Buna göre Türkiye ekonomisini genel olarak üç aşamada inceleyebiliriz: 1980 yılı öncesi, 1980-1989 yılları arası, 1989 sonrası.

1980 öncesi Türkiye ekonomisinde, istisnaları bulunmakla birlikte göreli bir dışa kapalı ekonomi modelinin benimsendiğini görmekteyiz. Dolayısıyla bu dönem ülke ekonomisinde dış ticaretin(mal hareketlerinin) ve sermaye hareketlerinin bugüne oranla yok denecek kadar az olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye ekonomisi bu yapısı nedeniyle dünya ekonomik gelişmelerinden çok fazla etkilenmeyen, bu gelişmelere karşı duyarlılığı önemsiz boyutlarda olan bir ekonomidir.
1980–1989 döneminde ise ekonomi literatürüne “24 Ocak Kararları” olarak geçen ve çeşitli liberal düzenlemeleri bünyesinde barından bir program kabul edilmiş, ülke ekonomisinde bir dizi yapısal değişikliğe gidilmiştir. Bu dönemde artık mal hareketlerinin serbestleştiği ve dolayısıyla ülkenin dünya ekonomik gelişmelerine daha duyarlı hale geldiği görülmektedir.
1989 yılından günümüze kadar gelen sürede ise ülkemizin sermaye akımlarına karşı da açık bir hale geldiğini görmekteyiz. Bu dönem aynı zamanda küreselleşme sürecinin de hızlandığı bir dönemdir. Bu sürecin temel bileşenlerinden olan sermaye oluşumu, sermaye hareketlerinin yaygınlaşması, hızlanması ve haberleşme ve bilgi-işlem teknolojisindeki gelişim, ülke ekonomisini artık dış dünya ekonomisi ile bütünleştirmiştir. Artık ABD Merkez Bankası FED’ in bir faiz değişikliği kararından Avrupa borsalarındaki bir dalgalanmaya kadar tüm gelişmeler kısa sürede ülke ekonomisini etkilemektedir. Ekonomimiz artık içinde bulunduğu süreç itibariyle dünyadaki ekonomik gelişmeleri yakından takip etmek, bu gelişmeleri de dikkate alarak politikalar ve stratejiler geliştirmek durumundadır.
            Günümüz ekonomi politikaları ile ülkemiz ve dünya ekonomisinde meydana gelen çeşitli gelişmeleri değerlendirirken incelediğimiz bu süreci zihnimizin geri planında tutmamız, daha iyi değerlendirmeler yapmamıza imkân verecektir.
           
Cari Açık Sorunu
            Bir ülkenin dış âleme mal satması olarak tanımlanan ihracat ve bir ülkenin dış âlemden mal alması olarak tanımlanan ithalat, ödemeler dengesini oluşturan hesaplardan cari hesap kapsamında incelenmektedir. İhraç mallarından kazanılan dövizle ithal edilen mallara ödenmesi gereken döviz birbirine eşit ya da en azından yakın olduğunda ortada bir sorun yoktur. Ancak, mal alımı karşılığında dışarıya ödemek zorunda olduğumuz döviz kazandığımız dövizden çok daha büyük ise ortaya cari açık sorunu çıkmaktadır. Oluşan bu negatif farkı ödemekle yükümlü olduğumuz ve dövizi de kendi paramızı basmak gibi bir yöntemle elde etmemizin olanaksız olduğu düşünüldüğünde, cari açığı bir başka deyişle döviz açığını finanse etmek için çeşitli araçlara başvurulması zorunlu bir hale gelmektedir. Bu finansman araçlarından burada inceleyeceklerimiz; yabancı sermaye girişleri(sıcak para) yoluyla finansman ve IMF kredileri ile finansmandır.
            Ülkemizin de 1989 yılından sonra finansal liberalizasyon sürecine katılımı ile birlikte ekonomimizde yabancı sermayenin etkinliği artmıştır. Sıcak para olarak da tabir edilen yabancı sermaye, ülkemiz gibi cari açık sorunu ile cebelleşen ülkelerin bu açığını finanse etmede, en büyük kalemi oluşturmaktadır. Yabancı sermayeyi ülkeye çekebilmek için ise, ülkenin o sermaye için cazibesinin yüksek olması gerekmektedir. Yabancı sermaye için bir ülkenin cazip olması, yabancı yatırımcının parasına en yüksek faizin(kiranın) verilmesi ile ve ülkede sermayeyi koruyacak ve gözetecek düzenlemelerin yapılması ile mümkündür.
            Ülkemizin de “yüksek faiz, düşük kur” diye adlandırılan IMF destekli bir politikanın benimsemesi ve gerekli düzenlemeleri yapması ile yabancı yatırımcının parasını(sermayesini) ülkeye getirmesi sağlanmıştır. Yüksek faiz düşük kur politikasında az önce de belirttiğimiz gibi ülkenin faizleri yukarı seviyelerde tutması yabancı sermaye girişini artırmakta, bu durum ülkeye giren dövizi artırdığı için ülkede dövizin düşük düzeylerde seyretmesi söz konusu olmaktadır (miktar arttıkça değer düşmektedir). Ucuz dövizin ithal maliyetleri azaltması enflasyonun düşük tutulması gibi kısa dönemde olumlu sonuçları olsa da uzun dönemde ithalatı haddinden fazla artırarak cari açığı büyüteceği su götürmez bir gerçektir. Bu da ülke için önemli bir risk algılaması olarak karşımıza çıkacaktır. Olayı somutlaştırmak için kurgusal bir örnek üzerinden gidelim; ülkemizde üretilen bir otomobili düşünelim. Bu otomobilin üretim aşamasında sac, cam plastik aksam, döşeme vs. gibi çeşitli ara girdilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ara girdiler dövizin günümüzdekinden daha yüksek seviyelerde olduğu dönemlerde ülke içindeki yan sanayi, işletmeci,  KOBİ vb. kuruluşlardan karşılanır ve böylece de ülke ekonomisinde bir canlanma söz konusu olur. Ürettiğini satabilen sanayici daha fazla üretmek yoluna gider bunun için de daha fazla işçiye ihtiyaç duyar dolayısıyla da istihdam artışı sağlanır. Ancak günümüzde ucuz dövizin ithalatı ucuz hale getirmesi sözünü ettiğimiz üretim aşamasında kullanılan ara mallarının yerli sanayiden değil de yurtdışından satın alınmasını daha kârlı bir hale getirmiştir. Bunun sonucunda da yerli sanayici iş yapamaz bir duruma gelmiş, işçi çıkarma yoluna gitmiş ve işsizlik artmıştır.
            Bu ekonomi politikalarının uygulanmasına devam edilmesi ile, Türkiye ekonomisinin çeşitli sorunlarının uzun dönemlerde kalıcı hale gelerek devam edeceği görülmektedir.

            IMF İle İlişkiler
            Cari açığın finansmanında, bir diğer yöntem IMF den kredi çekmektir. Bir ülke cari açığı nedeniyle bir kriz durumuna geldiğinde IMF ile bir program hazırlayarak (ya da IMF bir program hazırlayarak) bir kredi anlaşması imzalar. Hazırlanan bu program çerçevesinde IMF ülke ekonomisinin denetim ve gözetimini üstlenir. Bu denetim ve gözetim faaliyetleri sonucunda IMF programa uyulduğuna ikna olursa ülkeye anlaşmayla belirlenen kredinin belirli bir miktarını serbest bırakır. Anlaşma yapan ülke ise bu kredilerle krizden çıkarken aynı zamanda IMF’nin desteği ile ülkenin uluslararası kredi kuruluşları ile olan ilişkisi devam eder.
            Ülkemiz 2000 ve 2001 krizleri sonrasında IMF ile “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programı çerçevesinde 2002 yılında stand by anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşmanın süresi bitince 2005 yılında tekrar bir anlaşma imzalanarak program sürdürülmüştür. Son imzalanan stand by anlaşmasının süresi 10 Mayıs 2008 itibariyle bitmiştir. Bu anlaşmanın bitmesiyle birlikte ve ülkenin bu döneminde IMF ile kredi anlaşması yapmadan da yoluna devam edebilecek döviz yeterliliğine sahip olması dolayısıyla çeşitli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Bir kesim IMF ile ilişkilerin kesilmesi adına yeni bir stand by anlaşması imzalanmamasını isterken diğer bir kesim ise, IMF ile ilişkilerin Türkiye ekonomisini denetimde tutacağı, ekonomiyi disiplinize edeceği gerekçesiyle ilişkilerin kesilmemesini savunmaktayken hükümet cephesinden IMF ile ilişkilerin farklı bir düzlemde devam edeceği yönünde gelen açıklamalarla tartışmalara son nokta konulmuştur. Buna göre “ihtiyati stand by” anlaşması şeklinde yeni bir anlaşma imzalanacaktır. Bu anlaşma acil olarak döviz desteğine ihtiyacı olmamakla birlikte cari açık(döviz açığı) sorununu da çözememiş kırılgan yapıdaki ülkelerin gelecekte kötü bir sürprizle karşılaşmaması için ilişkilerin sürdürülmesi amacıyla imzalanır. İhtiyati stand by anlaşmasının farkı, anlaşmayla beirlenen kredi miktarının kullanılmadan ihtiyat olarak tutulması ve IMF’nin gözetim ve denetim faaliyeti sonucu kredi dilimini serbest bırakmama şeklinde bir yaptırıma gitme gücünün azalmasıdır.
            Genel ekonomi sürecine baktığımızda, başlıca iki sebeple IMF ile masaya oturulmaktadır: oluşan bir kriz sonrasında krizden çıkış ve cari açığın finanse edilmesi. IMF’nin desteklediği (dayattığı) bir programın uygulanması ise aslında uzun dönemde krizden çıkmak bir yana ülkenin daha fazla cari açık vermesine neden olarak ülke risklilik derecesini artırmaktadır. Risklilik derecesi artan ülke olası krizlere karşı daha kırılgan hale gelmektedir. Bu durum ekonomimizin yakın geçmişinde bir kısır döngü şeklinde devam etmektedir. Günümüz içinde durum bundan farklı değildir. Sonuç olarak burada üzerinde hayatiyetle durulması gerek konu IMF ile ilişkilerin kesilmesi ya da devam edilmesinden çok IMF politikalarının ülke ekonomisini düzlüğe çıkarmada yeterli olup olamadığıdır. IMF politikalarının ülkemiz ekonomisinde uzun dönemli yapısal bozukluklara yol açıp açmayacağının sorgulanması ekonomiye yön verenlerin günümüz itibariyle temel vazifelerinden biri olmalıdır.

            Dünya Ekonomisinde Meydana Gelen Gelişmeler
            ABD’de konut finansmanı piyasasında meydana gelen kriz 2007 yılının ikinci yarısından itibaren küresel anlamda bir likidite sıkışıklığına yol açmıştır. Yatırımcıların değerinin çok üzerinde fiyatlanan konutlara paralarını bağlamaları ve konutların satışa çıktığında çok daha düşük seviyelerde fiyatlanmaları, sözünü ettiğimiz büyük yatırımcıları zora sokmuş ve bunun sonucunda oluşan kriz kısa sürede tüm dünya ekonomilerinde hissedilmeye başlanmıştır. Ülkemiz açısından ise, likiditeye ihtiyaçları artan yatırımcıların ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelere getirdikleri paralarını tekrar ülkelerine götürmeleri riski oluşmuştur. Bununla birlikte ülkemiz gibi gelişmekte olan ülke ekonomilerinde yerleşmiş bir konut finansmanı piyasasının (mortgage piyasası) olmayışı krizin bu ülkelere yansımasını sınırlı tutmuştur.
            Sahip oldukları varlıklarının daha düşük fiyatlanması küresel yatırımcıları daha az riskli alanlara yöneltmiş ve bu durum ülkemiz gibi risk primi yüksek ve cari açık finansmanı için yabancı sermayeye bel bağlamış ülkeler için olumsuz bir durum teşkil etmiştir. Sahip oldukları varlık değerlerinin düşmesi ve likiditeye olan ihtiyacın artması harcamaları da önemli ölçüde etkilemiştir. Daha az harcama yapılması ileride küresel ekonomide bir durgunluğa yol açması ihtimalini güçlendirmektedir. Batılı büyük finans kuruluşlarının peş peşe çok büyük boyutlarda zarar açıklamaları bu süreci hızlandırmıştır.
            Dünyada ise yatırımcıların doların rezerv para olma özelliğini yitirmesi ile birlikte, diğer yatırım araçlarına yönelmeleri, başta petrol olmak emtia fiyatlarını artırmaktadır. Burada dolarla ilgili olarak ABD Merkez Bankasının yazının başında sözünü ettiğimiz krizin etkisini sınırlandırmak için faiz oranlarını indirmesi ve piyasaya milyarlarca dolar pompalaması, petrol ve altın fiyatlarını artırmıştır. Dünya petrolünün üçte birinden fazlasını üreten OPEC ’in petrol fiyatlarının düşmesini engellemek için 2006 yılı sonu itibariyle petrol arzını azaltmaya başlaması da petrol fiyatlarının artmasında önemli bir rol oynamıştır. Dünyanın sekizinci büyük petrol üreticisi Nijerya’da petrol endüstrisine olan saldırılar nedeniyle petrol üretiminin kesintiye uğraması, dünyanın dördüncü büyük petrol ihracatçısı İran’ın nükleer programı nedeniyle Batılı ülkelerle sorun yaşaması ve Irak’ta düzenin tesis edilemeyişi ve geleceğinin öngörülemeyişi petrol fiyatlarının bu denli artış göstermesinde belirleyicidir. Bu durum ülkemiz gibi petrol ve diğer enerji konularında dışa bağımlı ülkeleri zora sokmaktadır. Diğer yandan petrol başta olmak üzere diğer enerji fiyatlarında ve gıda fiyatlarında büyük artışlar meydana gelmesi, içeride enflasyon hedeflemesi rejimi uygulayan Merkez Bankamızın koyduğu hedeften sapmaların ortaya çıkmasına yol açmaktadır.
            Sonuç olarak, Türkiye’nin gerek BTC’yi besleyen kaynakların artması, gerekse ülkeden geçecek yeni güzergâhların bir an önce hayata geçirilmesi için, Azerbaycan yanında, Kazakistan ve Türkmenistan’la da ilişkilerini geliştirmesi gereklidir.
            Ekonomimizin IMF’ye muhtaç olmayan bir ekonomi haline gelmesi için, enerji giderlerini azaltacak, üretimi ve istihdamı artıracak çözümler geliştirmek zorundayız.


PAYLAŞ