TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Bu Yasa Tasarısı Meclis’ten Geçmemelidir

“Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” TBMM İç İşleri Komisyonu’nda hızlı şekilde görüşülerek Genel Kurul’a sevk edildi. Hükümetin bu tasarıyı aynı hızla Meclis’ten geçirip yasalaştırmak istediği görülüyor. MHP yönetimi tasarıya karşı olduğunu, bunun yasalaşması durumunda ülke bütünlüğünün, üniter devlet yapısının ciddi şekilde zedeleneceğini, Meclis’teki görüşmeler sırasında mevzuatın verdiği bütün imkânları kullanarak engellemeye çalışacağını açıkladı. CHP de başka gerekçelerle de olsa tasarının aleyhinde görünüyor. Ancak iktidar Meclis’teki çoğunluğuna dayanarak bu yasayı çıkarabilir. Fakat böylesine yoğun eleştirilerin yapıldığı bir yasanın toplumda büyük tedirginliğe yol açacağı ortadadır. Parti disiplini mülahazasıyla “evet” oyunu kullanacak bir çok iktidar partili milletvekilinin bile sonucu içlerine sindiremeyecekleri, uygulamanın doğuracağı ağır sonuçlardan endişe ettikleri görülebiliyor.

Çünkü bu yasa sıradan bir idari reform anlamına gelmiyor. Takriben 150 yıl kadar önce oluşturulmaya başlanan, çeşitli dönemlerde yapılan değişikliklerle belirli bir çizgiye oturtulan geleneksel mülkî idari sistemimiz, il idaresine dayalı yönetim tarzı kökünden değiştiriliyor. Tasarıya göre 13 il daha büyükşehir oluyor. Böylece toplam 29 büyükşehir belediyesinin yetki alanları illerin  mülkî sınırları şeklinde genişletiliyor. İl sınırları içerisinde herkes büyükşehir belediye başkanı için oy kullanabiliyor.

29 il özel idaresi 1591 belde belediyesi, 16082 köyün tüzel kişilikleri sona eriyor. Nüfus sayım sonuçlarına göre nüfusu 2000’in altındaki 509 belediye ilk yerel seçimlerden itibaren kaldırılıyor. Bu arada kaldırılan il özel idaresi yerine, yatırımların denetimleri ve gözetimlerini yapmak maksadıyla valinin kontrolünde kurulması düşünülen “Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi” son dakikada tasarıdan çıkarıldı. Böylece denetim anlamında çok önemli bir boşluk oluşmuş oldu.

Başbakan ve hükümet temsilcileri, bu yasayla hizmetlerin daha etkili ve hızla şekilde sunulacağını, küçük belediyelerin mahalli imkansızlıkları nedeniyle yerine getiremedikleri işlevlerini büyükşehir belediyelerinin üstleneceğini söyleyerek tasarıyı savunuyorlar. Örnek olarak sık sık İstanbul ve Kocaeli Belediyelerini gösteriyorlar.

Oysa bu iki belediyenin performanslarını, ekonomik ve coğrafi durumları nedeniyle, diğer belediyeler için emsal göstermek doğru değildir. Çünkü bu şehirlerin il merkezleri ile ilçeleri neredeyse iç içe geçmiştir. Coğrafi alanları ve mesafeleri ise mesela Konya, Antalya yahut Urfa ile kıyaslanmayacak derecede dardır. Dolayısıyla merkezden uzak olan ilçelere, mahalleye dönüştürülen köylere götürülecek hizmetlerin ciddi şekilde aksaması kaçınılmazdır. Diğer taraftan mülki idarenin temel esası olan “ihtiyaçların en yakın yönetim birimlerinden karşılanması” (subsidiarite) ilkesi ortadan kaldırılmakta, toplum yapımızın geleneksel unsurlarından olan köy hükmi şahsiyeti sona ermektedir.

Merkez nüfusları 100.000’in altında olan Muğla ve Mardin’in büyükşehir olması uygun görülürken, bunlardan birkaç misli fazla nüfusa sahip Sivas ve Elazığ’ın bu statüye uygun görülmemesi tam bir çelişkidir.

Toplam il nüfusunun 750.000 olması esas alınırken, siyasi mülahazalarla hareket edildiği anlaşılıyor. Kırsaldan devşirilecek oylarla halen AKP’nin elinde olmayan belediyelere yönelik bir operasyon amaçlanıyor. Ancak siyasi hesaplarla il idaresi sistemi ortadan kaldırılınca, doğal olarak merkezi idarenin taşradaki etkinliği azalıyor. Vali ve kaymakam seramonik birer figür haline getiriliyor. Buna mukabil büyükşehir belediye başkanları yetkilerinin genişlemesi, mali imkanlarının büyümesi, bunları doğrudan kendi karar ve iradeleriyle kullanabilir duruma gelmeleri sonucu çok büyük güç kazanıyorlar. Başka bir ifadeyle, yerelde çok güçlü merkezler ihdas ediliyor.

Vali ve kaymakamı il yönetiminde devreden çıkarmak demokratik bir tercih olarak görünse bile, Türkiye’nin geleneksel idari teşkilat yapısının altüst edilerek bölgesel yönetim esasına geçilmesi sadece hizmet ve idare sıkıntıları değil, üniter devlet yapımızla ilgili ağır sonuçlar doğuracaktır.

Ortaya çıkacak geniş rant alanları, merkezi idarenin kontrolü ortadan kalkıp ciddi bir denetim mekanizması da oluşturulmadığından, yerel iktidarların inisiyatifine bırakılmış olacaktır.

Şurasını da önemle belirtmekte yarar var; bu tasarı iktidarca belirlenen bazı hedefler için önemli bir adım olmakla beraber, henüz tamamlanmamış bir girişimdir. Tıpkı  yargı reformu konusunda yapıldığı gibi, bu tasarının yasalaşmasından kısa bir süre sonra, yeni “reform paketleri” art arda Meclis gündemine taşınacaktır. Çünkü  AK Parti Genel Merkezi’nde oluşturulan “Yerel Yönetimler Çalışma Komisyonu”nun hazırladığı raporda çok daha radikal adımlar öngörülüyor:

“1- İl düzeyinde doğrudan seçilen tek bir yerel meclis olmalı, İl Meclis Üyeleri dar bölgeli, iki turlu, doğrudan seçimle göreve gelmelidir. Tek bir belediye başkanı ve vali olmalı, valilik devletin ve hükümetin ildeki tek temsilcisi olarak yeniden tanımlanmalıdır.

2- Ödenekleri merkezi bütçeden gönderilen öğretmenlerin, Bakanlığın kriterleriyle belirlenerek listeye konulan öğretmenlerin yerel yönetimlerce işe alınması sağlanmalıdır. Bu yöntem, ülkedeki öğretmen açığı ve tayin problemini çözecektir. Aynı uygulama doktor ve sağlık çalışanlarına da yayılarak ülkemizin iki kanayan yarası kesin olarak çözülür.

3- Kültür-Turizm, Gençlik-Spor, Huzurevleri-Çocuk Esirgeme Kurumu, Bayındırlık hizmetleri gibi daha birçok hizmet usul ve esasları Bakanlıklarca belirlenerek,  denetimleri bakanlıklar tarafından yapılarak yerel yönetimlere devredilmeli.

4- Yerel Meclislerin, sınırları kanunla belirlenmek şartıyla vergi ve harç koyma yetkileri olmalı.

5- İçişleri Bakanı’nın görevden alma yetkisi kaldırılarak bu yetkinin mahkeme ve seçimlerle yerel halkın iradesine bırakılması gereklidir.”

Görüldüğü gibi Parti Genel Merkezi’nde hazırlanan raporda öğretmen ve doktor tayinleri ile birçok hizmetlerde eleman tercihleri belediyelere bırakılıyor. Ayrıca belediyelere vergi koyma imkanı sunuluyor. PKK’nın silahlı baskısı altında olan Güneydoğu’da, başta Diyarbakır olmak üzere, örgütün siyasi kanadının elinde bulunan belediyelerin ne yapmakta oldukları ortadadır. Dağda çocuğu olan ailelere sosyal yardım adı altında buralardan destek sağlanıyor. Ölen PKK’lıların yakınları öncelikli şekilde işe alınıyor. Kürtçülük bilincinin yerleştirilmesi için sosyal ve kültürel faaliyetler adı altında özel programlar düzenleniyor. Terör örgütü belediyelerin araç ve gereçlerinden dilediği şekilde yararlanıyor. KCK yapılanmasının kurumsal merkezleri bu belediyelerdir. Söz konusu tasarıyla birer fitne merkezi olarak işlev yapan bu belediyeler çok daha etkili ve imkanlı hale getirilmiş oluyor.

Amaç PKK ve uzantılarının “demokratik özerklik” adıyla talep ettikleri, HAKPAR gibi marjinal Kürtçü kesimler tarafından “federatif yapı” olarak dile getirilen istekleri, bu tarz idari reform adıyla cevaplandırmak ve ayrılıkçı girişimlerle frenlemekse, bu tam bir hayalperestlik anlamına gelir.

Prof.Ümit Özdağ’ın 05 Ekim 2012 tarihli makalesinde AK Parti Genel Merkezi’nin idari reform hazırlıklarıyla ilgili önemli tespitleri var: “AKP Kongresi’nin en önemli boyutunu gelecek 10 yılda hedeflenen reformlar ile ilgili 63 maddenin bazıları oluşturmaktadır.  Erdoğan’ın bir kısmını okuduğu, bir kısmını okumadığı 2023 manifestosunda 63 maddede reformdan bahsedilmektedir. Bunlardan bazıları doğrudan PKK-Kürt açılımıyla ilgilidir. Bu maddelerin gösterişsiz bir şekilde yazıldığı, adeta önemsizleştirildiği ve değişik bölümlere dağıtıldığı görünmektedir. Adeta bu maddeler kurultayda gözden kaçırılmak istenmiştir. Ancak bu maddeler gerçekleştirildiği zaman 1923’de İstiklal Savaşı ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti sona ermiş olacaktır. Yerine çok milletli, federal, özerk bir devlet oluşacaktır.”

Özetleyecek olursak;

1-Bu yasa tasarısı idari ve teknik açıdan son derece hatalı hazırlanmıştır; büyük boşluklar ve çelişkiler içermektedir. Yasalaşması durumunda hizmetlerin vatandaşlara daha verimli, etkili ve süratli intikal edeceği iddiaları gerçekçi değildir. Mesela 2004 yılında benzer bakış açısıyla düzenlenen “Pergel Yasası” ile Ankara ve Erzurum’da belediye sınırları sırasıyla 50 km. ve 30 km. yarıçap alanında genişletilmiş, ancak uygulamada kırsal alanlara yeterli hizmetin götürülmediği görülmüştür.

2- Bu tasarıyla amaçlanan hedeflere ulaşılamayacağı için bir süre sonra AK Parti Genel Merkezi’nde hazırlanan Yerel Yönetimler Raporu çerçevesinde yeni düzenlemelere gidilecek, idari sistemimiz merkezi idarenin yetkilerinin en aza indirildiği, belediye başkanlarının tek söz sahibi kılındığı federatif bir yapıya dönüştürülmeye çalışılacaktır.

3- Türkiye’de egemenliğin paylaşılması, iki milletli ortak bir devlet yapılanmasına geçilmesi için PKK üzerinden yürütülen etnik-bölücü hareketin hedefleri, ne yapılmak istendiği görmezlikten gelinerek, yerel yönetimlerin yetkilerinin olabildiğince güçlendirilmesi suretiyle bu girişimlerin durdurulacağını düşünenler garip bir aymazlık içerisinde hayal kuruyorlar. Dünya’da etnik taleplerin etnik ödünler verilerek durdurulduğuna ilişkin bir tek örnek bile gösterilemez. Tasarının yasalaşması durumunda, bölgede sadece büyükşehir haline getirilecek coğrafi alanlar değil, halen terör örgütünün kontrolündeki diğer belediyeler  de bunu üç yıldır dillerinden düşmeyen bölgesel özerkliğe yani eyalet sistemine geçiş şeklinde kullanacaklardır.

19.ncu yüzyılın son çeyreğinde ve 20.nci yüzyılın başlarında Bulgaristan’da, Makedonya’da, Girit’de yaşananları, buraların benzer reform girişimleriyle Devlet-i Âliye’den nasıl koparılıp alındığını herkes hatırlamalıdır. Bugün benzer senaryoların tekrarı tehlikesiyle karşı karşıyayız. Kademe kademe önce yerel yönetimlerin yetkili kılınması, ardından şeklen merkezi idareye bağlı görünen yerel otonomiler kurulması ve nihayet ilk fırsatta bağımsızlığın ilanı. Vaktiyle bu senaryo oynanırken Osmanlı çaresiz durumdaydı. Büyük devletlerin baskılarına direnecek durumda değildi. Bugün gücü ve imkanları ortada olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni 100 yıl sonra benzer bir tuzağa itelemenin vicdani, haklı ve mantıki bir gerekçesi yoktur.

Türk Yurdu’nun bu sayısı basıldığı sırada muhtemelen tasarının Meclis’teki görüşmeleri tamamlanmış olacaktır. Hükümet sayısal üstünlüğüne dayanarak yasayı çıkartmakta kararlı görülüyor. AK Parti Grubu’nda bu yasayı içlerine sindiremeyen milletvekilleri parti yönetiminin talimatının dışına çıkarak kendi karar ve iradelerine dayalı bir tercih yapabilecekler mi? Bunu oylamalar sırasında hep birlikte göreceğiz. Ancak bir hususu belirtmekte yarar var. Türkiye Devleti’nin varlığıyla doğrudan ilgili olan ve ülkemizin geleceğini etkileyecek tarihi bir karar arifesindeyiz. Bu konuda siyasi gelecek hesaplarıyla hareket edilmesinin vebalini, sorumluluğunu herkes kendi vicdanında değerlendirip kararını vermelidir.

(07 Kasım 2012)

Nuri GÜRGÜR