TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

12 Eylül Edebiyatı Koleksiyonu İçin İlgi Çekici Bir Eser: Kalemimden Kan Damlattım

Recep Küçükizsiz… “Bir sağdan bir soldan” anlayışı ile suçlu olup olmadıklarını anlamadan gençleri ipe götürerek   “Askerlikte mantık yoktur” saçmalığını gerçeğe dönüştüren 12 Eylül ya da Kenan Evren kafasının zulmüne uğrayan bir yiğit adam… O, iki kez idama ve müebbet hapse mahkûm edilmiş, suçsuz ve günahsız olarak, 8 yılı hücrede olmak üzere 11 yıl Adana,  Gaziantep, Ankara Mamak, İstanbul Bayrampaşa ve Bursa cezaevlerinde yatırılmıştı. 1991 yılında çıkarılan “Şartlı Salıverme” yasası ile serbest kalmasına rağmen, Yargıtay tarafından verilen “Her idam cezası için 10 yıl yatması gerekir” gibi garip bir karar üzerine başka ülküdaşları gibi yurtdışına çıktı ve Almanya’ya iltica etti. Hakkındaki davalar Şubat 2011 itibariyle zaman aşımına uğrayınca yurda dönerek darbeciler hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu arada “Yusufiyeli Ülkücüler Derneği”ni kurdu ve mağdur arkadaşları ile dayanışma içinde oldu. Ev sahibinin kötüsü kiracıyı ev sahibi, ustanın kötüsü de müşteriyi usta yaparmış. Askerin ya da yöneticinin/siyasetçinin/diktatörün kötüsü de O’nu yazar yaptı. Yaşadıklarını, Türkiye’de olup bitenleri araştırma ve belgelere dayalı olarak kitaplaştırdı. “Bu Davaya Can Verenler” ve “Şehitler Ölmez” isimli eserleri ilgi gördü.

 

            Bu yazıda O’nun, 12 Eylül’ün Zulüm ve Şehadet hikâyelerini anlatan “Kalemimden Kan Damlattım – 12 Eylül Hikâyeleri” isimli kitabından söz edeceğiz. Kitap, Küçükizsiz’in anacığının şahsında, o dönemde oğullarla birlikte en büyük ıstırabı çeken analara ithaf edilmiş:  “Bu kitabı, hiç eksilmeyen sevgisi, emeği ve desteğiyle hep yanımda olan canım anneme ithaf ediyorum!”

 

            Kitap bir dua ile başlıyor. “Ülkücü’nün Duası” başlığı altında kaleme alınan dua aslında camiamızın hal ü pür melalini anlatıyor:

 

 

Allahım, 
bir birimize düşman olduk, 
bize bir birimizi sevmenin, 
nefsimizi ve hırslarımızı yenmenin, 
yollarını göster yarabbi...

 

Allahım, 
sevmeyi unuttuk,
bir birimize kin kustuk,
sevmediğimizi hain ilan ettik
aleyhinde iftira ürettik
sen bize sevmeyi öğret,
sen kalbimizi sevgiyle doldur yarabbi...”

 

            Rahmetli Galip Erdem Ağabey de, “En büyük noksanımız birbirimizi yeterince sevmesini hala öğrenememiş olmamızdır” derken tam da bunu söylüyordu. Geçtiğimiz Nisan ayı başlarında “Başbuğ ve Ülkücü Şehitleri Anma” günü dolayısıyla Almanya ve Fransa’dan davet alıp gitmiştim. Almanya’daki organizasyonu yapan merkezin adı “Ülkü Ocakları”, Fransa’dakinin mekânı “Alparslan Türkeş Kültür Merkezi.” Ama gelin görün ki Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve diğer Avrupa ülkelerinde yüz binlerce ülkücü var, onların oluşturdukları aynı amaçlı birlikler, dernekler ve hatta Federasyon var ama bünyelere “sevmeyi öğrenememe” hastalığı sirayet ettiği için kopukluk almış başını gidiyor. Türkiye’de ülkücü hareketin hâlâ olması gereken yere ulaşamamasının sebebi de zaten bu değil mi? Biz oralarda, ülkücülüklerinden asla ve asla şüphe edilmeyecek arkadaşlarla bir haftaya yakın bir zaman geçirdik. Çoluk çocuk, ailelerinin her ferdi hareketleriyle, yaşayış tarzlarıyla kutlu bir davaya inanmışlığın örneğini veriyorlar. Konu komşuları da öyle ve inanın, camia içerisinde Türkiye’de öyle örnekler çok az.

 

Milletimizle birlikte 12 Eylül gibi bir tufanı yaşayan ve bu tufandan en çok zararı gören bir camianın birbirine daha tutkun olması, birbirini yeterince sevmesini öğrenmiş olması gerekmez mi?

 

Bu soruyu sorup cevabını vermesi gerekenlere bıraktıktan sonra yeniden kitaba dönelim…

 

Kitapta yer alan hikâyeler, her biri ayrı bir destan olan 19 başlık altında toplanmış: Şahin Dayı, Tosyalı Alperenler, Gardiyan, Kapat Kapıyı, Unuttuğumuz Güzel Bir İnsan, Önce Okullar Düştü, Sonra da Mahalleler, Erkekçe Vurun, Kızıl Kaymakam, Canım Babacığım, Taşkışla’dan Mamak’a, Mamak’ta Bir Serdengeçti: DeliKadir, Memduh Hoca, Düğüne Bayrama Gider Gibi, Bu Benim Gardaşım, Bir Ülkücünün Hazin Hikâyesi Ne Zaman Bitecek Ya Rabbi, En Hakiki Türk, Yaşanan Gün Mazi Olur Unutulur, Tanrı’nın Askeri, Mektupla Gelen Adalet, Bir Garip Derviş.

 

 Başta da işaret etiğim gibi her hikâyeden bir destan çıkar ama ben üçünden alıntılar yapacağım. Gerisini İnşaallah okuyucu bulup okuyacaktır. Önce, “Tosyalı Alperenler”den bir bölüm:

 

“…Ülküdaşları bir gün toplandılar ve iki otobüse doluşup Arpacı Hoca’nın evine gittiler. Ama beş kişi ancak yanına girebilmişti. Çünkü tek göz tabir edilen bir evde oturuyordu. Yattığı-kalktığı, yediği-içtiği her şey o odadaydı. Bu sebeple diğer Ülküdaşları camdan görünecek şekilde odanın önüne yığıldılar. Az sonra Doktor, azarlar gibi:

 

            -“Evlatlarım, evlatlarım diyordun işte geldiler, haydi kalk da git yanlarına!” dedi.

 

            Arpacı, doğrulmaya, kalkmaya çalışıyor ama maalesef kalkamıyordu. “Allahu Ekber” diyor ama olmuyordu. Doktor, bu defa daha farklı bir ses tonuyla ayıplar gibi:

 

            -“Yarın mahşerde Başbuğun karşısında da mı oturacaksın!” deyince:

 

            “Allahuekber” diye haykıran Arpacı, ayağa kalktı. “Başbuğum” diye inledi…

 

            Dışarıdan tekbir sesleri geliyor, herkes bu duygulu tablo karşısında kendini tutamayarak ağlıyordu. Arpacı, bir kaç saniye direndikten sonra dayanamadı geri düştü. Fakat Doktor bile hayret etmişti bu hale. 

 

            -“O ayağa kalkmakla bir imkânsızı başardı. Arpacı ayağa kalktıysa yürür de...” dedi

 

            Bir müddet dinlenmesine müsaade ettikten sonra tekrar telkinlere başlayan Doktor, aniden ve şiddetli bir ses tonuyla:           -“Haydi bir daha, bu defa Allah aşkına, Muhammed aşkına... Pir aşkına... Ülkü aşkına...

 

            Arpacı Hoca, tekrar ayağa kalkmayı başarmıştı ama bir iki adım da olsa yürümesi istenince bunu yapamayarak yere düştü. İçerideki ve dışarıdaki Ülküdaşları bütün bu olanları yaşlı gözlerle seyrediyorlardı. Düştüğü yerde toparlanmaya çalışan Arpacı Hoca, odada bulunan beş arkadaşına baktı ve en genç olanını seçerek,

 

            -“Halûk, evladım gel yanıma” dedi. Sesi titriyordu. “Neden ağlıyorsun ?” diye sordu.

 

            -“Hocam, sizi yakan sevdanın binde biri bile bizde yok, halimize ağlıyorum...”.

 

            -“Bak, bir gün bir ülküdaşımızı şehit vermiştik, Başbuğum da başında konuşmakta: “Kurşun alacak paramız bile yok, intikam alacak gücümüz olsa bile…” Herkes ağlıyor, bir tek o ağlamıyordu.

 

 

            -Ağlayan adamdan lider olmaz oğul!..

 

O gün Arpacı Hoca, orada bulunan ülküdaşlarına söz verdi: “Yürüyerek Ülkü Ocağı’na gelecek ve çaylarını içecekti.” Gerçekten de aradan aylar geçti Arpacı Hoca bir gün yürüdü ve ülküdaşlarını ziyaret etti.

 

                                    ******

 

Recep Küçükizsiz Taşkışla’dan Ankara’daki Mamak Askeri Cezaevi’ne nakledilmiştir ve 12 Eylül’ün merkezinde olan bu cezaevindeki uygulamalar da bir gariptir:

 

“…Bir seneden fazladır Mamak Cezaevi’ndeydim. Ama buradaki bazı uygulamaların niçin yapıldığını hâlâ anlayamadığım gibi bir mânâ da veremiyordum. Mesela, günün her hangi bir saatinde bütün cezaevi, korkunç çığlıklar atan bir kaç bölük askerin görünmeyen merasimine şahit oluyordu. Geldiklerini daha dış nizamiye dediğimiz cezaevinin ta dışındayken duymaya başladığımız bu askerler, acayip sert bir şekilde yürüyüp, öfke ve nefret dolu olduğu hemen anlaşılan bir tonda bağırıyorlardı. Onlar, iç nizamiye’de kafes’in yanına tek sıra halinde dizilirlerken, nöbetçi subayının emriyle bir çavuş bütün koğuşların mazgal kapaklarını, tecritlerin de kepenklerini kapattırıyordu.

 

 

            “Marş, marş!!!” komutuyla ileri atılan bu yürüyüş kolu, yerleri gökleri inleten nidalarla A-Blok koridorlarında kuduzca bir koşuya başlıyordu. Hedef, 1. koğuş…  Aralardaki bölüm kapıları daha onlar gelirken açılıyor, az sonra, korkunç bir cop yağmuru başlıyordu. 1. koğuşun kapısına inen güm gümler, şak şaklar kadar, askerlerin çıkardığı akıl almaz sesler dolduruyor koridoru. “Vurun, vurun… Vatan hainlerine…” Sırayla diğer koğuş kapıları da aynı görünmeyen düşmanı temsilen hücuma uğruyordu.

 

 

            Oradan yankılanarak çoğalan bu dehşetli sesler bütün cezaevine yayılıyordu. Yahya Kemal, eğer bu halet-i ruhiyeyi yakalayabilmiş olsaydı sanırım en az on tane daha “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” türünde şiir yazardı. Bana ise, gece mezarlıktan geçenlerin türkü söylemelerini hatırlatan bu “görünmez düşmanla savaş” her tekrarlanışında içimdeki nefreti koyulaştırıyor. Seneler sonra da olsa bu olayı her hatırladığımda gözlerimin önüne karanlıklar içinden meşum bir Mamak Askeri Cezaevi silueti geliyor. Fonda ise “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız” marşı çalıyor. “Bataklıklar Ülkesi” filminin jeneriğinde ekranı dolduran apoletli 5 kelle, vatan kurtarmanın verdiği keyifle sırıtarak yükseliyorlar. Emir-Komuta zincirinde vatan kurtaran bu kahraman cuntanın yılanları, çıyanları, akrepleri kanlı sazlıkların arasında kımıl kımıl ilerliyorlar.

 

 

“….Derken bir gün bizim Adana’lı Deli Kadir çıkıp geldi de işin aslını astarını öğrendik. Meğer Mamak 23. Tümen içerisinde gardiyanlıkla görevlendirilmiş bütün bölükler, nöbete başlamadan önce sırayla özel bir eğitimden geçirilirlermiş. Bu eğitimde, mavrası kuvvetli bir subayın “Vatan hainlerinin başında nöbet tutacaksınız! Bunlar kundaktaki bebekleri öldüren katillerdir!!! Bunlar, askere, polise kurşun sıkanlardır..! Bunlara hiç acımayacaksınız, aman dikkat edin, sakın yüzünüze de baktırmayın, eğer yüzünüzü görürlerse tanırlar !” diyerek korkunç bir şekilde ajite ettiği gariban askerlere korkmasınlar diye bir de “Vur, vur Vatan hainlerine!” denemesi yaptırırlarmış...”

 

İşte böyle… Siz vatanınız için gözünüzü budaktan sakınmayıp ölüme koşarsınız, elin adamı kendini kabul ettirebilmek için “vatan haini” damgasını vuruverir. Evet, burası Mamak Askeri Cezaevi’dir ve Kenan Evren’in suça, suçluya bakmaksızın “Bir sağdan bir soldan” mantığı ile asıp kestiği dönemin acı hatıraları ile doludur. “Yaşanan Gün Mazi Olur, Unutulur” başlıklı bölümden:

 

            “Hava soğuk, üşüyorum... Anam daha ziyaretime gelmedi. Giyecek kışlık bir şeyim yok. Havalandırmaya çıkarıldığımız o yirmi dakikalar beni mahvediyor. Daha tecritteki hücrelerimizden çıkar çıkmaz, copların haydalaması ile bir koşudur başlıyor. Üstümüzün sema, beş tarafımızın betonla çevrili olduğu bu küçük boşlukta acıların olduğu kadar hasretin de baskısı altındayız. Boz bulanık başını görebildiğim Hüseyin Gazi aynı zamanda umutlarımızı da temsil ediyor. Copların durmadan inip kalkarak hız verdiği bu canhıraş koşunun muhatapları, az sonra hepsi askeri talim düzenine geçmiş bir eğitim taburu halini alıyorlar. Bir Çavuş’un ‘rahat, hazır ol, sağa çark...marş!’ komutuyla eğitime başlıyoruz. Arada bir ‘çek dizleri, salla kolları’ narasıyla ateşlenen, ‘karınlar içeri, göğüsler dışarı, başlar dik...’ avazeleri arasında nizami tören adımları ile bir kaç tur atıyoruz. Sonra, ‘koşma vaziyeti al! sol, sol, sol, sağ!’ komutlarıyla çevredeki diğer askerler tarafından da deh dehlenen bu tabur, ‘Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız’ sözleriyle coşarak, gittikçe artan bir tempo ile koşuyor ve ‘kıt’a dur!’ komutuyla adeta Muhafız Alayı Merasim Bölüğüne taş çıkartacak bir edayla ‘rappadan’ duruyor. ‘Dirsek teması hizaya gel, aç kolları salla bacakları, derin nefes al’ komutları ile jimnastik hareketlerine hazırlanılıyor. ‘Bir, iki, üç’ veya ‘bir, iki-bir, iki’ sıra sayıları ile şekilleri ifade edilen hareketler yapılıyor. Her komutu ‘yah!’ narası ile başlatan bizler, sonunda ‘komando’ diyerek tamamlıyoruz. ‘Kolları yana aç, parmaklar bir birine değsin’ komutuyla da yeni işkencenin davetkar sofrası açılmış oluyor. ‘Mekik vaziyeti al’, ‘komando dansına başla’, ‘şınav vaziyeti al’ ara komutlarıyla, ellerinde coplarla havalandırmaya nizamat veren erler, yerlerde sürünen bizlerin arasına sokuluyorlar. Az sonra, her hareketin coplanmak için bir bahane sayıldığı bitimsiz dakikalar başlıyor. Soğuktan rengi kaçmış kalça ve bacaklar, copun inişi ile mor bir renk alarak üşümenin verdiği titremeyi unutuyorlar. Yerin soğuğu elleri duyarsız hale getiriyor... 

 

            Zulüm, Allah’tan gayrı her şeyi unutturuyor.

           

‘Dikkaaaaat, esas duruşa geç!’ komutu ise havalandırmaya çıkarılmanın asıl gayesi olan işkencenin maddi cephesinin bittiğini müjdeliyor. ‘Sağa sola bakmak, konuşmak, izinsiz hareket etmek, sigara içmek, spor yapmak yasak!’ komutu, Çavuş’un beğeneceği gürlükte bir ‘sağ ol’ ile cevaplandıktan sonra 15 x 30 metre ölçülerindeki havalandırma sahasında manevi işkence de başlamış olur. 

 

            Üç-beş metre aralıklarla kırk kadar askerin etrafı kuşattığı bu havalandırma sahasında, yaklaşık otuz tutuklu kafalarını ya çeneleri göğüslerine değecek kadar eğmek veya doksan derece yukarı kaldırmak şartıyla bir uçtan bir uca gider gelirler. İzinsiz hareket etmek yasak ya, az sonra ‘Sigara içebilir miyim veya sigaramın izmaritini çöpe atabilir miyim komutanım?’, ‘Ceketimi giyebilir miyim komutanım?’canhıraş avazeleri, ‘İç..!, At..!, Giy..!’ gibi aşağılayıcı karşılıklar bulmaya başlar.

 

            Bugün aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen hatırlandığında insanın gözpınarlarını dolduran bir fecaat tablosudur bu yaşananlar. İnsanlık şerefine yakışmayan alçaklıkların yapıldığı bir iğrençlikler meydanıdır burası. Evet, burası Ankara, Mamak Askeri Cezaevi’dir...”

 

            İşte böyle… Vatanı – milleti için gözünü kırpmadan ateşe atılmaktan çekinmeyenleri “vatan haini” olarak işkencelere tabi tutan, o da yetmiyormuş gibi ipe götüren bir sistemin adıdır İhtilal idaresi ya da dikta rejimi.  Recep Küçükizsiz’in kitabını okurken bunu adeta görecek, duyacak ve yaşayacaksınız. İşin garibi, bazen “Demokrasi” görünümlü dikta rejimlerinde de benzer fecaatler olabiliyor. Allah milletimizi her iki fecaatten de korusun.

           

            “Kalemimden Kan Damlattım” isimli bu ilgi çekici kitabı temin edebilmek için Yazar’ın internet adresine müracaat edilebilir:

 

            e-mail: sancakliyim@hotmail.com