ABD’nin Türkiye-Suriye sınırındaki birliklerini geri çekmesi, gözlem noktalarını boşaltması, Türkiye’nin yapılmasının an meselesi olduğunu ifade ettiği operasyonlarına destek vermese de razı olduğu anlamına geliyor. Şimdiye kadar ABD’nin “güvenilir müttefik” olarak tanımlayıp himaye ettiği PKK/YPG (SDG), Washington’un bu kararının Kürtleri “arkadan hançerlemek” olduğunu ama ne pahasına olursa olsun direneceklerdi ilan etti.

ABD’nin askerlerini nereye kadar çekeceği henüz belli değilken Başkan Trump’un Twitter üzerinden verdiği mesaj, Washington’un Suriye politikasını kökünden değiştirmek üzere olduğunu gösteriyor. Trump’ın mesajı şöyledir: “ABD yıllar önce Suriye’de 30 gün kalması gerekiyordu. Biz kaldık, görünürde amacı olmayan bir muharebeye gitgide daha derinden battık. Ama artık çoğu aşiretler arasında olan bu gülünç ve sonsuz savaşlardan çıkmamız, askerlerimizi geri getirmemizin zamanı geldi.”.

Başkan Trump, daha önce de çekilme kararını açıklamış ama Pentagon, CIA ve Dışişleri’nin yanı sıra Kongre üyelerinden gelen yoğun baskılara direnemeyerek geri adım atmıştı. Suriye’nin kuzeyinde, Amerika ve İsrail’in çıkarlarına hizmet etmek maksadıyla PKK/YPG üzerinden oluşturulmak istenen Kürt devleti projesinin gündemden kaldırılması anlamına gelecek radikal bir politika değişikliğini yapmaya Trump’ın gücü yetecek mi, bunu yakında göreceğiz.

Trump’ın bu kısa ama bölgedeki dengeleri büyük ölçüde değiştirecek mesajında çok önemli iki husus daha var: “Kürtler bizimle savaştı ama bunu yapmaları için onlara muazzam para ödendi, donanım verildi. ONLAR ON YILLARDIR TÜRKİYE İLE SAVAŞIYORLAR. Bu savaşta neredeyse üç yıldır beklemede kaldım. Artık bizim yararımıza olan yerde savaşacağız ve sadece kazanmak için savaşacağız.”.

Bu ifade, YPG/SDG’nin PKK’nın Suriye kolu olduğunu ısrarla reddeden, Türkiye’nin bu terör örgütüyle 35 yıldır canhıraş şekilde mücadele ettiğini görmezlikten gelen resmî Amerikan görüşlerinin tutarsız olduğunun itirafı sayılabilir.

Trump’ın ve Beyaz Saray’ın DEAŞ konusundaki ifadeleri, sadece Türkiye’yi değil AB üyesi Batılı ülkeleri de yakından ilgilendiriyor: “DEAŞ halifeliğini yüzde yüz yendik. Buna çoğu Avrupa’dan binlerce DEAŞ savaşçısını yakalamamız da dâhil. Avrupa onları geri almak istemedi bize ‘Sen elinde tut.’ dediler. Biz de dedik ki ‘Hayır, size büyük bir iltimas yaptık ve şimdi bize onları devasa bir bedelle ABD hapishanelerinde tutmamızı istiyorsunuz. Onlar yargılamanız için sizindir.’ Yine ‘hayır’ dediler. Her zamanki gibi ABD’nin, AB’nin, NATO’nun ticaretin ‘kerizi’ olduğunu sandılar.”.

Hâlen YPG’nin hâkimiyetindeki hapishanelerde on bine yakın DEAŞ militanı olduğu, bunların yüz bin civarındaki ailelerinin bir kampta toplandığı bildiriliyor. Beyaz Saray’ın açıklamasında çok net biçimde Suriye’de DEAŞ meselesinin artık Türkiye’nin meselesi olduğu ifade edildi. Avrupa kendi vatandaşlarını almak niyetinde olmadığına göre sorun, hem DEAŞ terörüyle mücadele etmekte hem hapiste tutulmalarını sağlamakta hem de yüz bine yakın aile fertlerini besleyip barındırmakta Türkiye’nin omuzuna yükleniyor. Böylece başka bir gelişme olmaması hâlinde, Suriye’de sadece PKK/YPG ile değil DEAŞ ile sahada savaşmak durumunda kalacağız.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı’nın operasyon bölgesindeki sivillerle ilgili olarak Türkiye’nin yaklaşımını olumlu buldukları şeklindeki açıklaması, arada bir koordinasyonun bulunduğunu işaret ediyor. BM’nin bu tavrı, bu kuruluştan operasyona tepki gelmeyeceğini göstermesi açısından önemlidir. Burada önemli olan operasyonun kapsamının ve alanının ne olacağıdır. Günlerce önceden adının “Barış Pınarları” olacağı bildirilen operasyon, muhtemelen belirlenen stratejik bölgelerin kontrolünü sağlayacak şekilde “cepler” oluşturmak tarzında yürütülecek; Fırat’ın doğusunu tümüyle içine alacak bir “sil süpür harekâtı”na, mecbur kalınmazsa dönüşmeyecek. Kontrol altına alınan bölgelere Türkiye’deki sığınmacılar yerleştirilecek. Böylelikle sınırımızın bitişiğinde boydan boya bir terör koridorunun oluşması önlenecek, demografik yapı normalleştirilerek homojen bir etnik yapılanmanın önüne geçilecek. Suriye’nin toprak bütünlüğü konusundaki politikamızla da bağdaşan bu uygulama, Rusya ve İran’ın endişelerini de karşılamış olacak.

Bu tahminlerin tutabilmesinin temel şartı, Trump’ın dediklerini yapmasına bağlı. Suriye’nin Rusya ve İran’ın nüfuz bölgesi olması, İsrail ile ortak projesi olan Kürt devletinden vaz geçilmesi anlamına gelecek bu çaptaki bir politika değişikliğini, ABD’nin derin güçlerinin, askerî ve siyasi kurumlarının, ülke siyasetini yönlendiren Yahudi lobilerinin direncini aşarak yapmayı başarırsa Trump, tarihe geçer. Ankara ile Beyaz Saray arasında neler konuşulduğunu, bir mutabakatın olup olmadığını, bu ayın ortasında yapılacağı açıklanan Erdoğan-Trump görüşmesine kadar hangi gelişmelerin yaşanacağını bilmeden bir tahmin yürütmek mümkün değil. Ama siyasi tarihte yazılı bir kural vardır: Küresel emperyalist güçler, almadan vermezler; aza da kanaat etmezler. Duamız ve temennimiz Suriye ve bölge politikalarında 2011’den başlayarak günümüzde beka yanlışların tekrarlanmaması, kaldıramayacağımız bir yük hâline gelen sığınmacılar meselesi de dâhil, yaşadığımız sorunlara çözüm getirecek gelişmelerin olmasıdır.

Trump’ın “Türkiye sınırları aşarsa ekonomisini çökertirim.” şeklindeki çirkin tehdidi, operasyonu engellemek için değil üzerindeki baskıyı hafifletmek maksadıyla kendi kamuoyuna verilmiş bir mesaj niteliğini taşıyor. “Sınırları aşarsa” lafı, operasyonun belirli alanlarla yani “Barış Pınarları” ile sınırlı kalacağı hususunda örtülü bir mutabakatın varlığını işaret ediyor. Türkiye bu “cep”lere girerek Fırat’ın doğusuna geçerken Trump, Türkiye’yi frenlediğini, Kürtleri korumakta olduğunu söyleyerek kendisini savunma imkânını bulacak.


PAYLAŞ