TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Bloklar Arası Rekabetin Kapışma Alanı Ortadoğu ve Türkiye

Ortadoğu’da, güneyimizde halkının tamamı Müslüman olan ülkelerde yaşananları, sadece bölgenin dini, mezhebi, etnik fay hatlarının kırılmasından kaynaklanan sorunlar olarak görmek, olayların boyutunu izahta yetersiz kalır.

Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte tek süper güç haline gelen ABD, 21. yüzyıla girilirken o özelliğini kaybetti. Bir yandan Uzakdoğu’da Çin, diğer yandan Putin’in liderliğinde Rusya ABD’ye meydan okuyorlar. Rekabet büyük ölçüde ekonomik kaynakların kontrol altına alınması üzerinde yoğunlaşıyor. Dünyanın en büyük petrol ve gaz yataklarına sahip olan Ortadoğu, otuz yıldır ana hedef konumunda. ABD ilk Körfez Harekatı sırasında dilediği gibi hareket edebiliyordu; çünkü rakipsizdi. Dünya jandarmalığını üstlenmişti. O dönemde operasyonun amacı diktatör Saddam’ı dizginlemek olarak açıklanmıştı. Ama esas nedenin İsrail’in güvenliğini sağlamak olduğunun hemen herkes farkındaydı. Bu hamle bir yere kadar başarılı olmuş ancak hedefe tam olarak ulaşamamıştı. 2003’te yalan olduğu kısa zamanda ortaya çıkan Saddam’ın kimyasal silahlarının bulunduğu iddiasıyla Irak işgal edildi. 1991’deki Körfez Harekatı sırasında Irak’ın kuzeyinde temeli atılan Kürt devletinin fiilen kurulması sağlandı. Irak’ta ortaya çıkan tablo, ABD’nin çok büyük askeri ve endüstriyel gücünün yanında politik vizyonunun ve İslam dünyasının sosyolojisiyle ilgili bilgisinin ne derecede sığ ve yetersiz olduğunun göstergesidir.

Bir filin züccaciye dükkanına girmesi gibi Irak’a daldılar. Ordusunu dağıtarak, Sünnileri yönetimden, bürokrasiden uzaklaştırarak ülke yönetimini tümüyle Şii’lere teslim ettiler. Böylece o tarihten bu yana sürüp gelen, sadece Irak’la sınırlı kalmayıp bölgenin tamamına yayılan mezhep çatışmalarının fitilini ateşlemiş oldular. Başta DEAŞ (IŞİD), olmak üzere El Kaide’den türeyen radikal-cihadist örgütlerin, İslâm coğrafyasını ateşe bulayan girişimlerinin kapılarını açtılar.

İSLAM DÜNYASI KENDİ ACILARINA DUYARSIZ

Arap baharıyla anılan olaylar, Washington’un bölgeye egemen olma niyetinin ne kadar ciddi ve kalıcı olduğunu bir kere daha gösterdi. ABD dünyayı sadece retorik düzeyinde kalan demokrasi, özgürlük, adalet gibi kavramlarla oyalamaya çalışırken, yürüttüğü post modern emperyalist girişimlerle İslâm aleminin bir uçtan bir uca ağır sorunlar altında ezilmesine yol açıyor. Suriye’nin ve Irak’ın topraklarıyla, insanlarıyla ne halde oldukları ortada. Akdeniz ve Ege Denizi Avrupa’ya sığınmaya çalışan on binlere mezar oldu. Tarihte benzeri görülmeyen bu trajediye, vahşete bir yandan Birleşmiş Milletler ve Dünya seyirci kalırken, diğer yandan Türkiye’nin dışında ki İslâm ülkelerinden ciddi bir tepki gelmiyor. Milyonlarca Müslümanın acılarına duyarsız kalınması İslâm dünyası adına utanç verici bir gerçektir.

Yaşanan bu kaosun şu ana kadar iki kazananı var: İsrail ve Kürtler. İsrail 1948’de resmen kurulmasından bu yana egemenlik alanını adım adım genişletti. Filistin’i yerli ahalisi için yaşanamaz hale getirerek milyonlarca Filistinli’yi sığınmacı olmaya mecbur kıldı. Diğer yandan askeri bakımdan kendisini tehdit kapasitesine sahip Irak‘ı ABD eliyle devreden çıkardı, Washington’un desteğiyle İran’ı baskı altına aldı. Bu süreçte Irak’ın kuzeyinde fiili bir Kürt devletinin kurulması, benzer senaryonun Suriye’de de sahneye konulması aslında birer İsrail projesidir. Böylelikle halkı Müslüman ama seküler, Araplarla ve Türkiye’yle çatışan, İsrail’e şükran duyan tampon devletler oluşturarak güvenliğini teminat altına almayı amaçlıyor.

ABD HERKESİ ALDATMAYA HAZIR

ABD otuz yıldır Türkiye’ye karşı ikiyüzlü bir politika uyguluyor. Bir yandan Türkiye’yle ilişkilerinin kopma noktasına gelmemesi için reel bir anlamı bulunmayan mesajlarla Ankara’yı yatıştırmaya, oyalamaya özen gösterirken, diğer yandan bölge jeopolitiği ile ilgili projelerini adım adım hayata geçiriyor. Erbil’in Irak genelinde referandum yapma kararını duymazlıktan gelerek susuyor. Türkiye’nin PYD-YPG konusundaki yoğun tepkilerine aldırmadan PKK uzantısı olduğunu yakından bildiği bu yapıları sürekli silahlandırıyor. Rakka harekatı gerekçesiyle stratejik müttefiki olarak benimsediği PKK-PYD’ye sağladığı silah ve teçhizat hızla artıyor. Yeni nesil diye tanımlanan tanksavarlar, roketatarlar v.b sofistike silahlarla PKK-PYD‘yi hem donatıyor hem de eğitiyor; verilen gelişmiş silahları kullanacak teknik kapasiteye sahip kılıyor.

ABD’lilerin eğitip donattığı PKK, sıradan bir terör örgütü olmaktan çıkıyor, kırk elli bin kişilik silahlı gücü bulunan devletimsi bir yapı haline getiriliyor. ABD Dış İşleri Bakanı Türkiye’ye yazılı belge göndererek verilen silahların operasyon tamamlanınca geri alınacağını, Kürtlerle ilişkilerinin konjonktürel bir ihtiyaçtan kaynaklandığını, Türkiye’nin kendileri için vazgeçilmez müttefik olduğunu belirtiyor. Bu yazının mürekkebi bile kurumadan aynı ülkenin Milli Savunma Bakanı silahların toplanması bir yana vermeye devam edeceklerini açıklıyor.

Yetkili iki bakanın sözleri arasındaki bu çelişki, ABD’nin kendi çıkarları ve hedefleri için hiçbir ahlaki kritere, ittifak ilkelerine aldırmadan her şeyi yapabileceğini gösteriyor. Sözüne ve taahhütlerine güvenilmeyeceğini ortaya koyuyor. PKK-PYD‘nin Irak operasyonu tamamlanınca, verdiği desteğin karşılığını isteyeceğini, bunun Kuzey Suriye’de Kürt Devleti kurulması olacağını en iyi Washington biliyor.

RUSYA ASIRLIK HAYALLERİNE ULAŞTI

Suriye’de 2011’de başlayan iç çatışma, diğer bir süper gücün Rusya’nın devreye girmesinin yolunu açtı. Moskova ortamdan yararlanarak yüzyıllara dayalı hayali olan ‘’sıcak denizlere açılma’’ projesini hayata geçirme fırsatını buldu. Türkiye’nin Suriye politikasında yaptığı yanlışlar, özellikle uçak krizi Rusya’nın işini kolaylaştırdı. Hava ve deniz üsleriyle Doğu Akdeniz’e gelip yerleşen, Şam rejiminin hava gücü işlevini yapan Rusya, bugün hem sahada hem de masada temel aktörlerden biridir. Burada ki askeri varlığı nedeniyle Moskova’ya rağmen bir Suriye politikası oluşturmak artık mümkün değildir.

ORTADOĞU’DA BLOKLAR ARASI KAPIŞMA

Moskova - Tahran - Bağdat ve Şam arasında kurulan yakın ittifak ilişkisi ABD, İsrail ve İngiltere ile Suudi Arabistan liderliğindeki körfez ülkelerinin oluşturduğu bloka karşı bir cevap niteliğini taşıyor. Başka bir ifadeyle geçen yüzyılda milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan iki büyük cihan savaşını hatırlatan bir bloklaşmayla karşı karşıyayız.

Şimdikinin öncekilerden farkı tarafların nükleer güç kapasitelerinin birbirleriyle çatışmalarını engelleyecek derecede büyük olmasıdır. Bloklar arası bir savaş durumunun her iki taraf için de ölümcül felaketlere yol açacağını gördüklerinden, rekabeti belirli bir alanda sınırlı tutuyorlar. Doğrudan çatışmanın tarafı olmak yerine vekillerini, taşeronlarını sahaya sürüyorlar. İsrail altmış yıldır bu hususta çok büyük başarı sağlıyor.  Ortada fazla görülmeden ABD’yi kendi adına mücadeleye yönlendirerek, lejyonerliğe gönüllü Kürtleri destekleyerek hedeflerine ulaşmayı başarıyor.

ABD’nin derin devletinin belirleyici gücü olan askeri endüstriyel yapı, bu ülke ekonomisinde büyük paya sahip bulunan askeri endüstri için ülkeler arasında gerginlikler olması, bunların silahlı çatışmaya dönüşmesi varlıklarını sürdürmeleri açısından elzemdir. Başkan Trump’un, ABD’nin büyük sorunu haline gelen borçlarının ödenmesi hususunda körfez ülkelerine asker göndermesinin ardından Suudi Arabistan ile 110 milyar dolarlık, Katar ile 12 milyar dolarlık silah ve savaş uçağı antlaşmasının açıklanması bu açıdan doğal bir sonuçtur.

KATAR KRİZİ RASTLANTI MI?

Suriye ve Irak’ta çatışmalar sürerken, IŞİD henüz bertaraf edilmemişken Katar krizinin patlak vermesi düşündürücü bir olaydır. Suudi Arabistan ve BAE ile destekleyicilerinin bu tarz bir hamleyi yapmaları Washington’un ‘’oluru’’ olmadan kesinlikle mümkün değildir. Trump’un gösterişli Riad ziyaretinin ardından, Katar’ın şeytanlaştırılmaya çalışılması, düşman ilan edilmesi, ezilip evcilleştirilmek istenmesi Orta doğudaki çatışmaların daha da genişleyebileceği anlamına geliyor.

2,4 milyon nüfusunun sadece üç yüz bin kadarı ülkenin yerlisi olan Katar, sahip olduğu enerji kaynakları, sermaye birikimi etkili uluslararası ilişkileri, ticari ekonomik yatırımlarından dolayı ölçeğinden çok daha büyük bir ülke. Suudi Arabistan’ın ekonomik patinaj halinde olduğu, BAE’nin durakladığı son dönemde, Katar’ın yıldızının giderek parlaması Suudileri ve diğer körfez ülkelerini tedirgin ediyor.

Katar ile Türkiye’nin ticari ve ekonomik ilişkileri son yıllarda hızla büyüyor; Türkiye’ye giren Katar sermayesi artıyor. Türk şirketlerinin Doha’da tercih edilerek aldıkları ihalelerin hacmi 13 milyar dolara yaklaşıyor.

ABD’nin Körfezdeki en büyük askeri üstü Katar’da; buradaki asker sayısının 10 bini bulduğu biliniyor. Türkiye’nin bu ülkede iki yıl önce kurduğu ve sembolik görünümdeki askeri üstün, krizin ortaya çıkması üzerine acilen güçlendirilmesi, asker sayısının önce 600’e ardından 3000’e ulaşacak olması Katar’a yapılabilecek bir dış mücadeleyi şimdilik engellediği ifade ediliyor.

Beklenmedik bir anda patlak veren Katar krizi, bölgede hüküm süren ‘’bloklar arası küresel rekabet’’in yeni bir evreye geçtiğini gösteriyor. Suriye’deki iç savaş gibi Katar krizi de sadece bu ülkeyle sınırlı bir mesele değil. Ortadoğu’nun muazzam petrol ve gaz yataklarından kaynaklanan ekonomik potansiyeli, jeopolitik ve stratejik özellikleri bölgeyi uluslararası rekabetin cazibe merkezi kılıyor.  ABD, Rusya ve İran gibi küresel ve bölgesel güçler alanda egemen olmak, nüfuzlarını genişletmek için yarışıyorlar. Birbirleriyle çatışma riskine girmeden geri planda durarak aparatlarını sahaya sürüyorlar. Bölgenin sosyolojisi, krallıkların yapısı, yönetimlerin iç sorunları bölge ülkelerini kullanılmaya elverişli hale getiriyor.

Suudi Arabistan’ın liderliğindeki dört körfez ülkesinin Katar’a başlattığı abluka ve ardından verdikleri 13 maddelik ültimatom devletler hukuku ve ulusal egemenlik, bağımsızlık açısından kabulü imkansız talepler içeriyor. Bunların kabulü ülkenin bağımsızlığını kendi eliyle sonlandırması anlamına gelir. Yaptırımların sözcülüğünü üstlenen BAE’nin bir yetkilisi taleplerinin kabul edilmemesinin alternatifinin ‘’krizin artması’’ değil ‘’yolların ayrılması’’ olacağını ifade ederek Katar’ı açıkça tehdit ediyor. Katar, ültimatomu reddederek bu meydan okumaya direneceğini gösterdi, bunu nereye kadar yapabilir; Suudi Arabistan’ın başını çektiği dörtlü ittifakın yeni hamlesi ne olabilir gibi soruların şimdilik net bir cevabı yok.

Bu ülkelerin yapısı her türlü saray entrikasını mümkün kılıyor. Kısa süre önce saray içi atak yaparak babasının yerini almış olan Katar Emiri’nin yerine sözlerinden çıkmayacak uyumlu birini getirmek için girişim yapabilirler. Katar’da ki ABD ve Türkiye’nin askeri üsleri ile İran faktöründen dolayı askeri bir operasyonu yapmaları zor görünüyor. Fakat krizin uzaması durumunda sorunun büyüyüp yaygınlaşması ve Türkiye’yi de etkilemesi kaçınılmazdır.

KRİZ TÜRKİYE’YE UZANIRSA?

BAE Dış İşleri Bakanı ‘’bölgede büyük çıkarları olan Türkiye’nin önceliğinin ideolojik değil, çıkarları olmasını umuyoruz’’ diyerek bize de örtülü bir tehdit iletmiş oldu. 13 maddelik ültimatomda yer alan suçlamaların çoğu öylesine esnek ve muğlak ki, arka planda ABD’nin olduğunu 4 ülke Washington’un yönlendirmesi durumunda bunları ülkemize yönetmeye kalkışabilirler. Böylesine irrasyonel bir tavra muhatap olmamız halinde bölgenin politik ve ekonomik bütün dengeleri alt üst olur, NATO ittifakı üzerine kurulu Batı Savunma Konsepti tümüyle çöker.

Türkiye olarak, bölgeyle ilgili siyaset yaparken bazı gerçekleri bilerek hareket etmeliyiz. Bir kere ABD ve İsrail orta vadede Suriye’de Irakta’kine benzer bir Kürt devletinin kurulmasını güvenlikleri ve ekonomik çıkarları açısından zaruri görüyorlar. Çok mecbur kalırlarsa yani Türkiye’nin bu projeyi engellemekte olduğunu, çatışmayı bile göze aldığını görürlerse Türkiye’yi gözden çıkarabilirler. Ne Suudi Arabistan ne de körfez ülkeleri Amerika’ya rağmen yanımızda yer almayı göze alamazlar çünkü çıkarları ve saltanatları söz konusu olduğunda, dostluk refah, ümmet dayanışması gibi faktörleri hatırlamak bile istemezler. Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta milyonlarca Müslümanın acısına duyarsız kalanlardan farklı bir tavır beklemek hayalperestlik olur.

Türkiye yüzyıldan beri karşılaştığı en ağır dış sorunlarla karşı karşıyadır. Doğrudan bekamızı ve güvenliğimize ilgilendiren bölgesel sorunlarda çıkarlarımız ve isteklerimiz hem iki süper güç ABD ve Rusya ile hem de iki bölgesel güç İran ve İsrail ile örtüşmüyor. Bu ülkelerin tamamı Kürt devletinin kurulmasına sıcak bakıyorlar. Bunun Türkiye’nin bütünlüğü ve bekası acısından ifade ettiği anlamı önemsemiyorlar. ABD – İsrail Türkiye’nin Suriye’de devreden çıkmasını, İran’a karşı oluşturmak istedikleri bir Sünni ittifak (Müslüman NATO) projesinde yer almasını arzuluyorlar.

Türkiye’nin bu şartları dikkate alarak Suriye’de Rusya’yla politika geliştirmek istemesi doğru bir yaklaşımdır. Ancak bu yeterli değildir. Sadece ÖSO’ya dayanarak ne El Bab’da ne de haklı gerekçelerle kontrolümüze almak istediğimiz İdlib ile Afrin ve Tel Rıfat bölgelerinde kalıcı bir düzen, toplumsal yapı kuramayız. Artık Şam rejimi ile çatışarak değil, makul bir iş birliği kurmanın yollarını arayıp bulmalıyız.

ALMANYA İLE İLİŞKİLERİMİZ DOĞRU YÖNETİLİYOR MU?

Diğer yandan Almanya’yla ilişkilerimizi doğru yönettiğimizi söylemeyiz. Gerçekleri doğru okumalıyız. Türkiye karşıtlığının oranı, bir çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Almanya’da da çok yüksek. Anketlerde bu ülkede oranın yüzde 65 den az olmadığı görülüyor. Şansölye Merkel ve iktidardaki koalisyon, son bahardaki seçimler arifesinde bir yandan kamuoylarındaki bu algıyı dikkate almak zorunluluğunu duyuyor; diğer yandan duygusal olmamaya, Türkiye’ye karşı kendi çıkarlarını gözeterek rasyonel bir politika izleme, ilişkileri çok fazla germemeye çalışıyor. Biz de dış politikamızı Almanya ilişkilerimiz dahil benzeri bir mantıkla hamasetten, duygusallıktan olabildiğince uzak kalarak gerçeklerle örtüşen rasyonel bir anlayışla yürütmeliyiz.

Meseleye bu acıdan baktığımızda başta Almanya olmak üzere, Batı Avrupa’da yaşayan 5 milyondan fazla soydaşımızın bulundukları ülkelerin kamuoyunu siyasal toplumsal hayatını etkileyecek, yönlendirecek bir varlık gösteremediğimizi görüyoruz. Oysa yarım milyon soydaşımızın yaşadığı Fransa’da sayıları dört yüz bin civarında olan Ermeni Diasporası Fransa’nın iç ve dış politikalarını etkileyebiliyor. Keza çoğu Türkiye’den giden üç beş yüz bin kişilik PKK yandaşları, Avrupa Parlamentosunu, AB organlarını, medya ve kamuoyunu büyük ölçüde etkiliyor, yönlendiriyor.

Yüzlerce diplomatı, ateşesi, bakanlıkların sayısı belirsiz müşaviri ve temsilcisi olan Türkiye ise sesini duyuramıyor. 15 temmuz darbe girişimizin nasıl bir ihanet olay olduğunu, Türkiye’nin bir iç savaşın eşiğinden, tarihi bir felakatten döndüğünü ne yazık ki Avrupa kamuoyuna anlatmayı başaramadık; ihtiyacımız olan kamu diplomasisin oluşturamadık.

Terör örgütlerinin yapısını ve faaliyetlerini anlatıp ikna edemediğimizden bugün başta Almanya olmak üzere, Batı ülkelerinin tamamı PKK’lıların, FETÖ’cülerin, D-HKP-C’lilerin barınağı haline geldi. Kaçıp ülkelerine sığınanları iade etmiyorlar. Objektif bir değerlendirme yaparak, eksiklerimizi telafiye çalışmak yerine muhataplarımızı sürekli suçlamanın bir sonuç vermediği ortada. Avrupa’da giderek yükselen Türkiye karşıtlığının bu gidişle ilişkilerimizi zehirlemesi, tıkaması kaçınılmaz hale gelir. Bunun yaşanması durumunda büyük önem taşıyan siyasi, ekonomik ve ticari çıkarlarımız telafi edilemeyecek zararlar görür.

Halen Gümrük Birliği Antlaşmasını aleyhimizde işleyen hükümlerinin revize edilerek güncelleştirilmesini istiyoruz. Türk turizmi için büyük önem taşıyan, Rus turistlere nazaran çok daha fazla para bırakan Avrupalı turistler yeniden ülkemize gelsinler diyoruz. Türkiye’nin dış ticaretinin ve ihracatının yarısı başta Almanya olmak üzere AB üyesi ülkeleredir. Bunun hacminin artmasını, bilimsel teknolojik ilişkilerin güçlenmesini, ülkemize teknoloji transferini hedefliyoruz. Orta doğuda iki süper gücün yanı sıra, İran ve İsrail ile çıkarlarımız çatışma halinde. Bölgede yalnızlıktan kurtulmak için siyasi hedefleri bizimle örtüşebilen bazı Avrupa ülkeleriyle yakınlaşıp iş birliği yapmalıyız. NATO’nun kuruluş felsefesine uygun bir işleve çekilmesi konusunu gündeme getirmeliyiz.

Süper güçler tarafından Ortadoğu’da kenara itilmiş olan, masada yer bulamayan, ABD ile ekonomik ve siyasi sorunlar yaşayan Almanya ile bölge politikalarında daha yakın bir ilişki kurulamaz mı? Seçim dönemlerinde kendi iç dengelerinden dolayı yöneticilerimize ülkelerinde konuşma imkanı vermemelerini daha soğuk kanlı değerlendiremez miyiz?

Arada bir gidip soydaşlarımızın toplandığı salonlarda veya meydan da nutuk söylemenin oradakilere ne yararı var bilemeyiz. Bunu yapmakta ısrarcı olmak yerine önceliğimiz soydaşlarımızla anavatanın kültürel, manevi bağlarını güçlendirmek, oralarda doğup büyüyen yeni nesillere Türkiye’yi tanıtıp sevdirmek eğitim ağırlıklı faaliyetler düzenlemek çok mu zor? Avrupa’daki diplomatik temsilciliklerimiz, müşavirlerimiz soydaşlarımızın günlük yaşayışlarında karşılaştıkları sorunlarla daha yakından ilgilenseler, yol gösterip yönlendirseler; etkili bir diaspora özelliği kazanmalarına ortam hazırlasalar… bunları yapmak mı, yoksa sadece konuşma yapıp dönüp gelmek mi, artık bir tercih yapmalıyız.

Batı dünyasında Türkiye aleyhtarlarının ve terör örgütlerinin en büyük kozu, Türkiye’de yaşanan hukuki sorunlar tutuklamalar, OHAL uygulamalarıdır. Bu gerçeği görmezlikten gelemeyiz. Türkiye’de demokratik standartların yükselmesi, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı gibi bir hukuk devletinin olmazsa olmazlarını içeren hukuki yapının ve toplum düzeninin kurulması hem kendi milletimizin ihtiyacı, hem de Batı dünyasıyla ilişkilerimizin normalleşmesi açısından acil bir ihtiyaçtır.