TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

PKK ve Öcalan’la Anlaşma Önerilerinin Anlamı


Nuri GÜRGÜR
28 Haziran 2010


PKK’nın yaz başlarından itibaren terör eylemlerini Türkiye geneline yaymakta kararlı olduğu biliniyordu. Başta Öcalan olmak üzere örgüt adına konuşanlar, şartları yerine getirilmediği takdirde Türkiye’yi kan gölüne çevireceklerini defalarca açıkladılar. İki ayda elliden fazla şehit verdiğimiz bu saldırılar hesaplı ve plânlıdır; amaç bellidir.
Devleti çaresiz duruma düşürerek, toplumda yılgınlık, bezginlik ve karamsarlık duygusu oluşturarak psikolojik üstünlük sağlamaya, inisiyatifi ellerine geçirmeye çalışıyorlar.

Irkçı ve etnikçi bölücü hareketi eskiden beri haklı bulan, bölge halkının hak ve özgürlüklerini elde etmeye yönelik girişimleri olarak gören, meşru sayan, sempati duyan liberal kesimler, PKK’nın bu stratejisine geniş destek veriyorlar. Otuz yıldır güvenlik güçlerinin PKK’yla mücadelede başarı sağlayamadığını, Türkiye’nin bu tabloyu kabul edip örgütle anlaşma zemini araması gerektiğini öne sürüyorlar. Saldırıların yoğunlaşmasını tezlerinin teyidi sayıp daha üst perdeden konuşup yazıyorlar: Öcalan’ın önerisinin unsurları ortada: “Beni muhatap kabul edin. Hükümetin bir temsilcisini bana yollayın ama bunu Meclis kararıyla yapın. Ben de bütün silahlı güçlerimi, Türkiye’dekiler de dahil, BM veya NATO denetiminde bir bölgede toplayayım.”

Bunlar gerçekçi olduğunu kabul etmemiz gereken öneriler. APO’yu yok sayma uğruna genç cenazeleri taşımaya devam mı edeceğiz, elimizin altındaki bir barış önerisini değerlendirecek miyiz?[*]

70’li yıllarda Türkiye’de Marksist Baas rejimi kurmaya çalışan, Madanoğlu-Avcıoğlu cuntasının militan bir elemanı olarak “dava”sına hizmet veren Hasan Cemal, 1971-1972 de bu girişimlerin Genelkurmay’ın düzenlediği karşı operasyonla ezilmesinden sonra, ihtida edip makas değiştirdi. Yıllarca sonra kendisine maddî ve manevî geniş imkânlar kazandıran yeni konumunda “Dünya’ya nizamat verme” işlevini aynı heyecanla sürdürüyor. Kandil Dağı’nda Murat Karayılan’la görüşerek, mesajını Ankara’ya taşıyarak “barış elçisi” misyonu yükleniyor. Son aylardaki seri yazılarıyla Hükümete yol gösteriyor; cesaret telkin ediyor, “açılımın” önünü açmaya çağırıyor. “Nereye kadar?” sorusunun cevabını doğrudan kendisi vermek yerine, eski bir Marksist’in bir internet gazetesindeki yazısını “kendi duygu ve düşüncelerinin de yansıtıldığını” belirterek iktibas ediyor: Atılacak ilk acil adım; legal Kürt siyasal hareketi, örneğin BDP aracılığıyla İmralı ve gerekiyorsa Kandil’le, yetkili kişiler düzeyinde acilen temas kurmaktır. Hem de öyle gizli kapaklı değil, kamuoyunu da bilgilendirerek.

İmralı muhatap alınmalı, eş zamanlı olarak lafta değil gerçek bir ateşkes sağlanmalı, silahlar susmalı, sınır içi operasyonlar hemen durdurulmalıdır.

Öcalan ve PKK ile görüşülüp anlaşma yapılması son TÜSİAD toplantısında da dile getirildi. Siyasette bulunduğu yıllarda bu konuya ilişkin görüş ve tercihi bilinen Sedat Aloğlu, örgütün taleplerini destekleyen bir konuşma yaptı: “Bazı şeyleri duymaya alışmamız lazım” dedikten sonra İmralı’nın çözüm aşamasında görüşmelere katılmasını, Anayasa’ya bu ülkeyi “Kürtler ve Türkler kurdu” ifadesinin eklenmesini ve yerel yönetimlere özerklik verilmesini istedi.

Türkiye’nin en varlıklı kesimini temsil eden bir kuruluşun toplantısında bu içerikteki bir konuşmanın yapılması, bir nevi sözcü olarak Sedat Aloğlu’nun seçilmesi, konuşmasının dinleyiciler arasından tepki görmemesi son derece düşündürücüdür. CHP Genel Başkan Yardımcısı Süha Oktay bu ilginç tabloya dikkat çekti ve “bu PKK’nın söylemleridir, bölünmeye alet olmaktır; örgütle aynı dili konuşuyorlar” diyerek tepki gösterdi. TÜSİAD yönetiminin bu ağır eleştiriye suskun kalması söz konusu görüşleri benimsediği anlamına geliyor.

Irkçı-etnikçi terör örgütü, bir yandan saldırılarını yoğunlaştırarak, diğer yandan yandaş ve sempatizanlarını devreye sokarak psikolojik bir harekât yürütüyor. Amaçları BDP Diyarbakır İl Başkanı’nın ifadesiyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne “diz çöktürmek”, yasaları işlemez hale getirmek, kendi hukuklarını benimsetmektir.

Silahlı Kuvvetleri, Güvenlik Güçlerini, Devlet kurumlarını yıldırmak, bezdirmek suretiyle moralmen çökertmeye çalışıyorlar. Zihinlere ne yapılırsa yapılsın PKK ile baş edilemeyeceği duygusunu yerleştirerek kontrolü ellerine geçireceklerini düşünüyorlar. Bu strateji gayri nizami savaş yöntemi olarak yanlış bir tercih değildir. Daha şimdiden basından, bürokrasiden, varlıklı kesimlerden duyulan sesler önemli mesafeler aldıkları anlamına geliyor. Bu durumdan doğal olarak cesaret alıyorlar; giderek pervasızlaşıyorlar. Örgütün siyasî kanadını oluşturan BDP’li milletvekilleri Meclis’te olay çıkartarak, gazetelere manşet olarak bölge halkını sürekli kışkırtarak yeni bir kapatma davasına gerekçe hazırlamak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Nitekim Haziran ayı ortalarında Diyarbakır’da toplantı yapan 99 BDP’li Belediye, “Merkezî Hükümet’ten tamamen bağımsız hale gelmek için mücadele” kararı aldı. Aynı günlerde örgütün elebaşılarından Cemil Bayık “eğer Kürt sorununun demokratik, siyasal çözümü için tek yanlı çaba gösterdiysek, amacımız demokratik özerklik çerçevesinde bir siyasî çözüm ortaya çıkartmaktır. Bu çabaların amacı demokratik özerkliği geliştirmektir. Yani Türkiye sınırları içerisinde Türk Devleti ile Kürt toplumunun ilişkilerini demokratik özerklik temelinde çözmek istedik. Eğer Türk Devleti çözüme yanaşırsa, biz demokratik özerkliği Türk Devleti ile gerçekleştiririz. Türk Devleti buna gelmezse Kürt sorununu demokratik özerklik temelinde yine çözeriz. Yakında bunun resmî ilanını da yapacağız.”[**]

Örgütün bu “açılımı” bağlamında toplanan BDP’li Belediye Başkanları ve İl Genel Meclis Üyeleri Belediyelerin Merkezî Hükümetten tamamen bağımsız hale gelmesi için mücadele edilmesi kararı aldılar, bu kararı Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na dayandırmak suretiyle Avrupa’dan destek alacaklarını umuyorlar.

Terör örgütü ve yandaşları silahların susması karşılığında Türkiye’yi teslim olmaya yönlendirmek için yoğun çaba harcarken, ABD Yüksek Mahkemesi ders niteliğinde anlamlı bir karar verdi. Başkanlığını emekli yargıç ve Güney California Üniversitesi öğretim üyesi Ralph Fertig’in yaptığı Humanitarian Law Project adlı örgüt, ikisi de ABD terör listesinde bulunan PKK ve Sri Lanka Tamil Kaplanları’na çatışmaları barışçıl yollardan sonlandırmak ve Birleşmiş Milletler ile çalışmak için danışmanlık vermek istiyordu. Davaya ret oyu veren altı hâkim adına gerekçeyi yazan mahkeme başkanı John Roberts “Bir terör örgütüne yapılan barışçıl bir desteğin bile terör örgütüne meşruluk kazandırabileceği ve onlara şiddete başvururken aynı zamanda görüşmelerde bulundukları argümanını verebileceğini” belirtti.

Batı’lı ülkeler terör ve terör örgütleri konusunda bu derece dikkatli ve hassas davranırken, bizde bilinen liberal çevrelerin PKK’ya gösterdikleri tolerans sadece aymazlıkla izah edilemez. Bunun çok daha derin psikolojik, ekonomik ve nihayet etnik nedenleri, kimlik sorunları söz konusudur. İster hamakattan isterse hıyanetten kaynaklansın, bu tavırlar PKK’ya elverişli bir çalışma ortamı hazırlıyor. Örgüt dilediği şekilde propaganda yaparak taraftar kazanmaya ve Devlet’i felç haline getirmeye çalışıyor. Kendisine sunulan dolaylı desteklerin hakkını eksiksiz yerine getiriyor. Bu cümleden olarak 1925’de Güneydoğu’daki en büyük isyanı başlatan ve 47 arkadaşıyla Diyarbakır’da idam edilen Şeyh Sait için anma töreni düzenleniyor. Birkaç yıl öncesine kadar adının bile anılmasından korkulan Şeyh Sait’in fotoğraflarının yer aldığı dev pankartlar bu etkinlik nedeniyle caddelere asıldı, duvarlara yapıştırıldı. Geçmiş yıllarda bu etkinliklere pek katılmayan BDP ile Demokratik Toplum Kongresi de bu yıl destek vermek kararı aldı. Böylece Şeyh Sait 85 yıl önce asıldığı meydanda darağacından indirilerek yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yasaları ve mahkemeleriyle idam sehpasına çıkartılmak isteniyor.

Cumhuriyet döneminin bu en ağır problemi karşısında Türkiye’yi çaresiz ve imkânsız göstermek üzere yürütülen geniş kapsamlı psikolojik harekât mutlaka durdurulmalıdır. Çünkü Türkiye telkin edilmek istendiği gibi çıkmazda değildir. Bugünkü tablo otuz yıldır sürüp gelen, zamanla müzminleşen, süreklilik kazanan yanlışların eseridir. Bazen “politikasızlık” bazen “hatalı politikalar” örgüte fırsat hazırladı. Şu sıralarda bundan yararlanmaya ve harekât alanlarını genişletmeye çalışıyorlar.

Türkiye vakit geçirmeden derlenip toparlanmalı, büyük gücünü işlevsel kılmaya çalışmalıdır. Siyasî merkezler arasında bu hayatî konuda sürüp gelen kopukluklar, tartışmalar, çatışmalar bir an önce giderilmelidir. Meselenin çözüm yeri Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Cumhurbaşkanı devreye girerek, “örtülü diplomasi” yöntemi geniş şekilde uygulanarak ortak paydalar oluşturmak, mücadelenin esaslarını, yöntemini, hedeflerini belirlemek için ne gerekiyorsa yapılmalıdır. Yararsız tartışmalar, siyasal hesaplaşmalar sürdükçe, başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere temel kurumlar töhmet altında tutuldukça mevcut ortam şimdiye kadar olduğu gibi sadece PKK’nın işine yarayacaktır.

[*] Ergun Babahan 22 6 2010 Sabah gazetesi.

[**] 25.06.2010 Taraf Gazetesi