen sonuçlar ortada. PİSA sınavlarında sürekli başarısız oluyoruz, sonlarda kalıyoruz. Dünyanın en iyi üniversitelerini belirlemek için yapılan araştırmalarda, ilk 500’ün sonlarında bir iki üniversitemizin adının geçmesini başarı sayıp mutlu oluyoruz. Bilimsel makale alanında beş yıl öncesine kadar önünde olduğumuz İran’ın gerisinde kalmış olmamız düşündürücü bir durumdur. Siyasetçilerin sayısal verileri, okul ve üniversite sayılarının artmasını öne sürerek, tabloyu başarılı göstermeye çalışmaları gerçeği değiştirmiyor. Türkiye’den dışarıya beyin göçü hızla artıyor; mevcut eğitim ortamında hasbelkader başarılı olabilen genç beyinlerimizin çoğunu ülkede tutamıyoruz.

Vasatlığın hüküm sürdüğü, liyakat ve nitelik yerine biat, sadakat kriterlerinin tercih nedeni olduğu, yandaşlığın, siyasi bağlantıların prim yaptığı, kamu kaynaklarının ideolojik ve zihni yakınlık duyulan vakıf ve derneklere aktarıldığı, eğitimin bunlarla ortaklaşa yürütülmeye çalışıldığı bir ortamda bu tablonun ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Eğitim alanında tepeden tırnağa, anaokulundan üniversiteye kadar köklü bir değişiklik yapmadan ölçüleri ve zihniyeti doğrultmadan, bilimsel ve analitik yöntemlerin önemini algılamadan, kaynaklarımızı doğru ve yerinde kullanmadan eğitimde yaşanan ve giderek derinleşen meseleleri çözemeyiz. İnsan kaynağının müsrifi bir toplum olarak kalır, 300 yıldır sürüp gelen sorunların altında bunalmaya devam ederiz.

 


PAYLAŞ