TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

İyi Aile Kızları

Okul bahçesinden çıkarken onları ilk Semra gördü. Tam karşıda, kitapçının önündeydiler. İkisinin de gözleri Kız Meslek Lisesinin bahçe kapısından çıkan kızlardaydı. Birini ya da birilerini, büyük ihtimalle de Tülay’la Semra’yı bekliyorlardı. Bıyıklı olan, bir an Semra ile göz göze gelince ötekini dirseğiyle uyardı. Semra, bıyıklının söylediği tek kelimeyi duyamamıştı ama “Bizimkiler!” dediğinden emindi. Tülay’ın koluna daha bir sıkı sarıldı. 

“Yine peşimizdeler!” dedi.
“Kimler?”
“Dünkü çocuklar.”
“Boş ver, umursama…”
Dün eve dönerlerken, öğrenciye benzemeyen, kravatsız, çantasız, kitapsız, yakaları bağırları açık, boyunları kolyeli, bilekleri künyeli, uzun boylu, uzun favorili bu iki esmer genç peşlerindeydi. Okuldan çıkar çıkmaz mı, üst geçit çevresinde mi, onuncu durakta mı takılmışlardı, bilmiyorlardı. Ancak polis karakolunu geçtikten sonra peşlerinden gelen bu iki genci fark edebilmişlerdi. İki kız korku ve heyecanlarını belli etmemeye çalışarak yürümüşler, her zamanki köşede ayrılarak evlerinin bulunduğu ara sokaklara dalmışlar, kendilerini bir an önce içeriye atmışlardı. İkisi de vakit kaybetmeden, sokağı gören pencerelere koşmuş, tül gerisinden gençleri izlemişlerdi. Gençlerden bıyıklı olan Tülay’ın; bıyıksız, olan Semra’nın apar topar girip kapattıkları kapıların önünden geçtikten sonra geri dönmüşler, sonra da gözden kaybolmuşlardı. Anlaşılmıştı ki bıyıklı Tülay’la, bıyıksız Semra’yla ilgileniyordu. Konuşma girişiminde bulunmayışları, sinir bozucu bir ayak uydurmayla aralarındaki mesafeyi koruyarak evlerine kadar gelmeleri, bir anlamda adres tespitinde bulunmaları, kızların aklına kötü düşünceler de getirmişti. Buna rağmen, ikisi de takip edildiklerini ailelerine söylememişlerdi.
Tülay, babasının nasıl bir tepki göstereceğini, neler söyleyeceğini, annesinin de ona aynen katılacağını adı gibi biliyordu. Önce uzun uzun gülümseyecekti babası. Sonra sesinin en tatlı, en içten tonunu kullanarak “A benim şeker kızım!” diyecekti. “İkiniz de uzun boylu, uzun saçlı, güzel gözlü, alımlı kızlarsınız. Daha nice gençler peşinize takılacak. Sizi rahatsız etmedikçe; cadde, sokak, kaldırım herkes içindir, herkes yürüyebilir. Ünlü bir politikacının dediği gibi kaldırımlar yürümekle aşınmaz. Bırakın aptal aptal yürüsün dursunlar. Size rahatsızlık verirlerse, yine benim yapabileceğim bir şey yok. Anaokulu çocukları gibi okula benim götürüp getirmemi ya da bir koruma tutmamı beklemezsin herhalde. Sen, ne gerekiyorsa onu yaparsın. Seni; iyiyi kötüden ayırabilecek, kötülerden ve kötülüklerden korunabilecek donanıma sahip, olgun bir insan olarak görüyorum. Ablanı da seni de iyi yetiştirdiğimize inanıyorum. Tamam mı kızım?...”
Ailesinin nasıl bir tavır takınacağını Semra da biliyordu. Babası, Konya merkez vaiziyken Sağlık Bakanlığında iyi bir idarî göreve atanınca yazın Ankara’ya taşınmışlar, henüz büyük şehir yaşantısına alışamamışlardı. Evde gençlerden söz etmiş olsa, Semra’yı okula babası götürüp getirmeye kalkışırdı. Bir yandan da iki korumasız kızın peşine düşen ahlaksızları takip eder, takip ettirir, uyarır, dinlemezlerse tehdit eder, okula haber verir, polisi devreye sokar, bir şekilde gençleri engellerdi.
İki aile, varlıklı olmanın dışında her bakımdan farklıydı.
İki kız, pazartesiden cumaya her gün okuldan eve kadar takip edildikleri hâlde, bu takiplerden kimseye hiç söz etmediler. Gençleri görmezlikten geldiler, umursamadılar, yok saydılar. Böylece Tülay’ın peşinde dolanan bıyıklıdan, Semra’nın peşinde dolanan sivilceliden kurtulacaklarını umdular. Hafta sonunda iki gün, üniversiteye hazırlık kurslarına gidip dönerlerken gençlerle karşılaşmayınca onlardan kurtulduklarına inandılar. Pazartesi sabahı köşede buluşup okula doğru yürürlerken ikisi de neşeliydi.
“Kız Semra!” dedi Tülay. “Hafta içinde yürümekten yoruldukları için dinlenmeye çekilmedilerse, bizden umudu kestiler, kurtulduk demektir.”
Semra, evhamlı, çekingen, ürkek bir kızdı. Kurtulmuş olmalarına pek ihtimal veremiyordu. Sadece:
“İnşallah!” dedi.
Her şey okul çıkışında belli olacaktı.
Aslında gençlerin, kızları aşırı derecede rahatsız ettiği söylenemezdi. Kızlar, özellikle de Semra, gençleri gerçek anlamda umursamayıverse tamamdı, onlar da boşu boşuna yürümekten bir gün usanacaklar ve peşlerini bırakacaklardı. Semra çok etkileniyor, korkuyordu. En basitinden gençlerle arkalı önlü yürürlerken bir tanıdık görse yanlış düşünebilir, babasına yanlış bilgi ulaştırabilirdi. Babası yanlış bilgiyi doğru kabul edip aşırı muhafazakâr bir değerlendirme sonucu Semra’yı okuldan almaya kalkışabilirdi.
Son dersin zili çaldığında Semra’nın merakı bir kat daha arttı. Acaba gelmişler miydi? Gelmişlerse bunlardan umut kesip başka kızlara mı yöneleceklerdi, yoksa geçen hafta olduğu gibi yine peşlerine mi takılacaklardı? Gönlü, gelmemiş olmalarını istiyordu; bunun için dualar ediyordu.
Tülay’ı bahçede yakaladı ve hemen koluna girdi.
Kucaklarında kitaplarıyla kol kola iki kız bahçe kapısına doğru yürürlerken gözleriyle de dışarıyı araştırıyorlardı. Takipçi gençler, karşıdaki kitapçının önünde, yani her zamanki yerlerinde yoklardı. Sağa sola bakındılar, göremediler. İşte bu güzeldi.
“Gelmemişler.” dedi Tülay.
Semra:
“Oh be! Baş ağrılarından kurtulduk!” diye sevincini belli etti.
Neşeyle üst geçide doğru yürürlerken Semra, “Zorla güzellik mi olur?” diye düşünüyordu. Günlerce peşinden yürüdüğünüz kızlar, sizi adam yerine koyup da iki kelime konuşmamışsa, ufacık da olsa bir umut vermemişse, ısrarcı olmamak gerekirdi. Gururu olan hiçbir genç, bu durumda takibe devam etmezdi. Semra baştan beri hep rahat görünen Tülay’a, okul bahçesinden çıkıp da gençleri göremeyince aklına düşüveren soruyu sordu:
“Peşimizi bırakmasalardı ne yapacaktık Tülay?”
Tülay hiç düşünmeden, duraksamadan cevap verdi:
“Uyaracaktık.”
“Dinlemezlerse…”
“Tekrar uyaracaktık.”
“Yine dinlemezlerse…”
“Ee! Ondan sonrasını onlar düşünecekti…”
İşte sözün tam burasında, âdeta enselerinde bir erkeğin tok ve yılışık sesini duydular:
“Bizden mi konuşuyorsunuz, dünya güzelleri?”
Ses, kulaklarına fısıldanmış kadar yakından gelmişti. Tanıdık bir ses değildi. Hayretle döndüklerinde, geçen hafta boyunca peşlerinden yürüyen iki gençle neredeyse burun buruna geldiler. Bir süre öylece kalakaldılar.
Bıyıklı genç, lacivert takım elbise, açık mavi gömlek giymiş, gömleğin yakasını ceketin yakası üzerine çıkarmıştı. En üstteki yaka düğmesinden sonraki iki düğmeyi de açmıştı. Altın kolyesi, göğüs kılları görünüyordu. Ayaklarında beyaz çorap, yeni boyanmış, yumurta topuklu siyah ayakkabılar vardı. Bıyık uçları hayli uğraşılarak yukarı doğru kıvrılmıştı. Bol jöleli, simsiyah saçları özenle, geriye taranmıştı.
Öteki, gri pantolon üzerine beyaz gömlek, siyah ceket giymişti. Onun da gömleğinin yakası ceketinin yakası üzerindeydi. Onun da göğüs kıllarını gösterecek biçimde, gömleğinin üç düğmesi iliklenmemişti. Onun da jöleli saçları geriye taranmıştı, ayakları beyaz çoraplı, siyah ayakkabılıydı. Ancak ayakkabıları yumurta topuklu değildi. Yüzü sivilce ve sivilce izleriyle doluydu, bıyıksız ve kolyesizdi.
Tülay kendini Semra’dan önce toparladı.
“Evet, sizi konuşuyorduk.” dedi.
Deminki sesin sahibi, bıyıklı genç konuştu:
“Demek dikkatinizi çekebildik.”
“İlk günden beri...”
“İşte bu güzel!
“Niye?”
“Artık peş peşe değil yan yana yürüyebiliriz. Sizi çok beğeniyoruz. Sizinle arkadaş olmak istiyoruz. Hiçbir kötü niyetimiz yok; sadece arkadaş olmak, konuşmak, o kadar…”
Semra’nın kalbi korkuyla çarpıyordu. Tülay’ın koluna daha bir sıkı sarılmıştı. “İyi ki varsın Tülay, iyi ki yanımdasın.” diyordu içinden. Bu Ankara ne biçim şehirdi böyle? Gençleri ne kadar yapışkandı?
Tülay, bıyıklı gencin söylediklerine sinirlenmişti. Ne demekti; dünya güzelleri? Yan yana yürümek, arkadaş olmak, konuşmak ne demekti? Kimdi bunlar, kendilerini ne sanıyorlardı? İkisini de çatılmış kaşlar altından gergin ve kısık gözlerle tepeden tırnağa süzdükten sonra kestirip attı:
“Bizi rahatsız etmeyin! Sizden bize, bizden size arkadaş olmaz!”
“Bizi henüz tanımıyorsunuz ki…”
“Fark etmez.”
“Ama biz sizi çok beğeniyoruz.”
“Biz sizi beğenmiyoruz, tamam mı?”
Kızlar, yürüdüler. Arkalarına hiç bakmadan, öğrenci kalabalığı içinde ana caddeye indiler, karşıya üst geçitten geçtiler. Onları, evlerine doğru götürecek olan caddeye daldıklarında kalabalıktan eser kalmamıştı. Ancak iki genç peşlerindeydi. Bu kez çok yakından, bir adım mesafeyle takip ediyorlardı. Ortalığın tenhalaşmasını fırsat bilip konuşmaya başladılar. Daha doğrusu sadece bıyıklı konuşuyor, öteki sessiz kalarak arkadaşının söylediklerini onaylamış oluyordu.
Gençler, bir yerlerde oturup kızlarla bir kerecik konuşmak istiyorlardı. Buna “tanışmak” demek daha doğru olurdu. Bir kerecik… Cadde üstündeki herhangi bir pastanede ya da dondurmacıda oturabilirlerdi. Öyle uzun uzadıya değil, on beş dakika bile yeterdi. On beş dakikacık…
Tülay, yıkık bir çehreyle geri dönerek önce bıyıksız olana sonra bıyıklıya ters ters baktı. Onları bir kere daha, bu defa daha yüksek bir sesle uyardı:
“Size ayıracak bir dakikamız bile yok! Lütfen peşimizi bırakın!”
Gençler hiç şaşırmadılar. Reddedilmek gururlarına hiç dokunmadı. Sanki kızlardan böyle sözler işitmeye alışmışlardı. Pişkince gülümsediler.
“Tanışmadan bırakmayız.” dedi bıyıklı.
Tülay, kolundaki Semra’yı sürüklercesine önce olduğundan daha hızlı yürümeye başladı. İki kız okuldan eve dönmüyorlar, adeta beladan kaçıyorlardı. Birinin tepesi atmak üzereyken diğeri korkudan titremeye başlamıştı. Konya’da da kız meslek lisesinin çıkışına gençler gelirdi. Orada böyle bir şey başına gelmemişti. Ankara gerçekten de babasının uyardığı kadar vardı. Evden okula, okuldan eve Tülay’dan kopmamalıydı. Gezip tozma, alış veriş, sinema, tiyatro her yere ailecek gidilmeliydi. Ankara, İstanbul, İzmir acayip şehirlerdi. Buralarda insanı kapıverirlerdi.
Adımlarını sıklaştıran gençler, aradaki bir adımlık mesafeyi koruyarak kızlara ayak uyduruyorlardı.
Tülay öfkeyle:
“Bunlar dayak istiyor.” dedi Semra’ya.
Bu sözü gençler de duydu.
“Araştırdık.” dedi bıyıklı. “Varlıklı aile kızlarısınız ama bize dayak attıracak ağabeyleriniz yok.”
“Siz istedikten sonra ille de dayak atacak birileri bulunur.”
“Bizim de ellerimiz var!”
“Kırarım ben o elleri!”
“Kıracağın el olsun güzelim!”
İşte bu söz, hatta bu söz bile değil, sözün son kelimesi Tülay’ın çıldırmasına yetti. Semra’nın kolundan çıkarak geri döndü ve kaldırımın ortasında dimdik durdu. Yüzü, gözlerinin akına kadar kıpkırmızı kesilmişti. Gözleri sonuna kadar açılmıştı, gözleri öfke püskürüyordu. Öfkesini sesine de yansıtarak:
“Sen ne diyorsun lan köpek!” diye bağırdı.
Bu söze en çok Semra şaşırdı.
Ortalığı çınlatan bu haykırış, çevredeki herkes tarafından duyuldu. Yürüyenler durdular, dükkân sahipleri, çalışanlar, müşteriler dışarıya fırladılar, herkes sesin sahibine bakmaya başladı.
Tülay aynı ses tonuyla devam etti:
“Sizi adam yerine koyup uyardım. Biz, bildiğiniz kızlardan değiliz, dedim. Bizden size arkadaş olmaz, dedim. Anlamadınız. Yılıştınız. Sonucuna da katlanacaksınız.”
Gençler bu tavır karşısında biraz şaşırdılar. Kızları ve çevreyi şöyle bir gözden geçirince gördüler ki işler sarpa sarmaktadır. Esnaftan ve tesadüfen orada bulunanlardan temiz bir dayak yiyebilirlerdi. Hileye başvurmaktan başka çareleri yoktu. Bıyıklı çevredekilerin duyabileceği, kırgın, küskün bir sesle:
“Yazıklar olsun Tülay!” dedi. “Şimdi köpek mi olduk? Hani ben bir yanaydım dünya bir yanaydı? Hani okul bitince nişanlanacaktık?”
Tülay’ın gözleri artan öfkesine paralel olarak daha da büyümüştü. Kitaplarını Semra’ya uzattı.
“Bunlar kaşındılar, tut şunları!” dedi.
Sıtmaya yakalanmış gibi titreyen Semra, kitapları tutmak yerine arkadaşının kolundan tutup evden tarafa çekmeye başladı.
“Tülay, ne olur gidelim.” diye yalvarıyor fakat duyuramıyordu.
Tülay’ın artık kulakları duymuyor, gözleri görmüyor, hiçbir duyu organı tek başına çalışmıyordu. Ve bütün duyu organları, aklı, sezgisi, birikimi, ellerinde ve ayaklarında yoğunlaşmıştı. Sanki binlerce seyircisi bulunan bir salondaydı. Sanki özel kıyafetlerini giymiş, siyah kuşağını bağlamıştı. Sanki hayatını değiştirecek bir büyük karşılaşmaya saniyeler vardı.
Sert bir hareketle kolunu Semra’nın elinden kurtardı. Kitaplarını Bakkal Ziya’nın alçacık bahçe duvarı üzerine bırakmasıyla “haaayt!..” diye havaya zıplaması ve bıyıklı gencin ne olduğunu anlayamadan kendini yerde bulması bir saniye sürdü. Sonra aynı zıplama ve ayak darbesiyle öteki genç kendini yerde buldu. Tülay iki adım geri çekilerek gençlerin ayağa kalkıp saldırmalarına fırsat verdi. Gerçekten de gençler, gafil avlandıklarına inanıyorlardı, kalktılar, kızın üstüne yürüdüler. Tülay ellerini kullanmadan, sadece zıplayarak ve ayaklarını zarif bir ustalıkla kullanarak iki genci bir kere daha yere serdi. Gençler fena hâlde bozulmuşlardı. Kalktılar, tekrar Tülay’ın üzerine yürüdüler. Bu defa Tülay, hem ellerini hem ayaklarını kullanarak gençleri çevire çevire dövdü. Birinin dudağı patladı, diğerinin burnu kanadı. İkisinin de jöleli saçları bozuldu, elbiseleri kirlendi.
Bakkal Ziya, dükkân kapısının bir adım önünde kavgayı zevkle seyrediyordu. Geçen hafta bu gençleri hep bu kızların peşinde görmüş, canı çok sıkılmıştı.
Tülay’ın öfkesi biraz da olsa yatışmıştı.
“Defolun! Bir daha peşimize takılmayın!” diye bağırdı.
Tam bu sırada kavgayı izlemek üzere toplanmış kalabalığın içinden biri saçlı, sakallı, bıyıklı; diğeri dazlak kafalı, sakalsız, bıyıksız iki kişi öne atıldı. Yerdeki gençlerin kaçmasına engel olmak istedikleri belliydi. Oradakilerin bir kısmı, otuz, otuz beş yaşlarında gösteren bu iki adamı kızların yakınları sandılar, bir kısmı da kızlara arka çıkmak isteyen, toplumun ahlâk değerlerine bağlı, heyecanlı, halktan iki adam sandılar.
Bu tahminlerin doğru olmadığı hemen anlaşıldı.
İki adam, gençlerin toparlanıp ayağa kalkmalarına fırsat vermeden kollarına sıkıca yapışarak aynı kelimeleri aynı sertlikte söylemişlerdi:
“Kıpırdama! Polis!...”
Anlaşıldı ki bu iki adam, iki sivil polisti. Gençler yerdeyken üzerlerini aradılar. Seyredenlerin bir anlam veremediği ve hiç de suç unsuruna benzemeyen, anahtarlık gibi, açılmamış sakız gibi şeyler buldular. İkisinin de ellerini kelepçelediler, kaldırıma iyice yaklaşarak duran Renault marka eski bir arabaya bindirip Tülay’a davacı olup olmadığını sordular. Sanki laf olsun diye sormuşlar gibi bir havaları vardı. Tülay, bir anda düşündü, karar verdi ve davacı olmadığını söyledi. Polisler oradan hızla ayrıldılar. Bütün bunlar göz açıp kapama süresi kadar kısacık bir sürede oldu. Kimse pek bir şey anlayamadı. Toplananların çoğu, gençlerin kavgadan dolayı götürüldüğünü düşündü. Sivil polisler, kızların nasıl taciz edildiklerini görmüş olmalılardı. Bu nedenle kızları bırakıp gençleri götürmüşlerdi. İyi de etmişlerdi. İlgi yeniden iki kıza, özellikle de Tülay’a yöneldi.
Tülay, gözden kaybolan polis arabasının ardından hâlâ şaşkın bakıyordu. Mademki polisler takipteydi, niçin kavgadan önce müdahale etmemişlerdi? Haddini bilmeyen, bu yılışık, pişkin, yapışkan, iftiracı gençlerin ille de bir ton dayak yemeleri mi gerekirdi?
Tülay’a hayran kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı.
Kırk yaşlarında top sakallı bir adam yanındakine:
“Kızın mı var, karate bilecek arkadaş!” dedi.
Yirmi beş yaşlarında bir öğretmen kadar düzgün giyimli, uzun boylu, güzel, bir bayan; yanında yürüyen, yine düzgün giyimli, ancak biraz daha yaşlı, biraz daha kısa boylu, biraz daha az güzel bayana zevkten dört köşe olduğunu ele veren bir sesle:
“Bir kız, iki erkeği adamakıllı dövdü, inanmıyorum, olamaz böyle bir şey!” dedi.
Ötekinin de neşesine diyecek yoktu.
“Ben de kızlarımı karate kursuna göndereceğim.” diye karşılık verdi.
Tülay, söylenenlere hiç aldırmadan üstünü başını düzeltti. Sonra Bakkal Ziya’nın duvarından kitaplarını alarak Semra’ya “gidelim” işareti yaptı. Tam bu sırada Bakkal Ziya, ivedi adımlarla, alçak bahçe duvarının üstünden atlayıp yanlarına vardı. Bu, beyaz sakallı, gözlerinin içi gülen, sevimli ihtiyar tuttu, Tülay’ı alnından öptü.
“Eline sağlık kızım! Ne iyi ettin. ” dedi.
Sonra kızların ikisini de dükkâna davet etti. İkramda bulunmadan dünyada bırakmazdı.
Bakkal Ziya, bu semtin en eskilerindendi. Çevrede onu tanımayan, tanıdıktan sonra da sevmeyen belki hiç kimse yoktu. Dükkânın hemen üstündeki dairede oturuyordu. Dükkân da daire de kendisinindi. Gece yarısı bile olsa, ziline basıldı mı veresiye alınacak yüz gram zeytin için hiç üşenmeden kalkar, giyinir, iner, dükkânı açardı. Müşteriyle tartıştığını, zıtlaştığını gören, duyan olmamıştı. Marketler zinciri çoğaldıkça bütün bakkallar birer birer kapanmış, Ziya’nınki kapanmamıştı. Az mı kazanıyordu, çok mu kazanıyordu, kazanıyor muydu, meçhuldü. Tülay onu tanımasa da o, Tülay’ı, ablası Tülin’i dedelerinden dolayı tanıyor, hem de oldukça iyi tanıyordu. Çünkü Tülay’ın dedesi, Bakkal Ziya’nın kalburüstü ahbaplarından biriydi. Hâl hatır sormak, sohbet etmek, vakit geçirmek için ne zaman dükkâna uğrasa, iki gözü iki torunundan söz etmeden çıkmazdı. “Torun sevgisi bir başka oluyor be Ziya. Sen niye anlatmıyorsun?” derdi. Bakkal Ziya da “Senden fırsat bulamıyorum ki…” diye nükteyi yapıştırırdı. Ve uzun uzun gülüşürlerdi. Bu arada uğrarsa ona Tülay’ın yaptıklarını ballandıra ballandıra anlatacaktı.
Kızları dükkâna adeta zorla soktu.
“Bakın!” dedi. “Canınız neyi çekerse alın, yiyin, için, yoksa darılırım!”
Kızlar bir şey almak istemeseler de Bakkal Ziya’nın ısrarı üzerine Tülay bir kutu damla sakız aldı.
“Bu, ikimize yeter.” dedi.
Semra, Tülay öyle demese de bir şey almayacaktı.
Üç gün sonra Semra, siyah kuşak sahibi karateci arkadaşıyla köşede buluşup okullarına doğru yürürlerken babasının iş yerinden getirdiği gazeteyi uzattı.
“Bu dünkü gazetenin Ankara eki.” dedi. “Okusana şu haberi…”
Tülay önce Semra’nın yüzüne sonra gazeteye baktı. Gazetede dövdüğü gençlerin ve tanımadığı genç kızların resimleri vardı. Resimlerin üstünde kocaman harflerle “Ökseler Tutuklandı” yazıyordu. Tülay, merakla ve bir solukta haberi sonuna kadar okuyunca kafasındaki tüm karanlık noktalar aydınlandı.
Genç kızlar ve erkekler, ekonomik durumu iyi olan ailelerin çocuklarını kandırıp uyuşturucuya alıştırmak için okul, dershane, kafeterya, internet cafe gibi yerlerde ökse gibi kullanılıyordu. Polisin düzenlediği eş zamanlı operasyonlar sayesinde üretici ağalara, yeni tüketici köleler kazandırmakla görevli “ökse” adı verilen üçü kız, beş genç suçüstü yakalanmış, onlardan alınan bilgiler doğrultusunda uyuşturucu şebekesinin önemli bir kısmı çökertilmişti.
Her şey apaçıktı.
Tülay sırf gevezelik olsun diye sordu:
“Ökse ne Semra?”
“Ben de bilmiyordum, sözlüğe baktım.”
“Neymiş?”
“Kuş tutmak için kullanılan yapışkan bir madde…”
“Yani, burada kuş biz miyiz?”
Güldüler…