Krimolojinin temel kurallarından biridir: Kusursuz cinayet olmaz, failin yakalanmasına yol açacak bir iz mutlaka vardır. Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı olayında bu kural bir kere daha doğrulandı. Kendisinden son derece emin, başka birçok eylemlerinde olduğu gibi, bunun da karanlıkta kalacağına inanan Suudi derin devletinin hesabı tutmadı; suçüstü yakalandılar, dünyaya rezil oldular. Eli kanlı bir yönetim olarak insanlık tarihine geçtiler.

Oysa her şeyi detaylarına kadar inceden inceye planlamışlardı. Kaşıkçı’nın nikâh işlemleri için ihtiyacı olan rutin bir belgeyi Washington yahut Londra’daki konsolosluklarından vermek yerine, O’nu İstanbul’a yönlendirdiler. Kendilerinin belirlediği gün ve saatte konsolosluğa gelmesini bildirdiler. Kurbanlarının gelmesinden bir iki saat önce 9 kişilik infaz ekibini ve onlara nezaret edecek 6 kişiyi özel uçaklarla İstanbul’a getirip tuzağı tamamladılar.

Cemal Kaşıkçı, muhataplarını tanıyor, her kötülüğü yapabileceklerini biliyordu. Ancak Türkiye’de buna yelteneceklerine pek ihtimal vermiyordu. Buna rağmen basit de olsa bir önlem aldı; nişanlısıyla geldi, telefonlarını ona bıraktı. Makul bir sürede dışarı çıkmaması durumunda iki yakın dostunu hemen aramasını, onlar vasıtasıyla durumu polise bildirip devreye girilmesini, medyanın da haberdar edilmesini istedi.

OYUNU KAŞIKÇI’NIN ZEKASI BOZDU

Kaşıkçı’nın basit gibi görünen bu tedbiri Prens Muhammed bin Selman’ın cinayet ekibinin hesabını bozdu. Onlar olayın bu kadar kısa sürede polise intikal edeceğini, Kaşıkçı’nın dışarıda bir bekleyeninin olduğunu düşünmemişlerdi. Polis en erken ertesi gün aramaya başlayıp sorduğunda çıkıp gittiğini söyleyecekler, bu beyan üzerine polis İstanbul’da günlerce Kaşıkçı’nın izini arayacak, doğal olarak bulamayacak, sonuçta dünya kamuoyunda Türkiye’nin güvenilmez bir ülke olduğu imajının doğması sağlanarak sorumluluk bize yıkılacaktı.

SÜREÇ DOĞRU YÖNETİLDİ

Türkiye bu kritik süreci doğru yönetti. İlk günden itibaren dikkatlerin konsolosluk ve rezidans binalarında yoğunlaşması sağlandı. Arabistan’dan hiçbir makul gerekçe olmadan 15 kişilik özel bir ekibin İstanbul’a gelip olay saatinde binada olması, bir kaç saat sonra ayrılıp ülkelerine dönmeleri, gelenlerin kimlikleri dünya medyasına haber olarak duyuruldu.

Konu gurur meselesi yapılıp iki ülke arasında bir sorun haline getirilmek yerine, tüm dünyanın ve medyanın merakla yakından izlediği insani yönden duyarlılık gösterdiği bir anlam kazanmış oldu.

Suudi medyasının inkâr çabaları, yönetimin komplo iddiaları tutmadı. 2 Ekim’den sonraki günlerde, dünya medyasında Kaşıkçı’nın vahşice katledildiğini anlatan Türkiye kaynaklı haberler yayımlandı. Böylece tüm dünyada mesele üzerinde kolektif bir kanaat oluşmuş oldu.

SUUDİLERİN AÇIKLAMASI İTİRAF ANLAMINA GELİYOR

Bu gelişmeler üzerine tam manasıyla köşeye sıkışan Suudi yönetimi ve prens MbS, tahmin edildiği gibi, sorumluluğu birilerinin üzerine yıkarak temize çıkmak maksadıyla harekete geçti. Resmi haber ajansları SPA kanalıyla yapılan 20 Ekim tarihli açıklamada, Kaşıkçı’nın konsolosluk binasında yaşanan arbede sonucu öldüğü iddia edilerek cinayet itiraf edilmiş oldu. Suudi başsavcılığı güya soruşturma yapmış; Kaşıkçı binaya geldiği sırada içeride başka Suudi vatandaşları da varmış, aralarında tartışma çıkmış. Arbedeye dönen tartışma sonunda Kaşıkçı ölüvermiş. Haktan ve adaletten yana olan veliaht Prens MbS, duruma el koymuş. O’nun talimatıyla aralarında Suudi Arabistan İstihbarat Başkan yardımcısı ve Prensin başdanışmanının da olduğu 18 kişi görevlerinden alınarak haklarında soruşturma başlatılmış. Herkesi aptal yerine koyarcasına dünyayı bu yalanlarına inandıracaklarını sanıyorlar. Son derece katı ve merkezi disiplinin geçerli olduğu, karar yetkisinin kralın, dolayısıyla veliahdın iki dudağının arasında olduğu, onlardan habersiz bir yaprak bile kımıldamadığı bu ülkede, böylesine bir suikastın istihbarattan birilerinin iradesiyle yapıldığı iddiası, çaresiz kaldıklarını gösteriyor.

BU MİZANSEN RİYAD VE WASHİGTON’UN ORTAK AKLI

Aslında bu senaryonun oynanacağı bir süredir bekleniyordu. New York Times üç dört gün önce halen suçlu ilan edilen iki kişinin adlarını vererek bu tarz bir açıklamanın yapılacağını yazmıştı. Çünkü bu cinayet, dünya kamuoyunda öylesine büyük bir nefret ve tepki doğurmuştu ki, inkar ederek kapatılması mümkün değildi. Trump ilk başta “yönetimin bilgisi dışında birkaç serserinin işi olabillir” diyerek olayı geçiştirmeyi düşünse de kendi kamuoyunu ve Kongre’yi buna inandıramayacağını gördü. Bu nedenle bir yandan olayı Kongre ile birlikte soruşturup gerekenin yapılacağını söylerken, diğer yandan Suudi’lerin vazgeçilmez bir paratoner olduğunu açıkça vurguluyor: “çok zengin bir ülkeden, Suudi Arabistan’dan 450 milyar değerinde büyük siparişimiz var. Bu 600 bin belki de daha fazla istihdam demek. Size bunları satmayacağız dediğimizde, bu ülkemiz için çok zararlı olur.”

Trump evrensel haklar ve demokratik standartların dış politikanın temelini oluşturmasının gerekliliğine inanmadığını defalarca söyledi. Suudilerle ilişkilerini bu anlayışla yürütüyor. CNN’de geçen hafta yapılan bir analizde “Birçok jeopolitik ve iç siyasi nedenlerden dolayı Suudi krallığı Trump’ın Ortadoğu politikasının temelini oluşturduğundan liderlerini ağır biçimde cezalandıran bir karar, Beyaz Saray’ın İran’ı izole etme ve etkisiz kılma plânını felç edebilir. Bölgedeki stratejik pozisyonunu zaafa uğratabilir “ denilerek ABD’den insani ve hukuki bir tavır beklenilmemesi gerektiği vurgulanmıştı.

RİYAD’IN GÜVENCESİ WASHİGTON

Suudi’ler iki ülkenin farklı nedenlerle de olsa birbirine ihtiyacını gördüklerinden giderek pervasızlaşıyorlar. Riyad’ın Körfezdeki Arap ülkeleri (Katar hariç) üzerinde büyük etkisi bulunuyor. İsrail ile yakın işbirliği mevcut. MbS Yahudilerin desteğini alabilmek için Filistin halkını ve Kudüs’ü bile satmaya hazır görünüyor. ABD’nin Ortadoğu politikasının oluşmasında söz sahibi olan, Filistinlileri Ürdün üzerinden tasfiye edip bitirecek olan plânın mimarı damat Kushner ile MbS su sızmayacak kadar birbirlerine yakınlar. Trump bu plânı Suudi’lerin desteğiyle uygulamaya hazırlanıyor. Riyad’dan İslâm NATO’su , İslâm ordusu gibi bizim de bir süre önce destek verdiğimiz projeler yapıldığı biliniyor. Suudiler İran ile tarihi, siyasi, ekonomik, jeopolitik ve özellikle mezhepsel rekabet halinde. Bünyesindeki Şii ahalinin varlığını güvenlik tehdidi görüyor,

rejimi tehlikeye sokacak bir iç karışıklığa meydan vermemek için İran’ı etkisiz hale getirmek istiyor. Böylece karşılıklı çıkarlar ve beklentiler ekseninde, ABD’nin liderliğinde Suudi Arabistan, İsrail, BAE ve Mısır ile İsrail arasında bir blok oluşmuş durumda.

Suudi devleti halen Kral Selman’ın en küçük oğlu Prens Muhammed bin Selman tarafından yönetiliyor. Bu genç çok muhteris prensin akıl hocalığını BAE‘liği veliahtı Bin Zaid yapıyor. Bu iki veliahtın hayalleri, beklentileri örtüştüğünden iyi anlaşıyorlar. Ancak kapasiteleri, güçleri hayalleriyle bağdaşmadığından Washigton’un güdümüne girmiş bulunuyorlar. O kadar ki Trump, kısa süre önce “Ey kral, ordum arkanda olmasa yerinde uzun süre kalamazsın, askerime para vereceksin “ diyerek alenen hakaret etti. Suudi yönetimi bunu içine sindirerek PKK’nın Suriye’deki kolu YPG/SDG’ye 100 milyon dolar bağış yaptı.

Suudi’ler ve arkalarındaki ABD ile İsrail bu saatten sonra ne yaparlarsa yapsınlar gerçekleri kapatamazlar. Cinayetin MbS tarafından plânlandığı, özel bir ekibin görevlendirildiği, adli tıp uzmanı tarafından cesedin testereyle küçük parçalara ayrılıp bulunamaz hale getirildiği ortada. Gerçekler ortada iken, Riyad başladığı tiyatro oyununu sürdürmekte kararlı görünüyor. Yapılan açıklamada, Başsavcılığın soruşturmayı tamamlayıp sorumlular hakkında dava açılacağı ifade edilerek, asli failin gizlenilmesine çalışılıyor.

Türkiye başarılı bir kamu diplomasisi yürüterek bu vahşeti dünya kamuoyunun meselesi haline getirdi. Elimizdeki delillerin hepsini açıklamamış olmamız doğru bir tutumdur. AK Parti sözcüsü Ömer Çelik soruşturmanın devam ettiğini, olayın aydınlatılmasının bir “namus meselesi olduğunu” belirtti. Ne ABD'nin, ne de Suudi’lerin parasal güçleri Cemal Kaşıkçı‘nın MbS ve işbirlikçilerinin ellerine, yüzlerine bulaşmış olan kanını silip temizleyemez. Bu muhteris, küstah ve elleri kanlı veliaht Suudi yönetiminin başında kaldıkça, kirlilik derinleşecek, cinayet kraliyet ailesince üstlenilmiş olacak ve onlarla birlikte ABD ve İsrail de bu vahşeti unutturmaya çalışmaları nedeniyle suçlanacaklardır.

Zaten veliaht Prens MbS’de hükmettiği muazzam servete, enerji kaynaklarına güveniyor; ne yaparsa yapsın bunlar sayesinde “dokunulmaz” olduğuna inanıyor. Bundan sonra yaşanacak gelişmeler, insanlık adına tarihi bir sınav anlamına gelecektir. Ekonomik güç, para ve servet mi, ahlak, adalet, insanlık, evrensel hukuk mu üstün gelecek, hep birlikte göreceğiz.


PAYLAŞ