İki Yıl Sonra: “Süreç”İn Neresindeyiz?

  • 01.10.2026

Eskiler, “Usul esasa takaddüm eder.” demişler. Türkiye, 1980’lerden itibaren ülkemize musallat olan, dış destekli bölücü terör sorununu aşmak için on yıllardır “çözüm” arıyor. Siyasetten toplumsal ilişkilere kadar farklı meselelerde uygulanan ve “çatışma çözümü” olarak nitelenen konuda geniş bir literatür var. Birtakım çevreler, Türk Devleti’ne bu literatür çerçevesinde telkinlerde bulunmaktadır. Bunlar, Türkiye’de yaşanan bu bölücü-etnikçi terör olgusunu, “iki taraflı” bir çatışma olarak ilan edip o minvalde “çözüm” (yani “çözülme”) önerilerinde bulunmaktadırlar. Bu telkinler doğrultusunda Oslo Süreci olarak bilinen “Demokratik Açılım” dönemi ve daha sonra “âkıl adamlar”ın sahneye sürüldüğü “Çözüm Süreci”nde birtakım girişimlerde bulunuldu ve neticesi, “hendek-barikat” eşkıyalığı ile tahrip edilen şehirler ve vatan için feda-yı can eden şehitlerimiz oldu. Daha sonra ülkede ve daha da önemlisi -Irak ve Suriye’nin kuzeyinde ABD-İsrail başta olmak üzere dışarıdan destekle- Türkiye’nin güneyinde inşa edilmek istenen “Terör Koridoru”na karşı büyük bir mücadele verildi.

Önceki yazımızda (Türk Yurdu, Eylül 2026) bu konuda gelinen son durumu ana hatlarıyla değerlendirmiştik. Hazırlıklarına daha önce başlanan, sinyali Mayıs 2023 Genel Seçimlerinden sonra verilen, iki yıl kadar önce, 1 Ekim 2024’te başlatılan “Terörsüz Türkiye” girişimi ile Suriye’de 61 yıllık Baas yönetiminin 7 Kasım – 8 Aralık 2024 tarihleri arasında gerçekleşen 12 günlük askerî taarruz sonucunda yıkılarak HTŞ önderliğinde yeni bir yönetimin başa geçmesi, ABD’de Trump’ın yeniden iktidara gelmesi, İsrail-ABD ikilisinin İran ile savaşı ve bunun bölgemizde yol açtığı sarsıntılar gibi gelişmelerin bütüncül bir bakışla değerlendirilmesi gerektiği izahtan varestedir. Üç buçuk yılı aşkın bir süredir devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı, ABD’nin dünya siyasetine yönelik yeni yaklaşımı (2025 Aralık ayında açıklanan Yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi), Çin’in yükselişi ve Şangay İşbirliği Teşkilatı’nın durumu, özellikle Trump’la birlikte NATO’nun yeniden şekillenmesi de yine bu bağlamın temel parametreleri arasında dikkate alınmak zorundadır. Nihayet, ABD-İran çatışmasının gölgesinde, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan tedafüî mahiyetteki Mekke Antlaşması da gerek bölgemizin gerekse ülkemizin geleceği bakımından kritik bir gelişme olarak kaydedilmelidir.

Bu ana çerçeve; “Terörsüz Türkiye” projesini, çevremizde ve dünyada yaşanan kritik gelişmeler ve muhtemel çatışmalar karşısında, “iç cephenin tahkimi” açısından vazgeçilmez bir ön şart olarak takdim ve telkin eden, süreçle ilgili endişe, kaygı ve itirazları ise “gaflet”ten “ihanet”e varan kelime veya daha yaygın kullanılan ifadeyle “süreci baltalamak” ile suçlayan yaklaşımın temel dayanağı olarak gösterilmektedir. O yüzden de dünkü Teröristbaşı’nın, bugün “PKK’nın kurucu önderi” sıfatıyla bu sürecin yürütülmesinde baş muhatap ve “statü” sahibi olarak konumlandırılması meşrulaştırılmaktadır. Öcalan’ın, kendisi için inşa edildiği açıklanan “konut”una ancak “statü” sahibi olduktan sonra taşınmak “lütf”unda bulunacağı da kamuoyu ile paylaşılmıştı.

10 Ağustos 2026’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen ve 18 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”a göre amaç; PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakip, yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ile verilen mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi işlemlerinin ve yapılacak diğer işlemlerin belirlenmesidir. Dikkat edilirse burada “Örgüt” tanımı ile “PKK/KCK terör örgütü ve bununla bağlantılı her türlü oluşumlar” kastedilmekte, sürecin “takip, koordinasyon ve uygulama”sı sürecinde ise Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden müteşekkil Kurul’un görevlendirilmesine; ihtiyaç hâlinde Kurul tarafından alt komisyonlar oluşturulabileceğine ve “sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere alt komisyonlarda görevlendirme yapılabileceği”ne hükmedilmiştir. Bu çerçevede teşkil edilen Kurul göreve başladı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Başkanı ve Başdanışman Mehmet Uçum, 17 Eylül 2026 Perşembe günü basın mensuplarıyla yapılan sohbet toplantısında da PKK/KCK Terör Örgütü elebaşının ‘Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu’nda görev yapacağı açıklandı. Uçum, rutin dışı olarak nitelediği Çerçeve Yasa’nın uygulanması aşamasında İmralı’da yapılan “konut”u ise bir imtiyaz değil, devletin, “diyalogda muhatap aldığı kişinin (…) rahat çalışma ortamına kavuşması için oluşan bir imkân” olarak niteledi.

On binlerce cana ve Türkiye’nin yıllarına mal olmuş bir beladan kurtulmak için “devlet yetkilileri”nin bu işin baş sorumlusu bir mahkûm ile görüşerek bir “çıkış yolu” araması karşısında malum terör örgütü ve onun uzantılarının bütün bunları nasıl gördüğü, bu süreçten beklentileri ve sahada yaşananlara baktığımızda görünen manzara nedir? Kanun’da açıkça terör örgütü ve bağlantılı her türlü oluşumun tasfiyesi öngörülmekle birlikte gerçekte Örgüt’ün sivil alandaki uzantılarına dair ne yapılacaktır? Bu ve benzeri soruları çoğaltabiliriz.

Şunu açıkça tekrar tekrar vurgulamakta yarar var. Her ne kadar “Devlet İnisiyatifi”, Çerçeve Yasa metninde de açıkça yer aldığı gibi, bu konuda odağa “Terörsüz Türkiye” söylemini oturtsa da Örgüt cenahının hem meseleyi anlama hem de beklentiler açısından farklı bir pencereden baktığı kesin bir gerçektir. Esasen 2024 Ekim’inden bugüne yapılan birtakım toplantılar, açıklamalar vb. bir bütün olarak değerlendirildiğinde önce “Devlet’te ortaklık”, sonra da “Dört Parça Kürdistan” hedefi hiçbir şekilde gizlenmemektedir. Çerçeve Yasa’nın çıkması akabinde çeşitli şehirlerde, önceki yıllarda Güvenlik Kuvvetleri ile giriştikleri çatışmalarda ölen PKK’lı teröristler için düzenlenen “Şehitleri Anma” programları, yöre halkına, “Mücadele ettik ve kazandık.” mesajını pompalamayı amaçlıyordu. Bu toplantılar, tepkilere yol açmamak için genel medyada âdeta yok sayılsa da gerek hükûmet yetkilileri gerekse Cumhur İttifakının iki ana bileşeninin rahatsızlıkları muhataplara iletilmiş olmalı ki son günlerde bu tür gösteriler medya veya sosyal medyaya pek aksetmiyor.

Mamafih gerek Süreç’te görev alan DEM’liler gerekse Terör Örgütü’nün Kandil’deki bazı elebaşları gerçek niyetlerini sık sık paylaşmaktan çekinmiyorlar. Mesela, basında yer alan haberlere göre Öcalan ile görüşen DEM Parti heyeti sürecin üç aşamasını Çerçeve Yasa, demokratikleşme ve yeni bir anayasa olarak tanımlamaktadır. Çerçeve Yasa kabul edilmiş ve uygulama sürecine geçilmiştir. İktidar cenahı ve Başdanışman Uçum da sık sık yeni anayasa yapılacağına dair açıklamalarda bulunmaktadır. PKK Terör Örgütü ve uzantılarının “demokratikleşme” ve “yeni anayasa”dan beklentileri ise zaten üç aşağı beş yukarı bellidir. Ana hedef dört parçadan oluşan “Büyük Kürdistan” gibi gösterilse de şimdilik Türkiye içinde belli konularda radikal adımlar atılarak “Devlet’te ortaklık” olarak nitelenebilecek bir yola girilmesi beklenmektedir. Bu; ilk etapta çok köklü bir değişiklikten ziyade, -Anayasa’nın ilk 4 maddesine dokunulmadan- yerel yönetimler, eğitim-öğretim dili ve vatandaşlık tanımı gibi maddelerde yapılacak değişikliklerle ilk dört maddenin etrafından dolanarak fiilen “millet” tanımını değiştirmek ve iki dilli yapıya geçmek olarak tasarlanmaktadır. Diyarbakır şehrindeki trafik levhalarında Türkçenin ikinci dil konumuna düşürülmesi, bu bakımdan öyle kolayca geçiştirilecek bir uygulama değildir. 12 Eylül rejiminin ülke genelindeki uygulamalarının yanında dil yasağı gibi akıl dışı ve gayriinsani bir uygulaması bahane gösterilerek, resmî dil hükmünün çiğnenmesi kesinlikle mazur gösterilemez.

Önceki “süreç”lerde de şimdikinde de ısrarla vurgulandığımız husus şudur: Türkiye Cumhuriyeti Devleti üniter yapıda bir millî/ulus devlettir. Yüz yılı aşkın bir süre önce bu temeller üzerinde kurulan Cumhuriyet’i bir “parantez” olarak gören bir anlayış, daha düne kadar Suriye’nin kuzeyinde PKK Terör Örgütü’nün uzantısına askerî yardım yapan ama konjonktür gereği değiştirdiği siyaseti çerçevesinde bize ve bölgemize “müşfik monarşi” ve “millet sistemi” tavsiyesinde bulunulmasının ne anlama geldiğini hiç mi hesaba katmamaktadır?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Tek Devlet, Tek Millet, Tek Vatan, Tek Bayrak” söylemi, esas itibarıyla Cumhuriyet’in temelinde yatan üniter yapının bir başka ifadesidir. Cumhuriyet’in kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk de, “millet”i; din, cins, ırk, mezhep ayrımı yapmaksızın, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” şeklinde tanımlamış, 1924 Anayasası’nda da vatandaşlık tanımı, “Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın, vatandaşlık itibarıyla Türk denilir." şeklinde yapılmıştır. Sıkça vurguladığım gibi, çok-etnili ve çok-dinli Osmanlı Devleti, 150 sene önce, Hristiyan azınlıklarla ilgili pek çok büyük devletin baskılarıyla boğuştuğu bir dönemde ilan ettiği Kanun-ı Esasî’de yani Anayasa’da resmî dili Türkçe olarak kabul etmiş ve devlet memurluğu için de Türkçe bilmeyi şart koşmuştur.

Bunları tekrarlamamın sebebi şudur: Bugün Türkiye’de, en azından belli bir vatan parçası için iki resmî dilli bir yapı talep edilmektedir. Bütün insanların ana dilleri kutsaldır, öğrenmesi ve öğretilmesinin önünde engel olmamalıdır ve nitekim Türkiye’de bu konular aşılmıştır. Bununla birlikte “Devlet Dili” tek olmak zorundadır. Aksi takdirde bölünmeye giden yolun taşları döşenmeye başlanmış demektir.

PKK çevrelerinin konuya bakışlarıyla ilgili bir beyanata daha değinerek yazıma son vereceğim. PKK elebaşlarından Cemil Bayık, yaptığı bir açıklamada âdeta Türk Devleti’ni tehdit etmiştir. "Öcalan özgür olmadan silah bırakmayacaklarını ve Türkiye’ye dönmeyeceklerini" söyleyen Bayık, “Eğer silah bırakacaksak demokratik siyaset faaliyeti yürütme hakkımızın olması gerekiyor. Aynı zamanda yasaların değiştirilmesi gerekiyor. Türk hukukunda Kürtler yok. Değişiklik yapılmazsa Kürtlerin her türlü baskı altına alınması ve yok edilmeye çalışılması devam edecektir. Türkiye bu zihniyetle devam ederse zarar görecektir.” diyerek hem taleplerini açıklamış hem de Türk Devleti’ne aba altında sopa gösterme küstahlığında bulunmuştur.

Bugün Türkiye’nin her yerinde bütün yurttaşlar istedikleri şekilde eğitim-öğretim görmekte, iş yeri açmakta, çalışmakta, devlet kadrolarında ve siyasette yer almaktadır. Buna rağmen Terör Örgütü mensuplarının hâlâ “baskı” ve “yok edilme” gibi tamamen saçma ve saptırma söylemlere devam etmesi, hücrelerine sinmiş devlet ve Türklük düşmanlığının yansımasından başka bir şey değildir. Yetkililerin, sorumlu kişi ve mercilerin bu süreçte adım atarken; kurulduğu günden bugüne kadar yabancı istihbarat örgütleriyle düşüp kalkan, Türkiye’yi zaafa düşürmek için her cins taşeronluğu yapan bu terör örgütünün “tasfiye”si sürecinde her daim uyanıklıkla hareket etmesi tarihî bir yükümlülüktü

Mehmet ÖZ