TÜRK OCAKLARI

GENEL MERKEZİ

Darbe Tartışmalarında Etkili Olan Psikolojik Yaralar
Fahri ATASOY

Bir sosyolog olarak son gelişmelerle ilgili analiz yaparken beni psikolojik unsurları görmeye iten önemli ipuçları oldu. Özellikle doktorasını küreselleşme ve milliyetçilik ilişkisi üzerine yapmış birisi olarak ortadaki “küresel güçler mücadelesini” görmezden gelmem mümkün değil. Bunu muhtelif yazılarımda vurgulamaya çalıştım ve böyle değerlendirmeye devam ediyorum. Bu yazımda tartışmak istediğim bu küresel güçlere malzeme olan psikolojik yaralarımız. Toplum olarak bunun analizini yapmaya fazla hazır değiliz belki, ama sanılandan daha fazla etkili olduğunu göreceksiniz.

Gelişmeleri şöyle bir hatırlayalım. 2002 yılı sonlarında ülkede seçimler yapıldı. Bu seçimlere bir askeri muhtıra sonucunda kapatılan Refah Partisi’nden ayrılan bir kısım politikacının önderliğinde kurulan yeni bir parti katılarak birinci oldu. Yaklaşık % 35 oy oranı ve mecliste milletvekili çoğunluğunu elde ederek hükümet kurdu. Laik çevrelerin irticacı diye ürktükleri milli görüş hareketinden gelen politikacıların önderliğinde kurulan AK Parti’nin seçim zaferi herkeste şaşkınlık yarattı. İşte bu safhadan sonra sosyal sürecin içinde psikolojik unsurlar aşırı şekilde girmeye başladı.

AKP’nin hükümet kurması ve iktidara gelmesi inanılır gibi değildi. Muhtemelen bu partinin ileri gelenleri de inanmakta zorlandı. Yıllarca iktidarlara ve hatta devletin kendisine ideolojik bakışlarından dolayı muhalif olarak konumlanmış insanlar olarak, birden kendilerini devlet yöneticisi olarak görmeleri zordu. Özellikle de 28 Şubat travmasının etkileri henüz tazeyken bu sıkıntıyı aşmaları zordu. Bu zor olan alışma süreci haliyle uzun sürdü. Burada insanların davranışlarını etkileyen psikolojik faktörlere dikkat etmek gerek.

AKP tarafında yaşanan psikoloji konusunda fazla söze gerek yok. Asıl psikolojik travma karşı tarafta yaşanmaya başladı. Kendilerince “şeriatçı birileri devleti nasıl yönetebilir” endişesi baş gösterdi. AKP hükümeti laik devlet için tehlikeli olarak algılandı. Yıllarca ilerlemenin, modernleşmenin ve medeni olmanın yolunu Batılılaşmakta gören bu çevreler kendi silahlarıyla vurulmuşa döndüler. Çünkü batılı değerlerin başında bir ülkenin demokrasi ile yönetilmesi önceliği geliyordu ve bu demokrasi başlarına dert açmış görünüyordu. Burada demokrasinin sürpriz yapması aslında iki tarafa da oldu. Milli görüş ideolojisinden AKP’ye ulaşan bir kısım siyasal İslamcı da 28 Şubat sayesinde yıllarca küfür düzeni diye kötüledikleri demokrasinin ne kadar kutsal olduğunu öğrendiler. Dolayısıyla demokrasi onlar için de sürpriz oldu. Artık toplumun en önde giden demokrasi havarileri olabilirlerdi. Nitekim öyle oldu. Yıllarca meclisin duvarında yazılı olan “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ifadesinin milliyetçiliği çağrıştırdığını, Hakimiyetin Allah’a mahsus olduğu gerekçesiyle şirk olduğunu iddia eden zevat çok çabuk yön değiştirdi. Şimdilerde kendileri için en önemli dayanak noktası olarak bu söze referans veriyorlar. Bizim için sadece acı acı gülümsemek kalıyor.

Son günlerde TSK içinde bir grubun Balyoz adı verilen darbe planları hazırladığı haberleri havada uçuşuyor. Kendisini devletin savcısı, hakimi, istihbaratı yerine koyan kutsal basın yaygara üzerine yaygara çıkarıyor. Hatta Başbakanı “daha ne duruyorsun saldırsana” boyutunda ajite etmeye çalışıyor. Yine bu noktada iki yönlü psikolojik yaraların devreye girdiğini görmemek mümkün değil. İddia edilen darbe planları konusunda aşırılıklar olmasına rağmen kamuoyu fazla şüphe etmiyor. Böyle bazı darbe girişimlerinin olabildiği, zaten açılan “Ergenekon soruşturması” kapsamında da somut olarak yargıya yansımış durumda. Kaldı ki yukarıda işaret ettiğimiz psikolojik ortamda böyle bir darbe planının hazırlanmış olması uzak ihtimal değildir. Buna her iki taraf da psikolojik olarak hazırdır. Fakat bu başarısız girişimin şimdi kullanılması manidardır. İşte burada küresel güç mücadelesinin soğuk kanlı ve rasyonel hesapçı parmağı devreye girmiş gibi görünmektedir. Muhtemeldir ki bu kıskaç harekatıyla elde etmek istedikleri ciddi sonuçlar vardır. Türk toplumu her kesimiyle basiretli olmadığı müddetçe benzeri oyunlara gelmeye devam edecektir.

Genel Kurmay Başkanı son zamanlarda TSK’ya karşı asimetrik psikolojik savaş yapıldığını belirtmektedir. Bunun fark edilmiş olması olumlu bir gelişmedir. Ama tanımlama eksiktir. Bu savaş topyekün Türk Milletine ve Türk Devletine karşı yapılmaktadır. Küresel güç mücadelesinde eğer oyunu bütünlüğü içinde göremezseniz büyük yanlışlara yol açarsınız. Kanaatimize göre ortada kendi aramızda devam eden bir savaş yok. Derin psikolojik yaraların manipüle edilerek kullanıldığı bir garip süreç var. Bunu doğru görmek ve tahlil etmek zorundayız. TSK artık kendisine yönelik saldırıları doğru değerlendirmek zorundadır. TSK’ya yılların içinde biriktirdikleri psikolojik yaraları içinden bakanların da bir an önce bundan çıkmaları gerekir, ülkenin bekası için bu şarttır. Kimin hangi değirmene su taşıdığı şu an için belirsiz görünmektedir. En kolay yol karşılıklı suçlamalar yapmaktır. Hatta bu suçlamaları gözü dönmüşlük psikolojisinde yaptığınızda kesin inanç halinde saldırı ve savunma hattı kurarsınız. Sonuçta ülkeye ve millete zarar verirsiniz, anlamsız kutuplaşmaları tırmandırırsınız. Bu travmayı 12 Eylül sürecinde millet olarak yaşadık ve tekrar yaşamak bize haksızlık olur.

Yazının başından beri altını çizmeye çalıştığım psikolojik yaralar konusu son derece önemli. İnsanlar bu yaraların arkasına saklanarak tepki geliştiriyor veya saldırılarda bulunuyorlar. Özellikle TSK düşmanlığı sayılabilecek tepkilerin arkasında ciddi travmalar var. Basında bu konuda pervasız kalem oynatan insanları bu bakımdan izlemek gerek. Yazılarında birtakım doğruları belirtmelerine rağmen, iç dünyalarını huzursuz eden yaşanmışlıkları sezmek veya görmek gerek. Bu örnekleri böyle bir yazıda somut olarak yansıtmak doğru olmamakla beraber, birtakım ipuçları paylaşılabilir. Bu ipuçları her iki taraf için de son derece önemli olmalıdır. Çünkü milletin ve devletin bekası ve sağlıklı işleyişi bakımından hayatiyet taşımaktadır. Çünkü ortada oynan küresel oyunda en hassas noktalardan birisini oluşturmaktadır. Bizim için büyük bir zaaftır ve düşmanın bunu kullanması kadar doğal bir şey olamaz. Dolayısıyla bunu engellemek de bize düşer. Bunun yolu da bütün acılara rağmen soğukkanlı bir aklı selimden geçer.

TSK Türkiye’de hep olması gereken yerden farklı değerlendirilmiştir. Bunda kendi tutumlarının büyük rolü vardır. TSK’nin asıl devlet gibi algılanması tabir caizse pekiştirilmiştir. Halbuki TSK da TBMM ve Mahkemeler gibi devletin bir parçasıdır. Böyle anlaşılan bir demokratik ülkede bir hakimin TSK’nin bir odasında inceleme yapması sorun olabilir mi? Bu durumun bile sorun teşkil etmesi arka plandaki zihniyeti ve psikolojiyi göstermektedir. Bunu soğukkanlı biçimde aşmak zorunda olduğumuz herkes tarafından kabul edilmelidir. Bunu aşmak için karşılıklı olarak incinen psikolojilerin iyileştirilmesi ve en azından incitmelere son verilmesi gerekmektedir. Ülkenin de TSK’nin de korunması bu problemlerin aşılmasından geçmektedir. Bu ülkede kendisine devlet veya TSK tarafından haksızlık yapıldığı duygusu, tekrarlanmak bir tarafa ortadan kalkmalıdır. Burada sayamayacağımız kadar örnek canları acıtmaktadır. Haksız muameleler görmek, çeşitli suçlamalarla ordudan uzaklaştırılmak, adaletsiz uygulamalara şahit olmak zihinlerde kurulan kutsal ordu ile çatışmaktadır. Bu konuda en duyarlı kesimlerden birisi olarak ülkücüleri örnek verecek olursak, 12 Eylülde görülen uygulamalar ve psikolojilerinde yaşananlar konuyu anlamak isteyenlere ibret oluşturur. Son zamanlarda dindar görünümlü medyada muhalif ve mağdur olarak arzı endam edenlerin hiçbiri bu travmayı yaşamamışlardır. Tarih ve devlet bilinci içindeki ülkücülerin darağacına gencecik fidanlarını göndermelerine rağmen gösterdikleri basiret birilerine ders olmalıdır. Osmanlı altı asırlık büyük devleti ve hala gölgesinde yaşadığımız köklü medeniyeti nasıl inşa etmiş olabilir? Herkes oturup düşünmelidir… Bu milletin parçası olarak dindarı da, askeri de, yargısı da, liberali de, sosyalisti de, etnik kimlik peşindekileri de, küresel mücadelede güçlü ve büyük olmanın gereğine göre davranmalıdır. Aksi taktirde tarih önünde vebal vardır. Türk milletinin tarihten devraldığı mücadelesinde herkes tarafını doğru tayin etmelidir.